KÖŞEYE SIKIŞMAK

3065 Words
“Bazen en büyük kaçış, aslında en derin esarete sürükler.” POYRAZ Salonda tek başıma oturuyordum. Etrafımda yankılanan sessizlik, içimdeki gürültüyü bastıramıyordu. Bir an gözlerim kapandı; yüzü yeniden canlandı zihnimde. O iri yeşil gözler… Bana hem korkuyu hem de tuhaf bir huzuru aynı anda hissettiren o bakışlar. Sıla. Adını artık biliyordum. Gerçek adı. Ve artık saklanacak yeri olmadığını da… Ama asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, ben bu kıza neden bu kadar takılmıştım? Kendime itiraf etmekten korksam da cevabı biliyordum: O, bana dokunduğunda içimde yıllardır hissedemediğim bir şeyleri uyandırmıştı. O yarayı sarması, bana rağmen yanımda kalması… Belki de hayatım boyunca görmediğim bir cesaret, bir şefkatti. Onu bulmalıydım. Çünkü bu mesele sadece bir inat, bir takıntı değildi artık. Bu, benim için çok daha kişisel bir savaştı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İçimde bir öfke kaynıyordu, ama aynı zamanda tarifsiz bir merak. Onu bulduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Koruyacak mıydım, yoksa kaybetme korkusuyla daha da kendime mi zincirleyecektim? Bilmiyordum. Tek bildiğim, Sıla’nın izini sürdüğümde artık geri dönüşün olmayacağıydı. Ve ben, geri dönüşü olmayan yollara alışkındım. SILA Otelin karanlık koridorlarından çıkıp dışarı adım attığımda içimde tarifsiz bir boşluk vardı. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden taşıdı. Bulduğum ilk parkta, demir bankın soğuk yüzeyine oturup geceyi orada geçirdim. Göz kapaklarım istemsizce kapanırken, zihnim hala o yaralı adamın yüzüyle doluydu. Sabahın ilk ışıkları gözlerime vurduğunda sersem bir halde doğruldum. Gözlerimi ovuşturup derin bir nefes aldım. İlk işim kalacak güvenli bir yer bulmak olmalıydı. Ama kimliğim yoktu… Bu, en büyük engelimdi. Kendime yeni bir kimlik çıkarmam gerektiğini biliyordum. Telefonu elime aldım. Bahar… Tek sığınağım, tek dostum. Titreyen ellerimle onu aradım. O sesi duyar duymaz boğazıma düğümlenen her şey dışarıya taşmaya başladı. Ona yaşadığım her şeyi anlattım. Bahar’ın sesi telaşlıydı, neredeyse beni yerimden kaldırıp yanına, Antalya’ya götürmek ister gibi. “Gel buraya Sıla, lütfen gel. Yanımda ol, sana hiçbir şey olmaz,” dedi. Ama yapamazdım. Tekin’in gözü dönmüş halini bildiğim için Bahar’ın hayatını riske atamazdım. Kabul etmedim. Sesim titreyerek, “Senin düzenini bozmanı istemem. Beni düşünme,” dedim. O ise kararlıydı, “O zaman ben gelirim!” diye çıkıştı. Bir an sustum. Gözlerim doldu. “Hayır Bahar… Ne olur yapma. Benim yüzümden hiçbir şeyini kaybetme.” Konu kimliğe geldiğinde, Bahar bana sürpriz bir çözüm sundu. Üniversite kayıtları için bana yardımcı olduğu dönemden kalma, kimliğimin fotoğrafı hala telefonunda duruyordu. “Onu sana yollayacağım,” dedi. Sesinde umut vardı. O an göğsümün tam ortasına sıcak bir huzur yayıldı. Bir kez daha ona minnet duydum. Mesaj gelir gelmez soluğu kırtasiyede aldım. Fotoğrafı kâğıda döküp elimde sahte de olsa bir kimlikle biraz daha güvende hissettim. ___ Kırtasiyeden çıktıktan sonra elimdeki fotokopiyle biraz daha derin nefes alabildim. Yine de içimde hâlâ bir huzursuzluk vardı. Birkaç apart ilanı bulup telefondan tek tek inceledim. Evin kirasını ödeyemezdim, zaten tek başıma altından kalkamazdım. Hem eşyası, faturası derken başka dertler de çıkarırdı. Şimdilik en iyisi küçük bir apart odasıydı. Bir tanesi gözüme uygun göründü. Yolumu oraya çevirdim. Apartın önüne geldiğimde içim hafifçe ürperdi. Burası, belki de hayatımın yeni başlangıcı olacaktı. Kayıt işlemlerini yaptıktan sonra odama çıktım. Kapıyı açtığım an derin bir nefes verdim. Küçük ama bana ait bir alan… Duvar kenarında tek kişilik bir yatak vardı. Yanında küçük bir çalışma masası, eski ama sağlam görünen bir sandalye… Diğer köşede küçük bir giysi dolabı duruyordu. Banyo kapısını araladım; küçüktü, ama tertemizdi. Güvenliydi. Şu an için daha ne isteyebilirdim ki? Yatağın üzerine oturdum. Yumuşaklığına kendimi bıraktığımda gözlerim aniden doldu. Özgürdüm… Ya da özgür olduğunu sanan yaralı bir kuş gibiydim. O an üzerimde hiçbir kıyafet yoktu, pijamam bile. Ama kalkıp alışveriş yapacak gücüm de kalmamıştı. Yatağa girip gözlerimi kapattım. Yorgunluk tüm bedenimi ele geçirdi. Karanlığa karışırken tek düşündüğüm şey, sonunda güvenli bir yerde olduğumdu. Uyandığımda hava çoktan kararmıştı. Uzun zamandır böyle derin ve huzurlu bir uyku uyumamıştım. İçimde tarifsiz bir sevinçle doğrulup mutfağa inmek yerine dışarı çıktım. Fazla para harcayamazdım, dikkatli olmalıydım. Ucuz ama doyurucu bir şey aldım; bir Hatay dürümü ve ayran. Yolda yürürken elimdeki dürümün buharı yüzüme vuruyor, ben de küçük bir çocuk gibi mutlu oluyordum. Karnımı doyurduktan sonra kıyafet almak için mağazalara baktım. Birkaç günlük kıyafet, iki takım pijama ve kişisel ihtiyaçlarım için havlu, duş jeli, şampuan aldım. Ellerim poşetlerle dolu bir halde aparta geri döndüm. Odaya girdiğimde kapıyı arkamdan kapatıp derin bir nefes aldım. Bir an öylece kaldım… Mutluydum. Uzun zamandır ilk defa mutlu. Kıyafetlerimi dolaba yerleştirirken yüzümde gülümseme vardı. Ardından banyoya girip uzun, rahatlatıcı bir duş aldım. Sıcak suyun tenimde bıraktığı his, sanki üzerimdeki bütün karanlığı biraz olsun akıtıp götürüyordu. Çıkıp pijamalarımı giydim, yatağa uzandım. Telefonu elime aldım. Artık sıradaki en önemli şey iş bulmaktı. Sayısız ilana baktım. Liseyi yeni bitirmiştim, yapabileceğim işler sınırlıydı. Garsonluk… Daha önce İzmir’de yapmıştım. Yine yapabilirdim. Birkaç restoran ilanını not aldım. Sonra gözlerim ağırlaştı, kalem elimde kalakaldı ve uykuya yenik düştüm. ___ Yeni işime başladığım gün, içimde hem heyecan hem de tedirginlik vardı. Restoran, öğle saatinden itibaren neredeyse dolup taşıyordu. Masalara yetişebilmek için koşuştururken alnımdan ter damlıyordu. Ellerde tepsiler, dudaklarımda zoraki bir tebessüm… Fakat kalabalığın uğultusu arasında bir anda sert bir yıkılma sesi geldi. İçimdeki huzursuzluk birden büyüdü. Salon sallanmaya başlamıştı. Masaların, sandalyelerin çarpışma sesleri kulaklarımı sağır ederken kalbim boğazıma tırmanıyordu. Ayağım, bana ihanet etmiş gibi ağırlaşmıştı. Ne kadar koşmaya çalışsam, adımlarım ileriye gitmiyordu. Kaçmak istiyordum ama sanki görünmez zincirlerle yere çakılmıştım. Herkes bir bir dışarı çıkarken ben geride kalıyordum. Bir kirişin devrilip yere çarpmasıyla yüzümdeki korku dondu kaldı. Gözlerim kocaman açılmış, dudaklarım aralanmıştı. Nefesim kesik kesikti. Ellerim titreyerek göğsüme kapanıyordu. “Yardım edin!” diye haykırdım. Sesim kısılmış gibiydi, boğazımdan zorla çıkıyordu. O an, tavandan düşen toz bulutları arasında siluetini gördüm. Geçen gün odamda gördüğüm o adamdı. Üzerime doğru koşuyordu. Göz göze geldiğimizde nefesim daha da hızlandı. Yanağıma dokundu, avuçları sıcak ve kararlıydı. — “İyi misin?” dedi, gözlerinin içine bakmamı istercesine. Cevap veremedim. Dudaklarım titredi, sadece kafamı “hayır” anlamında sallayabildim. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. — “Korkma. Seni buradan çıkaracağım.” O an içimde küçük bir umut kıvılcımı yandı. Dudaklarım aralandı, neredeyse gülümseyecek gibi oldum. Ama bir anda yer tekrar şiddetle sarsılmaya başladı. O benden uzaklaştı. Arkasını dönüyordu. Gözlerim panikle büyüdü. — “Hayır!” diye çığlık attım. Sesim çatlamıştı. Dizlerim titriyor, ellerim çaresizce ona uzanıyordu. — “Yalvarırım beni burada bırakma! Beni de götür!” Arkasını dönüp bana baktı. Gözlerinde acı vardı. — “Ben de sana sakın gitme dedim. Ama sen gittin. Şimdi sıra bende. Sen beni nasıl bir karanlıkta bıraktıysan, ben de seni aynı şekilde bırakıyorum.” Sözleri kalbime hançer gibi saplandı. O uzaklaştı. Çevremdeki tüm sesler sustu. Ardından büyük bir patlama, cam kırılma sesleri ve tamamen çöken bir bina… Nefes alamıyordum. Toz, duman, karanlık… Boğuluyordum. Bir çığlıkla uyandım. Yatağın içinde doğrulduğumda tüm vücudum ter içindeydi. Saçlarım alnıma yapışmış, dudaklarım kupkuru… Ellerin titreyerek göğsüme kapandı. Sanki kalbim kaburgalarımı parçalayacak kadar hızlı çarpıyordu. Ayağa kalktım. Pencereyi açıp oksijen çekmeye çalıştım ama nafile… Her nefes göğsümü daha da sıkıştırıyordu. Yanağımda hâlâ onun parmaklarının hayali sıcaklığı vardı. İçim ürperdi. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Suyun soğukluğu yanaklarıma çarpınca aynaya baktım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Dudaklarım morarmış gibi görünüyordu. Gözlerimin kenarındaki çizgiler, uykusuzluğun ve korkunun izi gibiydi. “Bu sadece bir rüyaydı,” dedim kendi kendime. Ama kalbim, bunun sadece bir rüya olmadığını haykırıyordu. Belki de vicdanımdı bana oyun oynayan. Onu o halde bırakıp gitmemin ağırlığıydı gördüğüm her kabus. ___ Sabah olduğunda hâlâ göz kapaklarım ağırdı. Yataktan kalkarken omuzlarım düşmüş, dudaklarımda yorgun bir çizgi vardı. Aynada kendime baktığımda, gecenin karanlığında gördüğüm kabusun izleri yüzümden silinmemişti. Gözlerimin altı mor, bakışlarım donuktu. İş bulmak zorundaydım. Yoksa ne apartta kalabilirdim ne de ayakta durabilirdim. Elimde telefon, cadde boyunca yürürken sürekli iş ilanlarını kontrol ediyordum. Kaşlarım çatılmış, dişlerim birbirine kenetlenmişti. Her “Olmaz, elemana ihtiyacımız yok” cevabında yüzüm biraz daha düşüyordu. Tam pes etmek üzereyken bir camın üzerinde asılı ilan dikkatimi çekti. “Bulaşıkçı aranıyor.” Durup kaldım. Gözlerim irileşti. Dudaklarım aralandı, içimde küçücük bir umut kıvılcımı doğdu. Derin bir nefes alıp ellerimi yumruk yaptım, sonra adımlarımı hızlandırdım. İçeri girer girmez üzerime sinmiş telaş belli oluyordu. Nefesim kesik kesikti. Görevliye ilan için geldiğimi söyledim. O da beni boş bir masaya oturttu. Dizlerim titriyordu, ellerim kucağımda kenetlenmiş, sürekli birbirine sürtüyordu. Bir süre sonra orta yaşlarda, esmer, sert bakışlı bir adam yanıma geldi. Kaşlarının arasındaki çizgiler onu olduğundan daha sert gösteriyordu. Beni baştan aşağı süzdü. — “Bulaşıkçı ilanı için gelmişsin, doğru mu?” — “Evet…” dedim hızlıca, sesim biraz titriyordu. Ardından toparlanmaya çalışarak, “Henüz kimseyi almadıysanız çalışmak istiyorum. Gerçekten bu işe çok ihtiyacım var.” Adam gözlerini kısıp bana dikkatlice baktı. Dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı. — “Sen bu işi yapabilecek gibi durmuyorsun. Küçüksün. Yaşın kaç senin?” Bir an yutkundum. Gözlerim yere kaydı, sonra cesaretle başımı kaldırıp gözlerine baktım. Dudaklarım titrerken kelimeler döküldü: — “On sekiz yaşındayım. Daha önce de birçok yerde çalıştım. Zor olsa da üstesinden gelirim. İsterseniz deneme süreciyle başlayayım. Yapamazsam zaten bırakırım.” Sözlerimden sonra gözlerimdeki ısrarı görmesini istedim. Ellerim masanın kenarında beyazlamıştı, sıkmaktan damarlarım belirginleşmişti. Adam kısa bir sessizlikten sonra başını salladı. Kaşlarını çattı ama bu kez yüzünde farklı bir ifade vardı. — “Tamam,” dedi ağır ağır. “Üç gün deneme süresi. Para yok. Eğer dayanabilirsen devam edersin.” İçimdeki sıkıntı bir anda yerini sevinç patlamasına bıraktı. Dudaklarımda kendiliğinden bir gülümseme belirdi. Gözlerim ışıldıyordu. — “Çok teşekkür ederim! Hiç merak etmeyin, sizi asla pişman etmeyeceğim.” Başımı eğip hızlıca teşekkür ettim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kapıdan çıktığımda nefesim hafiflemişti. Adımlarım sanki havada süzülüyordu. Odaya döndüğümde sevincim taşmıştı. Yatakta sırt üstü uzanıp tavanı seyrettim, sonra istemsizce kahkaha attım. Ayağa kalkıp odanın içinde döndüm, kendi kendime dans eder gibi hareket ettim. O an, dünyada yalnız ben vardım. Bahar’ı aradım. Telefonda haberi duyunca o da en az benim kadar sevindi. Sesindeki heyecan bana güç verdi. Onunla konuştuktan sonra gözlerim kapanmaya başladı. Dudaklarımda hâlâ küçük bir tebessüm vardı. Uykuya dalarken içimden “Her şey daha güzel olacak,” diye fısıldadım. Ama bilmiyordum… O günün beni nereye sürükleyeceğini. ___ Bulaşıkhanenin içi her zaman sıcak, buhar ve sabun kokusuyla doluyordu. Ellerim suyun içinde öyle uzun süre kalıyordu ki, parmak uçlarım buruşmuştu. Kollarım yorulmuştu ama içimdeki “çalışıyorum, kazanıyorum, kendi ayaklarımın üstünde duruyorum” duygusu bana güç veriyordu. Zaman zaman servis kapısından gelen gürültü, kahkahalar, garsonların telaşlı adımları ve tabak çanakların şıngırtısı kulağıma karışıyordu. İçeri giren Burcu’nun sesiyle irkildim: — “Sıla, biraz hızlı ol canım, müşteriler yine fazlalaştı.” Başımı kaldırıp hafif gülümseyerek “tamam” dedim. Yoruluyordum ama şikayet etmiyordum; en azından buradaydım, hayattaydım, güvenli sayılabilecek bir yerdeydim. Akşam saatleri geldiğinde restoran en kalabalık halini alıyordu. Masalardan gelen kahkaha sesleri, kaşık çatalların şıngırtısı ve fonda çalan hafif müzik birbirine karışıyordu. İçeridekiler için burası keyifli bir akşam yemeği mekânıydı; benim içinse sığınak. Çalışırken sık sık dalıp gidiyordum. Köpüklerin içinde ellerim otomatik olarak hareket ederken zihnim çok başka yerlerdeydi. “Acaba o beni gerçekten arıyor mu? Hatırladı mı? Yoksa çoktan unuttu mu?” diye düşünüp kendi kendime kızıyordum. Kaçmıştım. Hem de onu yaralı halde bırakıp kaçmıştım… Belki de en doğrusu buydu ama vicdanım peşimi bırakmıyordu. Bir gün daha bitmek üzereydi. Yorgun adımlarla bulaşıkhaneden çıkıp servis alanına doğru yöneldim. Masaların arasından geçerken omzuma düşen saçımı düzelttim, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki birazdan hayatımda bir şey değişecekti. Ve işte o an… Gözlerim, giriş kapısına çevrilince zaman sanki ağırlaştı. İçeri giren kalabalık arasında onu gördüm. Gözlerim büyüdü, nefesim hızlandı, ellerim istemsizce titredi. Tabağı neredeyse düşürecektim. O buradaydı.. Kapı açıldı. İçeri giren adamı görür görmez nefesim kesildi. O… evet, oydu. Odama yaralı hâlde giren, bana silah doğrultan, sonra da baygın düşen adam. Kalabalığın ortasında dimdik yürüyordu şimdi. Siyah ceketi, sert adımları ve bakışlarıyla herkesin önünden çekilmesine neden oluyordu. Gözleri salonu taradı, ta ki bana takılana kadar. O an içimde bir şeyler koptu. Tabak elimdeydi, ama ellerim öyle titriyordu ki düşürmemek için bütün gücümü harcadım. Kalbim, sanki göğüs kafesimden dışarı fırlayacak gibiydi. Gözlerimiz buluştuğunda dünyadaki bütün sesler sustu. Gürültü, konuşmalar, tabakların çınlaması… hiçbirini duymuyordum. Sadece onun gözlerindeki öfkeyi hissediyordum. Önce şaşkınlık belirdi bakışlarında, ardından yerini hızla sert bir kararlılığa bıraktı. Kaşları çatıldı, dudakları ince bir çizgiye dönüştü. Adımlarını hızlandırdı, bana doğru yürümeye başladı. Bense nefesimi kontrol edemiyor, dudaklarımın titremesini engelleyemiyordum. O sert, derinden gelen sesiyle konuştu: — “Demek buradasın…” Sözleri ağır ağır, tehdit gibi geldi kulağıma. İçimdeki bütün gücü toplayıp ayaklarımı hareket ettirmem gerektiğini biliyordum. Çünkü bu bakışın ardından tek bir şey vardı, kaçmak. Ayağımın altındaki zemin kayıyormuş gibi hissettim. Elimdeki tabağı hızla masaya bıraktım, neredeyse düşürecektim. Gözümü ondan ayırmadan geriledim, ama bakışları öyle delip geçiyordu ki nereye kaçarsam kaçayım yine beni bulacak gibiydi. Derin bir nefes aldım ve bütün gücümle arkamı dönüp yürümeye başladım. Yürümek değil, resmen koşuyordum. Kalabalığın arasında sıyrılıp kendimi koridora attım. Arkama bakmaya cesaretim yoktu, ama hislerim bana çoktan peşimden geldiğini söylüyordu. Kalbim kulaklarımda çarpıyor, dizlerim titriyordu. Önümdeki ilk kapıyı gördüğümde hiç düşünmeden daldım. Kadınlar tuvaleti. İçeride birkaç kadın vardı, bana merakla baktılar ama umurumda değildi. Koşar adım boş bir kabine girip kapıyı hızla kilitledim. Sırtımı kapıya yasladım, ellerim terden kaygandı. Nefes nefeseydim, göğsüm yükselip alçalıyordu. İçimden “Lütfen peşimden gelme… lütfen gelme,” diye tekrar edip durdum. Ama çok geçmeden ayak seslerini duydum. Ağır, kararlı ve hiç acele etmeyen bir ritimle. İçeri girdiğini anladığımda dizlerim boşalacak gibi oldu. Sonra o derin sesi yankılandı tuvaletin içinde: — “Saklanabileceğini mi sandın?” Sesinde öyle bir şey vardı ki… öfke ile hayal kırıklığı arasında gidip geliyordu. Ellerimle ağzımı kapatıp nefesimi bastırmaya çalıştım. İçimdeki korku, panikle birlikte büyüyordu. Sanki kapıyı bir tek darbeyle kırıp beni karşısına alacak gibiydi. Adımlarını duyuyordum. Her bir adım, kalbimin atışıyla yarışıyordu. Sanki duvarlara çarpa çarpa çoğalıyordu o ses. Dizlerimi karnıma çekip sessizce oturdum, nefesimi tutmaya çalıştım ama göğsüm öyle hızlı inip kalkıyordu ki yakalanmam an meselesiydi. Kabinin önünde durduğunu hissettim. O an sessizlik çığlık kadar gürültülüydü. Kapının aralığından ayaklarını görebiliyordum. Sonra alçak, derinden gelen sesi kabinin daracık alanını doldurdu: — “Beni görünce neden kaçıyorsun?” Böyle bir soruya cevap verecek gücüm yoktu. Dudaklarım titriyordu, dilim damağıma yapışmış gibiydi. İçimde bir ses, kapıyı yumruklayıp açacak ve beni oradan çekip alacak diye bağırıyordu. Kapıya parmak uçlarıyla hafifçe vurdu, sanki bilerek beni korkutmak ister gibi. — “Aç kapıyı, konuşmamız gerek.” Kelimeleri ağır ağır söylüyordu, ama o sakinlikte bile tehdit gizliydi. Ben ise içimden sadece şunu fısıldayabildim: “Git… ne olur git.” Kabinin daracık duvarları üstüme üstüme geliyordu. Ellerim terlemiş, dizlerim titriyordu. İçimdeki ses sürekli aynı şeyi söylüyordu: “Dayan… açma kapıyı… o gider, o gitmek zorunda.” Ama diğer ses daha baskındı. Beni susturuyordu. “Gitmez. Sen kaçtıkça gelir. Sen sustukça konuşur. Sen saklandıkça bulur.” Kapının öteki tarafında hâlâ sessizdi. Sessizlik öyle gergindi ki, nefes alışlarını bile duyabiliyordum. Sonra birden, parmak uçlarıyla kapıya daha sert vurdu. — “Sıla.” Adımı öyle tok, öyle keskin söyledi ki kulaklarımda yankılandı. Daha da kötüsü, sesinde bir kesinlik vardı: Sanki beni artık tamamen ele geçirmiş gibiydi. Dudaklarımda güçsüz bir fısıltı döküldü: — “Sen… sen nereden biliyorsun adımı?” Dışarıdan kısa bir kahkaha geldi. Neşesiz, soğuk bir kahkaha. — “Unuttuğunu mu sandın?” O an kanım çekildi. Ellerim titremeyi bırakmıştı çünkü korkum donup kalmıştı. Kapının kulpu ağır ağır dönmeye başladığında boğazıma koca bir yumru oturdu. Kilidi içeriden sürmüştüm ama dışarıdan bir el, sanki bütün engelleri tanımıyormuş gibi kararlıydı. Metal sürgü ince ince titredi, sonra güçlü bir hamleyle geri kaydı. Kapı açıldığında ışıkla beraber o adamın gölgesi kabine doldu. Gözlerim istemsizce ona kaydı. Çenesindeki keskin hat, bakışlarındaki karanlık… Sanki dünyada benden başka kimse yokmuş gibi doğrudan bana odaklanmıştı. Adımlarını ağır ağır atıyordu. Ben geri çekildim, ama küçücük kabinde nereye gidebilirdim ki? Dizlerim kabinin soğuk duvarına değdiğinde nefesim kesildi. Bir adım kala durdu. Gözlerimin içine baktı, öyle derin, öyle sert… Kelimeler ağzıma dizilmişti ama hiçbirini söyleyemedim. Parmaklarını hafifçe kapının kenarına vurdu, sesi yankı yaptı: — “Saklanmaya devam mı edeceksin?” Ben yutkundum, dudaklarım kuruyordu. Tek yapabildiğim, gözlerimi kaçırmaya çalışmaktı. Ama onun bakışları zincir gibi boynuma dolanmıştı. Sıla’nın sesi titreyerek döküldü dudaklarından, neredeyse fısıltı gibiydi: — “Ben… ben sadece kendi yolumu seçmek istedim. Senden kaçmak zorundaydım… başka türlü yapamazdım.” Sözleri söylerken gözleri doldu, omuzları hafifçe titredi. Kaçacak yeri yoktu, ama yine de içgüdüsel olarak duvara daha çok yaslandı. Sanki bedenini duvarın soğukluğuna bastırdıkça, ondan biraz daha uzak kalabileceğini sanıyordu. Poyraz, başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında belirsiz, tehlikeli bir kıvrım belirdi. Yavaş, ölçülü bir hareketle elini kaldırdı. Sıla irkilse de elini geri çekmedi, tam tersine parmak uçlarını çenesine yerleştirdi. Başını zorla kaldırıp göz göze gelmelerini sağladı. O an aralarındaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Sıla’nın nefesi hızlanmış, göğsü kalkıp inmeye başlamıştı. Poyraz’ın yüzü öyle yaklaşmıştı ki, sıcak nefesi dudaklarının üzerinde dolaşıyordu. Sıla, kalbinin deli gibi çarpmasına engel olamıyordu. Dudaklarını araladı ama hiçbir şey diyemedi. Aralarındaki hava ağırlaştı; öyle bir an geldi ki, Sıla gözlerini kapatmaya bile cesaret edemedi. Çünkü gözlerini kapatırsa, bir sonraki hamlesini kestiremeyecekti. Poyraz ise bakışlarını gözlerinden dudaklarına kaydırdı. Sesinde fısıltıdan öteye gitmeyen, ama tehdit gibi ağır bir ton vardı: — “Kaçmayı denedin… ama benden saklanamazsın Sıla çoktan sobelendin". Sıla, kalbinin göğsünden çıkacakmış gibi attığını hissediyordu. Dudaklarının üzerinde dolaşan sıcak nefes, sanki tenini yakıyordu. Kaçmak için en ufak bir fırsatı bile kalmamıştı; kımıldasa bile Poyraz’ın pençesinden kurtulamayacağını biliyordu. Poyraz, bakışlarını onun dudaklarından yeniden gözlerine taşıdı. Göz göze geldikleri o anda zaman durdu. Aralarındaki mesafe o kadar daralmıştı ki, tek bir nefesle dokunacaklardı ama dokunmadılar. Sıla’nın gözleri istemsizce kapandı, sonra hızla yeniden açıldı. İçinde hem korku hem de anlam veremediği bir çekim vardı. O an, dudaklarının ucuna kadar gelmiş bir sırrı fısıldayacak gibi hissetti, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Poyraz, çenesini sıkıca kavrayıp başını hafif yana eğdi. Dudakları sadece bir nefeslik mesafe kadar yakınlaştı, ama temas etmedi. Oyun buydu: onu nefesinin sıcaklığıyla yakmak, ama bir damla temas vermemek. — “Benden kaçtığını sanma.” diye fısıldadı, sesi alayla karışık bir kesinlik taşıyordu. Sonra bir anda geri çekildi. Soğukluğu, biraz önceki yakıcı yakınlığın zıttı gibi çarptı Sıla’nın yüzüne. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi hissetti; az önce nefesini dudaklarında hissederken, şimdi nefesini toplamaya çalışıyordu. Dizlerim titriyordu. Kaçmak için güç toplayacak hâlim yoktu. Onun nefesini dudaklarımda hissettiğim an, zaman benden çalındı sanki. İçimde öyle bir fırtına koptu ki… korku, öfke, ama aynı zamanda adını koyamadığım başka bir şey. Kendime kızıyordum. Neden gözlerimi kapattım? Neden kalbim bu kadar hızlı atıyor? O adam bana sadece korku vermeliydi. Beni bulduğu an yok olmam gerekiyordu. Ama hayır… o an, bana dokunmadığı hâlde en mahrem yerime dokunmuş gibi hissettim. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım, ama yapamadım. Onun gözlerinde beni hapseden bir karanlık vardı. Bana nefesimi unutturan, boğazıma düğümlenen bir ağırlık. “Benden kaçtığını sanma,” dediğinde içim buz kesti. Kaçışımın bittiğini, ne kadar uzağa gitsem de beni bulacağını anlamıştım. Ama beni asıl korkutan, belki de kaçmayı istememeye başlamamdı. Kendi kendime fısıldadım, o duymadı: — “Sakın… sakın bana yaklaşma…” Ama içimdeki diğer ses, sessizce tam tersini söylüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD