KAFESTEKİ KUŞ

3786 Words
“Kimi zaman en korkutucu yer, kaçmak değil; uyandığında kendini bulduğun yerdir…” SILA Gözlerimi araladığımda, tanımadığım bir odanın ortasında olduğumu fark ettim. Başımda keskin bir ağrı vardı; zonklayan bir ağırlık, sanki bütün gece boyunca beynimin içinde uğuldayan bir fırtına durmuş ama enkazını bırakmıştı. Bir süre kımıldayamadım, sadece tavandaki kristal avizeye baktım, ışığı gözlerimi acıtıyordu. Ağrı yavaşça azalmaya başladığında zihnim bulanık bir şekilde düşünmeye koyuldu. Ben neredeydim? Bir anda hafızamın arka planından bir görüntü çekildi; yakışıklı, uzun boylu, kaslı… esmer ve hepsinden önemlisi tehlikeli bir adamın bakışları. Son gördüğüm şey onun beni kollarına alışıydı. Gözlerim kocaman açıldı. Beni buraya getirmişti. Ama burası… “ev” demek hafif kalırdı. Dört katlı, devasa, işlemelerle dolu bir saraydaydım sanki. Duvarların, perdelerin, mobilyaların dili bile bana “burası sana ait değil” diyordu. Hızla doğrulmaya çalıştım ama başımdaki ağrı yüzünden başaramadım. Nefesim kesildi. Yavaşça doğrulup yatakta oturur pozisyona geçtim. Tam o sırada çarşaf kaydı ve belime kadar düştü. Bir an için dünyam durdu. Beynime buz gibi bir şey düştü: Çıplaktım. İnanılmaz bir durumdu bu. O an sadece bunun bir kâbus olmasını diledim; ama başımdaki ağrı, yüreğimin çarpıntısı, ellerimin titremesi… hepsi bunun gerçek olduğunu söylüyordu. İçimden bir ses fısıldadı: > “Artık başka birinin oyun alanındasın, Sıla…” --- Başımın ağrısı biraz daha hafifleyince yavaşça etrafı inceledim. Oda oldukça büyük, sade ama aynı zamanda şık bir biçimde döşenmişti. Tavandan yere kadar uzanan cam pencerelerden dışarı baktığımda, manzara tam anlamıyla bir orman deniziydi. Uçsuz bucaksız, karanlık ve sessiz... Buradan kaçmak istesem nereye gideceğim? Derin bir iç çekip çarşafı sıkıca vücuduma sardım. Yavaş adımlarla odayı dolaşmaya başladım. Ortada krem tonlarında bir koltuk takımı, küçük kare bir sehpa ve üzerinde bir tepsi yemek vardı. Kim getirdi bunu? Benim için mi? Karnım açtı ama yemeye cesaret edemedim. Belki de zehirliydi. Belki de sadece sabrımı ölçüyordu. Gözlerim yatağın karşısındaki büyük dolaba takıldı. Kapaklarını açtım, bomboştu. Ne bir kıyafet, ne bir parça kumaş... Boşluğu görünce içimdeki öfke kabardı. Boş duracaksa burada ne işi var? diye söylendim kendi kendime. Yan taraftaki kapıyı araladım, buranın banyo olduğunu gördüm. Soğuk, beyaz ve tertemizdi. Her şey düzenliydi, her şey fazlasıyla “hazırlanmış” gibiydi. Ama benim için değil. Tekrar odaya döndüm, çarşafa sarılı halde ileri geri yürümeye başladım. Kapıya yaklaşıp kulpunu yavaşça aşağı indirdim — kilitli değildi. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kaçabilirdim. Ama çıplaktım… Ormana bu hâlde kaçmak ne kadar akıllıcaydı ki? Bir elim kapı kolundayken kendi kendime fısıldadım: “Saçmalama Sıla… Kurda kuşa yem mi olacaksın?” Ama içimdeki başka bir ses hemen karşılık verdi: “Ya o adamın elinde kalırsan?” İçimde bir düğüm oluştu. Nereye dönsem bir uçurum vardı. Bir yanım koşmak istiyor, diğer yanım donup kalıyordu. O an fark ettim… Ben gerçekten tutsaktım. Ve bu defa kafesin kapısı açık olsa bile uçmaya cesaretim yoktu. Koltuklara doğru ilerleyip, ikili koltuğa yavaşça oturdum. Önümde duran tepsiye bakarken elim ayağım titriyordu. Yemekle göz göze geldim adeta. Yiyip yememek arasında gidip geliyordum. Belli ki benim için hazırlanmıştı, ama güvenebilir miydim? Ya içinde bir şey varsa… ilaç, zehir, uyku hapı? Neden güveneyim ki? Sonuçta beni buraya getiren adamın gönderdiği yemek bu. Başımın ağrısı hâlâ geçmemişti, aksine şiddeti her saniye artıyordu. Karnımdaki boşluk mide bulantısıyla birleşince dayanılmaz bir hâl aldı. Mideme giren kramplar artık sabrımı taşırıyordu. “Hayır,” dedim kendi kendime, “ne olursa olsun yemeyeceğim!” Ama açlıktan çoktan tükenmiş bir hâle gelmiştim. Tam midemdeki kasılmaların kusmaya dönüşeceğini hissettiğim anda, hızla banyoya yöneldim. Kapıyı zorla açıp lavaboya tutundum ve kusmaya başladım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, saçlarım yüzüme yapışmıştı. O sırada, hiçbir şey hissetmemişim gibi, bir anda bir çift el saçlarımı arkaya doğru topladı. Dağınık saçlarım ensemde toplanırken sırtıma hafifçe vuran bir avuç sıcaklığı hissettim. Birisi, yanımdaydı. Şokla irkildim. O kadar kendimi kaybetmiştim ki neredeyse boğulacak gibi oldum. “Böyle birden gelinir mi be adam!” diye içimden geçirdim. Bu dokunuş… çok sert değildi ama bir o kadar da otoriterdi. Hem ürkütüyor hem de garip bir güven duygusu veriyordu. Başımı yavaşça kaldırdım, nefes nefeseydim. Gözlerim bulanık ama o kadar yakındı ki… birkaç saniye sonra silueti netleşti. O’ydu. Soğuk, kararlı, ama bir o kadar da sakin bakışları üzerimdeydi. “Elini çek,” demek istedim ama sesim çıkmadı. Sadece dudaklarım kıpırdadı. O ise hiç istifini bozmadı, parmak uçlarıyla saçlarımın son tutamını geriye itti. “İyi misin?” diye sordu, sesi hem buğulu hem de tehlikeli bir dinginlikle doluydu. Bir anlığına göz göze geldik. O an… her şey sustu. Korkum, utancım, öfkem… hepsi içimde birbirine karıştı. Kelimeler boğazımda düğümlenirken, içimden sadece tek bir şey geçiyordu: Bu adamın yanında bir dakika bile güvende değilim. --- Poyraz Odaya ilk girdiğimde, gözüm aniden boş yatağa takıldı. Kalbim istemsizce hızlandı, bir anlığına kaçtığını sandım. İçimi kaplayan o keskin panik dalgası yerini kısa sürede banyodan gelen seslere bıraktı. Adımlarımı sessizce banyoya doğru yönelttim, kapıyı yavaşça araladığımda karşımda gördüğüm manzara beni olduğum yere mıhladı. Üzerine örttüğüm çarşafı hâlâ sıkı sıkıya vücuduna sarmıştı; dizlerinin üzerine çökmüş, klozete yaslanmış halde kusuyordu. Omuzları titriyordu, dağılmış saçları alnına yapışmıştı… Yorgun, bitkin ve savunmasız görünüyordu. Sessizce yanına yaklaştım. Saçlarını dikkatlice arkaya topladım, parmaklarımın arasından kayan telleri düzeltirken sırtına hafifçe dokundum, sakinleşsin diye ritmik biçimde sıvazladım. Ama rahatlaması gerekirken daha da kötüleşti; nefesi kesilmiş gibiydi, öksürükleri artıyor, boğulacak gibi oluyordu. “Tamam,” dedim, alçak ama kararlı bir sesle. “Sakin ol… rahatla artık.” Sesim, istemeden de olsa yumuşamıştı. O an ona baktığımda ilk kez korkunun, öfkenin ve suçluluk duygusunun aynı bedende nasıl birleştiğini hissettim. Bir süre sonra kendine geldiğinde, ellerini yere dayayıp doğruldu. Gözlerindeki bulanıklık yerini öfkeye bırakmıştı. Bir anda ayağa kalktı, beni göğsünden itip kendine mesafe yarattı. Lavaboya ilerledi, ağzını çalkaladı, yüzüne su çarptı. Ardından bir anda döndü ve sesi, yankı gibi duvarlara çarptı: > “Sen ne yaptığını sanıyorsun! Kim oluyorsun da beni zorla tutup buraya getiriyorsun? Bana sormadan kıyafetlerimi çıkarıyorsun!” Söyleyecek çok şeyim vardı ama bir nefeslik arada hemen bir yenisini ekledi: > “Kıyafetlerim nerede? Onları geri ver ve bırak gideyim!” Sakinliğimi koruyarak bir adım attım. Sonra bir adım daha. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp onu duvarla kendi arama sıkıştırdım. Kaçacak yeri kalmamıştı. Gözlerim gözlerine kilitlendiğinde, sesim bu sefer alçak ama tehditkâr bir tondaydı: > “Ağır ol küçük hanım… Benimle konuşurken laflarına da ses tonuna da dikkat et. Yoksa senin için iyi olmaz. Zaten hesap defterin yeterince kabarık — daha fazlasını ekleme bence.” Gözleri kocaman açıldı, kirpikleri ardı ardına kırpışıyordu. Öfke ve korku birbirine karışmıştı bakışlarında. Ellerini göğsüme koyup beni itmeye çalıştı. O an istemsizce dudağımın kenarı kıvrıldı. Küçücük bedeniyle bana kafa tutmaya çalışan bu dik başlı, inatçı kız… > “Uzak dur benden, manyak herif!” Sesi titriyordu ama cesur görünmeye çalışıyordu. Bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki hava gerildi. Nefesim, çıplak omzuna dokunduğunda ürperdiğini hissettim. > “Sakin ol küçük hanım…” dedim, sesim neredeyse bir fısıltıya dönmüştü. “Benden sana zarar gelmez.” Teninin kokusu, o pürüzsüz tenin sıcaklığı... Her yaklaştığımda içimde garip bir şeyler kıpırdanıyordu. Ne olduğunu bilmiyordum ama onu her gördüğümde içimdeki duvarlar birer birer yıkılıyordu. O yüzden hızla ondan uzaklaşıp banyodan çıktım. Çıkarken arkamı dönmeden, ses tonumu olabildiğince sakin tutarak, “Daha fazla orada dikilme. İçeri gel ve bir şeyler ye. Henüz iyileşmedin, ilaç alman lazım.” dedim. Koltuğa geçip oturdum, ama gelmedi. Zaman geçtikçe sabrım azalıyordu. Gözlerim kapıya çevrilmişti, oysa içeriden tek bir ses bile yoktu. Sonunda içimdeki sabırsız ses dile geldi: “Güzelim…” dedim, biraz alaycı bir tebessümle. “Fazla naz âşık usandırır. Hemen gelip yemeğini ye, beni zor kullanmak zorunda bırakma.” Sözlerimin ardından gelen hafif ayak sesleriyle dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Biraz sonra, ince vücuduna sıkı sıkıya sardığı çarşafla kapının eşiğinde belirdi. Böyle basit bir kumaş parçasının içinde bile etkileyiciydi — hatta belki de bu kadar sade olduğu için bu kadar etkileyiciydi. “Yemeğini ye.” dedim kısa ve net bir sesle. Ama o yine karşıma dikildi, gözleri parlıyordu: “Kıyafetlerim nerede?! Bana onları getir.” Derin bir nefes alıp ellerimi yüzümde gezdirdim, sonra dirseklerimi dizlerime dayayıp ona doğru eğildim. “Kirliydi.” dedim soğukkanlı bir şekilde. “Çalışanlara verdim, yıkasınlar diye.” “Gerek yoktu. Kıyafetlerimi bana getir.” Kaşlarımın arasında bir çizgi belirdi. “Gerek var mı diye soran olmadı. Ben gerek duydum, öyle yaptım.” “Ama—” “Amâsı yok.” dedim, sesim bu kez biraz daha yumuşaktı. “Merak etme. Birazdan yeni kıyafetler gelecek senin için.” Onun şaşkın bakışlarını görmezden geldim. Çıkardığı kıyafetlere bakıp, bedenine göre yenilerini sipariş etmiştim — iç çamaşırından geceliğe kadar her şeyi. Yemeğini bitirene kadar gelirlerdi zaten. Sonunda, sessizce kaşığa uzandı. Titreyen parmaklarıyla tabağındaki çorbayı karıştırıp, yavaşça ağzına götürdü. Kaşığın metali dudaklarına değdiği an gözleri kısaca kapandı; hem yorgunluğun hem açlığın teslimiydi bu. Ben ise o an sadece onu izledim — dikkatli, sessiz, neredeyse nefes almadan. O yerken içimde bir huzurla birlikte garip bir sıkışma hissettim. Çok konuşmadan, çok yaklaşmadan... sadece varlığımı hissettirecek kadar durmak istedim. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda doktorun ismini görünce pencereye yöneldim, arkamı Sıla’ya dönüp açtım. — “Söyle doktor.” — “Poyraz Bey, Sıla Hanım’ın tahlil sonuçları çıktı. Vücudunda ciddi kalsiyum ve demir eksikliği var, bu yüzden bayılmış. Bol kalsiyum içeren gıdalar almalı, ayrıca C vitamini takviyesi de şart.” Kısa bir sessizlik oldu, ardından sadece, — “Tamam doktor.” dedim ve telefonu kapattım. Dönüp baktığımda tabak boştu. Yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde hâlâ o mesafeli temkin vardı ama artık korku değildi; daha çok karışık bir merak gibi. Yaklaşıp komodinin üzerindeki ilaçları işaret ettim. — “Bunları iç, biraz dinlen. Kıyafetlerin birazdan gelir, giyinip aşağıya in. Konuşmamız gerek.” Kapıya yönelmiştim ki arkamdan o yumuşak ama titrek ses geldi: — “Adın ne?” Duraksadım. Bu kadar zamandır, ismini bile bilmediğini o an fark ettim. Omzumu hafifçe çevirip başımı ona döndüm. — “Poyraz.” dedim yalnızca. Bir şey demedi. O sessizlikte sadece birbirimize baktık bir an — sonra kapıyı açıp çıktım. Arkama dönmedim, ama onun hâlâ beni izlediğini biliyordum. --- Salona geçtiğimde bir süre düşünceli bir şekilde ayakta durdum. Sonra Nuran Hanım’ı çağırttım. Kısa süre içinde elinde not defteriyle kapıda belirdi. “Buyurun Poyraz Bey, beni emretmişsiniz.” “Akşam yemeğine bol kalsiyumlu yemekler yapın,” dedim sesimdeki otoriteyi gizlemeden. “Bir de taze portakal suyu sıkın. Özlem’e söyle, bana sert bir kahve yapsın.” “Tamam efendim,” diyerek başını eğdi ve sessiz adımlarla salondan ayrıldı. Sıla yüzünden işler biraz aksadı son günlerde. Onu burada bırakıp şirkete gitmek doğru olmazdı. Ne yapacağı belli olmayan bir kadındı. O yüzden Rıfat’ı arayıp birkaç dosyayı eve getirmesini istedim. Şimdilik işleri buradan yürütmem en mantıklısıydı. Kahvemi yudumlarken bir an için sessizliğin tadını çıkardım. Dışarıdan hafif rüzgârın ormanla dans eden sesi geliyordu, köşkün duvarları bile huzurla nefes alıyordu sanki. Derken, beklediğim paketler sonunda geldi. Korumalar ellerinde kutularla içeri girince kısa bir bakış attım. “Salona bırakın, sonra çıkabilirsiniz,” dedim. Hiçbirinin Sıla’nın odasına yaklaşmasını istemiyordum. Ardından Özlem’i çağırdım. “Sevgi’yle birlikte bu paketleri yukarı çıkarın,” dedim, ses tonum bu kez daha yumuşaktı. “Sakın kimse odaya izinsiz girmesin.” Kadınlar başlarıyla onaylayıp kutuları kucakladılar. Ben ise elimdeki kahveden bir yudum daha alıp gözlerimi pencereye çevirdim. Köşkün içinde bir kadın vardı… ve her şey, onun gelişiyle sessizliğini yavaş yavaş kaybediyordu. SILA Poyraz… adı buymuş. Beni kaçırıp buraya getiren adamın ismi, tıpkı kendisi gibi, tam bir fırtına. Etrafımda deli gibi esip duruyor, her seferinde tüylerimi diken diken ediyor. Manyak herif! Sürekli bana zarar vermeyeceğini söylüyor ama madem öyle, neden kaçırdı beni? Ne cüretle kıyafetlerimi çıkarabiliyor? Üstüne bir de yeni kıyafet almış, sanki isteyen varmış gibi. Yine de dediğini yapıp yemek yedikten sonra ilaçlarımı içtim. Halsizliğimin ilacı bir uyku belki de... yatağa uzandım, bedenim yorgun ama zihnim durmak bilmiyordu. Kafamda aynı soru dönüp duruyordu: Poyraz benden ne istiyor? Ve en önemlisi… buradan nasıl kaçacağım? Düşünceler beynimi kemirirken kapım çaldı. Hızla doğrulup, “Gir,” dedim. Kapı aralandı, içeri iki kadın girdi. Ellerinde bir sürü paket vardı. Önce bana tuhaf bir şekilde baktılar — üstümdeki çarşafı görünce şaşırmamaları da elde değil. Sonra içlerinden mavi gözlü olan, ürkek bir sesle konuştu: “Efendim, bunları Poyraz Bey gönderdi.” Demek bahsettiği kıyafetler bunlar. Bir an onların da benim yerimde olsalar aynı şekilde garipseyeceklerini düşündüm; vücuduna çarşaf sarmış bir kızı kim garipsemezdi ki? “Tamam, teşekkür ederim. Dolabın oraya bırakabilirsiniz,” dedim. “Peki hanımefendi,” deyip paketleri bıraktılar. Tam gideceklerdi ki, seslendim: “Bir dakika bekler misiniz? Size birkaç şey sormak istiyorum.” Kadınlar bir an duraksadı, sonra mavi gözlü olan başını eğip sessizce, “Üzgünüm efendim, ama sorularınıza cevap veremem. Poyraz Bey’in kesin emri var,” dedi. Kaşlarım çatıldı. “Kim bu Poyraz Bey de bu kadar korkuyorsunuz ondan?” dedim sinirle. Ama yanıt vermek yerine sessizce arkasını dönüp gittiler. Kapı kapanınca derin bir nefes verdim. “Mal mısınız siz ya…” diye fısıldadım kendi kendime. O anda, odada yine o sessizlik hâkimdi — ama içimdeki fırtına daha da büyüyordu. Kapı kapandıktan sonra bir süre sessizce öylece kaldım. Odada yankılanan tek şey kalbimin ritmiydi. Sonra gözüm, dolabın önünde duran paketlere kaydı. Bir iç çektim. “Ne gönderdin bakalım sen, Poyraz Bey…” dedim kendi kendime, alaycı bir ses tonuyla. Yavaşça paketi açtım. İçinden çıkanları görünce şaşkınlıktan gözlerim büyüdü. Her şey vardı… iç çamaşırı, gecelik, sade ama zarif elbiseler, hatta saç tokasına kadar düşünülmüştü. Her biri bedenime tam olacak ölçüdeydi. Bir an ellerim titredi. “Bunları nasıl bu kadar doğru seçebildin?” dedim fısıltıyla. Sanki beni günlerdir izliyormuş gibiydi. Parmak uçlarımla kumaşlara dokundum — pahalı, yumuşak, tenime değdiğinde neredeyse ürperdim. Bu kadar özen… bu kadar detay… Bir yanım “kaçırıldım, bu adam sapık” derken diğer yanım, o ince düşünülmüş ayrıntılara takılıyordu. Korku ve merak arasında sıkışıp kalmıştım. Sonra paketin içinden beyaz sade bir elbise çıktı. Kalın askılı, diz hizasında, tam benim tarzımda. O an içimde garip bir his doğdu — hem öfke hem de… anlam veremediğim bir sıcaklık. “Demek beni bu kadar dikkatle incelemiş ha…” Sözlerim dudağımın ucunda acı bir tebessümle döküldü. Yine de bir şey giymem gerekiyordu. Çarşafla dolaşmaya devam edemezdim. Elbiseyi alıp banyoya geçtim. Aynadaki yansımamla göz göze geldiğimde duraksadım. Solgun bir yüz, dağınık saçlar, korkuyla karışık bir ifade… Ama o gözlerin içinde bir şey daha vardı — inat. “Tamam, Poyraz Bey,” dedim kendi kendime, dişlerimi sıkarak, “oyununu oynayacağız ama kurallarını sen koyamayacaksın.” Aşağı insem mi, inmesem mi? Gitmezsem kızar diye korkuyordum; gidersem de beni neyin beklediğini bilmiyordum. Anlayacağınız, yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal. Ama korkunun ecele faydası yoktu. Sıla, git ve yüzleş. Sonra kurtul bu adamdan, dedim kendi kendime. Derin bir nefes alıp odadan çıktım. Merdivenlere doğru ilerlerken her adımda içimdeki gerilim biraz daha artıyordu. Tahta basamakların çıkardığı hafif gıcırtı, sessizliğin içinde yankılanıyordu. Bir yandan da etrafı inceliyordum; burası bir ev değil, adeta bir saraydı. Yüksek tavanlar, devasa tablolar, kristal avizeler… Ama ne tuhaftır ki, böylesine büyük bir yerde insana huzur değil, garip bir yalnızlık çarpıyordu. Evde kimse yok gibiydi. Bu kadar büyük bir köşkte tek başına yaşıyor olamazdı, değil mi? İnsan böyle bir yerde kendi sesinden bile ürker. Merdivenlerin sonuna geldiğimde salona doğru yürüdüm. Salon da tıpkı evin geri kalanı gibi şık ama soğuktu — insanı içine çekmeyen bir ihtişam. Tam o sırada koridordan geçen bir çalışan gördüm. “Af edersiniz,” dedim, sesim istemsizce titriyordu, “Poyraz nerede acaba?” Kadın beni baştan aşağı süzdü. Gözlerinde merakla birlikte tuhaf bir temkin vardı. “Kendisi şu anda çalışma odasında. İsterseniz haber vereyim.” “Olur… ben salonda bekliyorum.” Pencere kenarındaki tekli koltuğa ilerleyip oturdum. Bahçeye bakan camdan dışarıyı izlemeye başladım. Manzara büyüleyiciydi — ağaçların arasından süzülen rüzgâr, havuzun üzerindeki yansımalar… Başka şartlarda burada olsaydım, belki çok mutlu olurdum. Ama değildim. Ve o huzur dolu manzaranın ardında beni neyin beklediğini hiç bilmiyordum. POYRAZ Rıfat’la yeni başladığımız inşaat projesinin detaylarını konuşuyorduk. Planlar, imzalar, malzeme listeleri… her şey kontrolüm altındaydı, ta ki kapım çalınana kadar. “Gel,” dedim başımı kaldırmadan. İçeri Özlem girdi. “Efendim, misafiriniz salonda sizi bekliyor,” dedi çekingen bir sesle. Misafirim derken, o olmalıydı. Sıla Hanım, sonunda zahmet edip aşağı inmeye karar vermişti demek ki. “Tamam Özlem, sen çık. Ben geliyorum,” dedim. Son birkaç evrağa da imzamı atıp dosyayı Rıfat’a uzattım. “Bunları şirkete götür, Yiğit’e teslim et. Gerisini o halleder.” Rıfat başını sallayıp çıktı. Yiğit benim en yakın dostumdu, ama bu sefer işin ortağı değil sadece, sırdaşı da olacaktı. Salona geçtiğimde onu gördüm. Pencere kenarındaki koltukta oturuyordu, beyaz elbisesinin içinde neredeyse odaya aitmiş gibi duruyordu. Camın dışındaki bahçeye, meyve ağaçlarına dalmıştı. O kadar derin düşüncelere gömülmüştü ki beni fark etmemesi normaldi. Bir an durdum. Ne kadar sinirlerimi bozsa da, ona kızamıyordum. Çünkü o bu hikâyenin en masumuydu. Ne yaşandığını, neden burada olduğunu bile bilmiyordu. Sessizce yanına ilerleyip, eğildim. Yüzüm tam ensesine yakınlaştı. Sıcak nefesim tenine değdiğinde, tüylerinin ürperdiğini gördüm. “Çok mu güzel?” diye sordum alçak bir sesle. Yerinden sıçrayıp döndü bana, şaşkın gözlerle. “Sen… sen ne zaman geldin?” dedi, bir adım geri çekilip. Ben sadece gülümsedim. “Sen fark etmeden,” dedim, sesimde istemsiz bir yumuşaklıkla. Arkamı dönüp koltuklara doğru yürüdüm. Sağ ayak bileğimi sol dizimin üzerine koyup geriye yaslandım, kollarımı iki yana açtım. Rahat bir pozisyon aldığımda, gözlerimi Sıla’ya diktim. “Geç otur karşıma. Artık konuşmanın vakti geldi. Daha fazla bekletmenin anlamı yok; bir an önce her şey açıklığa kavuşsun.” Sinirli bir yüz ifadesiyle karşıma oturdu. Ayak ayak üstüne atmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Aldırdığım kıyafetler ona fazlasıyla yakışmıştı ama bu gerçeği kendime bile itiraf etmek istemedim. “Seni dinliyorum,” dedi soğuk bir sesle. Alaycı bir soluk verip başımı yana eğdim. “Aksine ben seni dinliyorum. Anlat bakalım, Sıla Işık… Ailen İzmir’deyken senin burada, tek başına ne işin var?” Sözlerimle birlikte yüzü kızardı. Onun hakkında ne kadar çok şey bildiğimi fark edince gözleri telaşla büyüdü. Bu şaşkınlığı görmek içimde garip bir tatmin duygusu yarattı. “Daha yeni on sekizine girmiş bir kız… Lise mezunu. Babası ve üvey annesiyle yaşadığı evden neden kaçıp İstanbul’a geldi acaba?” “Sen bunları nereden biliyorsun? Nasıl öğrendin?” diye sordu, sesi titriyordu. “Sen önce benim sorularımı cevapla ki,” dedim, sesimi alçaltarak, “ben de seninkileri yanıtlayayım.” “Sonrasında gitmeme izin verecek misin?” “Hayır. Ben ne zaman istersem o zaman gideceksin.” Bu cümlemden hoşlanmadığı her hâlinden belliydi. Kaşlarını çatıp, ellerini dizlerine bastırarak ayağa kalktı. “Ne zaman isteyeceksin gitmemi? Beni burada zorla tutamazsın, buna hakkın yok!” Yavaşça doğrulup ona doğru bir adım attım. Gözlerimin içine bakmaya cesaret edemiyordu ama başını da eğmiyordu. “Beni sorgulamak sana düşmedi. İstiyorum ve yapıyorum. Kimsede bana karşı gelemez. Gidebiliyorsan, git bakalım,” dedim alaycı bir gülümsemeyle. Ne yaparsa yapsın, beni kışkırtmayı başarıyordu. Aramızda her geçen saniye büyüyen bu gerilimi engelleyemiyordum. Sanki öfkemle inadı, aynı ateşte yanıyordu. “Bir şeyi iki kere sormaktan nefret ederim,” dedim, ses tonumu bilerek sertleştirerek. “Bu yüzden ben tekrar sormadan soruma cevap ver. Emin ol, istesem sana sormadan da öğrenebilirim. Tıpkı senin hakkında öğrendiğim diğer şeyler gibi… Ama ben senin anlatmanı istiyorum.” Sıla bir süre tereddüt etti, bakışlarını kaçırdı. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetleyip oturduğu yerde kıpırdandı, sonunda dikleşti. “Üniversite için geldim…” dedi, sesi ince ve titrek. “Sonuçların açıklanmasına dört gün kaldı. Sonra tercih yapıp burada okuyacağım. O yüzden önceden gelip İstanbul’u tanımak, okul harçlığım için iş bulmak istedim.” Söyledikleri kâğıt üzerinde mantıklıydı ama hâlâ bazı parçalar oturmuyordu. “Bunun için mi,” dedim gözlerimi kısmış halde, “o gece o bölgenin en pis ve tekinsiz otelinde kalıyordun? Hem de sahte soy isimle…” Bu sözlerimden sonra ellerinin titremeye başladığını gördüm. Ayağıyla hafif bir ritim tutuyor, gerginliğini bastırmaya çalışıyordu. Yine yanılmamıştım; benden bir şeyler saklıyordu. Konuşması için üzerine gitmeye karar verdim. “Söyle, Sıla… Benden ne saklıyorsun? Eğer yalan söylediğini öğrenirsem hiç iyi olmaz. Canını yakarım. Yalandan nefret ederim.” Bu kez gözlerindeki parıltı öfkeye dönüştü. “Sen kim oluyorsun ki ben sana dürüst olmak zorunda olayım?” dedi, sesi çatallaşarak. “Tanımıyorum bile seni. Soruyorum, söylemiyorsun da! Allah aşkına, benden ne istiyorsun, söyle artık!” Yine ağlamaya başlamıştı. Ve bir açıdan haklıydı; ben de bunu biliyordum. Yine de geri adım atmadım. Derin bir nefes alıp kararımı söyledim. “Benim kadınım olmanı istiyorum,” dedim, kelimelerim her zamankinden daha ağır, daha keskin çıktı. “Burada benimle yaşayıp ne istersem yapmanı… Sen benim istediklerimi yaparsan ben de senin istediklerini yaparım. Çalışmana gerek kalmaz. İstediğin kadar para veririm sana, maddi hiçbir sorunun olmaz. Seni lüks içinde yaşatırım.” Bu cümlelerden sonra odanın havası bir anda ağırlaştı. Sıla’nın bakışlarında hem şaşkınlık hem öfke hem de bir kırılma vardı; söylediklerimle sanki aramızdaki bütün görünmez çizgiler silinmişti. nefesini tutarak beni dinlediğine emindim çünkü ağlaması durmuştu ve kıpkırmızı olmuştu sinirlendiği de belliydi ama yapacak birşey yoktu istese de istemese de benim istediğim olacaktı ya güzellikle yada zorla. Hızla ayağa kalkıp üzerime doğru yürümeye başladı bende ayağı kalktım bağırarak "ne diyiyorsun lan sen, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu. oradan bakınca oruspuya mı benziyorum lan şerefsiz. birde parasını verecekmiş siktir git oruspu çocuğu" beni itekleyerek söyledikleri beyninde şimşekler cakmasina neden oldu öfkeden gözüm döndü hele ki o son söylediği benim patlama neden oldu çenesinde yakalayıp sıkarak kendime iyice yaklaştırdım. "Sıla!! seni gebertirim hatta gebertmekten beter ederim seni öldürmem icin bana yalvarırsın. sana güzellikle yaklaşmaya çalıştım ama sen bu hakkını kaybettin şimdi ister ağla ister küfür eder enjnde sonunda sikeceğim seni" yüzünü yüzüme yaklaştırdım dudaklarımız arasında birkaç santim kalmıştı çenesini iyice sıkarak "anladım mı" dedim elleriyle beni itmeye çalışıp vururken " anlamadım! bana hiçbir şey yapamazsın piç kurusu" artık beni delirtmek için bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştım, tebrikler başardı da belimden silahı çıkarıp tetiği çektim alnına dayayıp " yok yok belli ki sen iflah olmayacaksın ama ben seni susturmasını bilirim" çenesini bırakıp saçlarından kavradım bir yandan da silahı kafasına dayamaya devam ettim sürükleyerek bodrum kata indirdim Bodrum'da ki gizli kolidordan ilerleyip işkence odasının önüne geldim ellerim dolu olduğu için tekme atarak açtığım kapıdan onu içeriye ittim dizlerinin üzerine düşüp etrafı incelemeye başladı "bir süre burada aç susuz kal da aklın başına gelsin. eğer ki beni zorlamaya devam edersen o gördüğün zincirlere seni bağlayıp aklına hayaline sığmayacak işkenceler yaparım" dizlerinin üstünde hızla bana taraf dönüp "yapamazsın buna hakkın yok ben sana hiçbir şey yapmadım, söylediklerim de bana iğrenç bir teklifte bulunduğun için di ve pişman da değilim" hala inat etmeye devam ediyordu " pişman olup olmadığını burada kalarak iyice düşünürsün nede olsa bolca vaktin olacak" kapıyı üzerine kitleyip arkamı döndüm içeriden hala küfürler savuruyordu. Koridorun loş ışıkları duvarlara vurdukça adımlarım yankılanıyordu. Her yankı, kafamın içinde uğuldayan düşüncelerle karışıyordu. Ellerim hâlâ titriyordu — öfkemden mi, yoksa yaptığımın ağırlığından mı emin değildim. Nefes alıp vermem zorlaştıkça, az önceki anlar gözümün önünden film şeridi gibi geçti. O kızın gözlerindeki korku… o bakış. Sanki bir anlığına kendi geçmişimi görmüştüm orada. Oysa ben onun gibi bakmazdım kimseye — yıllardır kimseye öyle bakmamıştım. Kapının önünde durdum, elim istemsizce kapı koluna gitti. Ama geri çekildim. Kendime hâkim olmalıydım. Bu, benim kurduğum oyundu ve duyguların bu oyunda yeri yoktu. Bir an durup gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Sonra mırıldandım: > “Sen beni delirteceksin, küçük kız...” O an bile, içerde hâlâ bağırıyordu. Ama artık sesi uzak bir uğultuya dönmüştü; duymak istemiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD