Kenan'ın beklenmedik evlenme teklifi karşısında şaşkınlık içindeydim. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyordum. İçimde karmaşa vardı. Gözlerim yüzünde gezindi, onun samimi bakışlarından bir şeyler aradım. Hislerine inanmalı mıydım? Başım çatlıyordu, üç gündür yaşadıklarım sakin hayatımda normal değildi. Bu adam! Bu adam neler diyordu?
Bir an için sessiz kaldım. Kelimeler dilimin ucuna takıldı, çıkmak istediler ama sesli bir şekilde ifade edemedim. Gözlerim doluydu, bu anı yaşamak hiç de kolay değildi. İçten sesi kulaklarımda yankılanıyordu, söylediklerini zihnimde tekrarlıyordum.
Bir süre sonra derin bir nefes aldım ve kendimi toparlamaya çalıştım. Ona doğru baktım, gözlerindeki umut, sevgi vardı.
"Bu çok ani ve beklenmedik bir teklif. Seni tanımıyorum, en fazla üç kez görmüşümdür seni yetimhanede ondada genelde müdire anneyle konuşuyordun.”
“Bir anda kestirip atma, beni tanımaya çalış.”
“Seni tanımam için zamana ihtiyacım var. Bana karşı olan hislerinden emin misin?”
Daha önce kimse beni sevmemişti. Nasıl sever?
“Duygularımdan, hislerimden, şu an sana ettiğim tekliften eminim.”
Ne diyeceğimi bilmiyordum. Bir anda kestirip at diyen bir yanımı durduran his vardı içimde. Sana zararı dokunmadı, şimdiye kadar iyi davrandı, hem müdire anne de onun iyi bir adam olduğunu söylüyor ve yanından ayrılmamam konusunda sıkı sıkı tembih etmişti. Ama evlilik, evlilik ciddi bir konuydu. Çok karışık hissediyordum.
“Birbirimizi tanımak için daha fazla zamana ihtiyacımız var. Evlilik gibi büyük bir karar için daha fazla düşünmemiz gerekiyor."
Bir anda kestirip atmam gerekiyordu ama söylediklerime ben bile inanamıyordum.
Kenan'ın gözlerinde bir üzüntü belirdi. Belki de çok hızlı davrandığını fark etti. O an içimde bir boşluk hissettim, onu üzmek istememiştim. Ama doğruyu yapmalıydım, kendi duygularımı ve iç sesimi dinlemeliydim.
"Bana zaman vermeni istiyorum. Seni tanımıyorum, tamam iyi bir adamsın ama bu seninle evlenmemi gerektirmiyor. Daha önce kimse beni sevmemişti, senin duygularına inanmak istiyorum.”
Başını salladı.
“Şimdi böyle söyleyip arkamı döndüğümde kaçmayacaksın değil mi?”
Gülmemek adına hafifçe dudağımın içini ısırıp bıraktım.
“Gitmeyeceğim.”
“Pekâlâ, bugün yeteri kadar yoruldun otele götüreyim seni.”
Hayır dememe bozulmuştu. Bunu yüz ifadesinden anlıyordum. Beni anlaması gerekiyordu, her şey aniden olmuştu. Mantıklı düşünen her insan hayır derdi. Kim tanımadığı bir adamla evlenirdi ki? Beni apar topar buraya getirmişti, tamam kötülüğü dokunmamıştı ama bu demek değildi ki iyi davranıyor diye onunla evlenmem gerekiyor.
Otele döndüğümüzde işi olduğunu söyleyip gitmişti, odada yalnız kalmıştım. Dışarıda rüzgâr hafifçe esiyor, camdan içeriye sızan serin hava bedenimi sarıyordu. Odanın sessizliği, içimdeki karışıklığı daha da arttırıyordu. Kenan'ın evlenme teklifi hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu sabah konuştuğum Semra anne gün içerisinde bana mesaj atıp numaramı kayıt et demişti. Ondan başka akıl alacağım kimse yoktu.
Saat geç olsa da aradım onu. Bir süre çalan telefon kapanacakken, “Efendim,” diyen sesini işitince derin nefes aldım.
“Nazlı, iyi misin kızım?”
“Bu saatte seni rahatsız ettiğim için kusuruma bakma anne.”
“Saçmalama, ne kusuru? Beni istediğin zaman arayabilirsin. Önemli bir şey yoktur umarım.”
Onu oyalamamak adına, “Kenan bana evlenme teklifi etti,” dedim. Şaşırmasını bekliyordum, “Dayanamadı deli çocuk demek ki,” dediğinde ben şaşırdım.
“Semra anne, uzun zamandır beni sevdiğini söyledi. Beni bu zamana kadar sen hariç kimse sevmedi ki.”
“Benim güzel kızım, Kenan yetimhaneye yardım yapan en genç yatırımcılardan biriydi. Ara sıra yanıma gelir gençler için nasıl bir gelecek kurarız diye sohbet ederdi benimle. Bir gün seni görmüş, başlarda duygularını kabul etmek istememiş ama gece gündüz seni düşünür olduğu için yerinde duramaz olmuş. Bana seninle konuşmak istediğini söylediğinde konuş dedim. Ona kefildim çünkü, seni güzel sever. Koskoca Kenan Korhan senin yanına gelmeye cesaret edemiyordu. Ne gülerdim onun o hallerini.”
Kalbim hızla atmaya devam ediyordu, düşüncelerim dağınıktı.
“Bir gün cesaretini toplayıp yanına gelecekti. Senin artık yurttan ayrılman da gerekiyordu. Onu alıp bizim oralara götürürüm dedi. Kendi işini kurar, ayakları üzerinde durur, kimse karışmaz dedi. Tam bunu yapacakken babasının ölüm haberini aldı. Zaten sessiz bir gençti, geçmişinde ne yaşadıysa insanlara hep soğuk yanını gösterirdi. Ben bile bir kere gül, yoksa Nazlı kızım sana bakmaz diye takılırdım ona.”
Benim yanımda gülümsüyordu.
“Babası öldükten sonra aile içinde sıkıntılar olmuş. Gelemedi yetimhaneye, biliyorsun benim ayrılmam gerekiyordu. Telefonla görüşsek de yüz yüze gelmedik hiç. Ben yeni müdire hanıma onun numarasını verdim sana vermesi için ama belli ki vermemiş.”
“Anne, korkuyorum.”
“Korkma güzel kızım. Sen istemediğin sürece seni yanında tutmaz. Ama seni güzel sever inan bana. Ben seni biliyorum hayır demişsindir evlenme teklifine, onu da tanıyorum kalbini kazanmak için çabalayacak. Benden sana anne tavsiyesi, ona bir şans ver. Hep bir ailen olmasının hayalini kurardın, bu neden seni seven bir adamla olmasın kızım?”
“Bilmiyorum.”
“Korktuğunun farkındayım, hiç tanımadığın bir adamın yanındasın.”
“Aslında o beni korkutmuyor, ailesi korkutuyor.”
“Güzel kızım, kalbini dinle o sana doğru yolu gösterecektir. Ben Kenan’a kefilim.”
“Seninle konuşmak bana iyi geliyor anne.”
“İstediğin zaman arayabilirsin beni.”
“Seni seviyorum, görüşmek üzere.”
“Ben de kızım.”
Telefonu kapatıp sıkıntıyla iç çektim. Bir yandan Kenan'ı tanımak istiyor, onunla güzel bir geleceğimiz olur mu diye hayal ediyordum. Ancak diğer yandan içimdeki şüpheler ve endişeler beni korkutuyordu. Yanlış bir karar vermemek için kendimi dinlemeliydim. İç sesimi duymak için sessizliğe ihtiyacım vardı. Odanın içinde ileri geri yürürken, zihnimdeki düşünceleri düzenlemeye çalışıyordum. Rüzgâr dışarıda hızla eserken içimdeki karmaşa da artıyordu. Ne yapmalıydım? Duygularına güvenmeli miydim? İstemediğim bir şeyi yapmak zorunda değildim, ancak bir yanım da ona şans vermek istiyordu. Bunun nedeni hep bir ailem olmasını istememden kaynaklanıyordu.
Rüzgârın ardından sessizlikle dolan odada durup, gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım ve içimdeki karmaşayı yatıştırmaya çalıştım. Kenan'ı düşündükçe kalbim hızlanıyordu. Onunla hayal ettiği geleceğe adım atmak cazip geliyordu, ama aynı zamanda korkutucuydu. Kalbimi ve aklımı birbirine dengelemek için zaman ve mekân gerekiyordu. Bugün yaşadığımız olaylar, aramızdaki ilişkinin ne kadar hızlı geliştiğini gösteriyordu. Birlikte daha fazla vakit geçirmeli, birbirimizi daha iyi tanımalıydık. Bir adım atmamadan önce içimdeki şüpheleri ve endişeleri gidermeliydim.
***
Aniden toplanan aşiret üyeleriyle buluşmak için konağa giden Kenan’ın bastığı yerde adeta yer yerinden oynuyormuş gibiydi. Henüz yirmi sekiz yaşında omuzlarına aldığı yük onu bazen zorlasa da babasına verdiği sözle ayaklarının üzerinde güçlü duruyordu.
Eski konak, asaletin ve gücün sembolüydü, onun için ayrı bir önem taşıyordu. Kapıyı açan adamın yüzüne bakmadan, kaşları çatık ve ciddi bir ifadeyle salona girdi. İnsanlar onun heybetli duruşundan etkilenerek birkaç adım gerilediler. Ondaki duruş ağabeyinde yoktu. Bu yüzden de aşiret büyükleri onları temsil etmeleri için ağabeyini değil onu istiyorlardı.
Uzun boylu ve güçlü bir genç adamdı. Koyu kumral saçları hafifçe dağılmış, mavi gözleri ise çevresindekileri ürkütüyordu. Güçlü çene hatları ve çatık kaşları, sert ve kararlı yapısını taşıyordu. Duruşu, bakışları, yansımalara karşı sert bir görüntü sergiliyordu, bir kişi bile onunla kolayca başa çıkamazdı.
Salondaki aşiret büyükleri, Kenan'ın gelmesiyle sessizleşmişti. Gözler onun üzerindeyken bile, genç adamın kendinden emin ve dikkatli duruşu dikkatleri çekiyordu. Konakta bulunanlar, Kenan'ın gücünden ve aşiretteki saygınlığından haberdardı ve onunla olan her toplantı önemli bir anı oluşturuyordu.
Masanın başına oturduğunda, herkese başıyla selam verdi. Etrafındaki aşiret büyükleri, gözlerini genç adamın üzerine dikmiş, bekleyiş içindeydi.
“Acilen toplanmamızın nedenini öğrenebilir miyim?”
“Bugün ağabeyinle kavga ettiğini duyduk. Şermin’le evlenmeyeceğini söylemişsin.”
Gözleri aşiret büyüklerinin her birinin üzerinde dolaştıktan sonra sırtını sandalyeye yaslayıp sağ kolunu masanın üzerine koydu.
“Buna neden şaşırıyorsunuz? Evlenmek istemediğimi size en başında söyledim. Ben ne o kıza ne de başka bir kıza evleneceğim diye ümit vermedim. Bu masaya oturduğumda tek şartım var, benim hayatımı yönetmenize izin vermem dedim. Siz de tamam dediniz. Kiminle evlenip evlenmeyeceğime ben karar veririm Osman ağa. Ağabeyim de olsa hayatıma karıştırmam.”
“Düzen için aile olmak gerekir, sen de bilirsin Kenan.”
“Siz kafanızı yormayın, ben ailemi kurarım.”
“Bizden biriyle evlenmen gerekir.”
“Öyle bir dünya yok Osman ağa. Evleneceğim kadını ben seçerim, nereli olduğu beni ilgilendirir sizi değil.”
Sıkıntıyla birbirine bakan adamlara kaşlarını kaldırarak cevap verdi.
“Benim bu aşiretin başında olmamı istiyorsanız o zaman benim kurallarıma göre oynayacağız. Ha yok, sen bize uymuyorsun derseniz ağabeyimi yapın ağa. İki aya kalmaz paranızı yok eder, evli bir adam olmasına rağmen nasıl bir hayat yaşadığını siz benden daha iyi biliyorsunuz. Bildiğiniz için de onu değil beni ağa yapmak istiyorsunuz. Sorumluluğu bana verecekseniz bana uyacaksınız Ağalar.”
Konakta bulunan aşiret büyükleri tekrar birbirlerine baksalar da Kenan'ın lider vasfını takdir ediyorlardı. Onun mahkûmiyeti, adalet anlayışı ve aşiretin refahı için gösterdiği çaba, onlara göre takdir edilecek bir durumdu. Sert ve güçlü duruşuyla aşiretin geleceği için doğru tavır atacağına olan inançları tamdı.
“Sen ne dersen o dur Kenan. Evlilik konusu bir daha açıklamayacaktır, bundan sonra Korhan aşiretinin ağası sensindir.”
Hep birlikte ayağa kalktılar. Tek tek Kenan’ın elini sıkarlarken genç adamın aklı Nazlı’daydı. Bir an önce yanına gitmek için mümkün oldukça acele ediyordu.
Toplantı sona erdiğinde, Kenan'ın ağabeyi olan Ahmet beklenmedik bir şekilde konak içine adım attı. Sarhoş ve kötü gözüküyordu. Hızla masanın yanına doğru ilerlerken gözler Kenan'a dikilmişti. İkisi arasında derin bir gerilim vardı, aşiret büyükleri kardeş de olsalar Kenan’a gelecek zarardan her an aralarına girip Ahmet’e zarar vereceklerdi.
"Bu aşiretin lideri olmaya layık değilsin!"
“Sen mi layıksın? Yedi yirmi dört boş boş gezen, otuz beş yaşında hâlâ bir halta yaramayan adam olarak mı söylüyorsun bunu?”
Ayakta durmakta zorluk çeken Ahmet masaya tutunup başını kaldırdı. "Benim bu aşiret için daha fazla çabaladığımı herkes biliyor! Senin yerin benim gölgemin bile altında değil! Sen babamın gayri meşru çocuğusun, senin yerin bu topraklar değil nerede olduğu belli olmayan ananın toprakları."
Bu sözler üzerine Kenan'ın sabrı taştı ve gözlerindeki öfke parladı. "Aradaki kan bağına bakmam senin o dilini acımadan koparırım. Anamın namusuna laf atacak en son insan bile değilsin sen!”
Ahmet Kenan’ın damarına nereden basıldığını bildiği için karşısında sırıtırken Kenan Ahmet’in yüzüne oldukça kuvvetli yumruğunu geçirdi.
“Seni bu topraklara gömerim, farkında olmazsın soysuz. Sen babamın yüz karasısın, sen Korhan aşiretinin başına gelmiş bir belasın. Sen karının can düşmanı, çocuklarının korkulu rüyasısın. Sen babaannem olmasa bir boka yaramayan adamın tekisin.”
“Yeter artık!" diye bağırdı aşiret büyüklerinden biri. "Siz kardeşsiniz, birbirinizi böyle mi destekliyorsunuz? Bu aşiretin itibarını yerle bir etmeye mi çalışıyorsunuz?"
Zorlukla Kenan’ı Ahmet’in üzerinden çektiler. İkisi de nefes nefese kalmışlardı.
"Biz bir aileyiz, birlikte hareket ettiğimizi ikiniz de çok iyi biliyorsunuz. Kardeş kardeşle kavga ederse düşmanın karşısında nasıl duracağız? Ahmet, oğlum sen de aklını başına al. Korhan aşiretinin başı Kenan’dır kabul et bunu."
Ahmet, aşiret büyüklerinin sözleri üzerine sinir krizinin eşindeydi. Yüzünde öfke dolu bir ifadeyle gözleri Kenan’a dikti. Sinirleri gerilmiş adım adım genç adama doğru ilerliyordu, daha doğrusu ilerlemeye çalışıyordu.
"Kabul mü edeyim?" diye bağırdı. "Bu adamı başımızın üzerine oturtacak mıyız? Çoğunlukla İstanbul’da yaşayan adam nasıl bilsin bizim kurallarımızı! Buna nasıl izin verelim? Ben buraya gelmek için nelere göz yumdum siz bilmiyorsunuz. Yaşadıklarımı asla unutmadım! Bu adamın başımızda olmasına da izin vermem!"
Ellerini kollarını hareket ettirerek bağıran Ahmet’in yüzü kıpkırmızıydı. Kenan sadece izliyordu, diğerleri ise onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ancak Ahmet kontrolünü kaybetmişti. Gözlerindeki öfke ve hırsla hiçbir şeyi görmez olmuştu. Masaları devirdi, sandalyeleri savurdu ve birçok eşyayı duvara fırlattı.
Aşiret büyükleri onu yatıştırmak için ona yaklaştır. Güçlü kollarıyla onu sakinleştirmeye çalıştılar ama Ahmet'in direnci azalmamıştı. Gözleri kızgınlıkla parlıyordu, her nefes alışında sinirleri daha da geriliyordu. Bu sürede ağabeyini buz gibi bakışlarla izlemeye devam ediyordu Kenan.
“Bunu yanına bırakmayacağım, hepinize ödeteceğim.”
Yerde kısık sesle bağırmaya devam eden ağabeyini geride bırakıp konaktan ayrıldı. Arabasına yerleştiğinde siyah gömleğinin iki düğmesini açıp derin derin nefes alıp verdi.
Annesi kaza sonucu hayatını kaybetmişti. Bunu bildiği halde annesi hakkında söyledikleri kanını kurutuyordu. Babaannesi babasını yıllar önce sevmediği bir kadınla evlendirip hayatını mahvetmişti. Kadın Ahmet ağabeyini doğururken öldüğü için babası uzun bir süre kimseyi hayatına almamış. İşlerini büyütmek için İstanbul’a geldiğinde annesiyle tanışmış. Gel zaman git zaman derken birbirlerini sevip evlenmişler ve o dünyaya gelmiş. Bu durumu babasının akrabaları hiçbir zaman kabul etmemişti. Kenan burada sevilmediğini biliyordu, sırf babasının benim sahip çıkamadığım topraklarıma sen sahip çık oğlum dediği için buradaydı. Yaşadıkları bazen o kadar ağır geliyordu ki her şeyi geride bırakıp gitmek istiyordu.
Yol üzerinden aldığı çiçeği ceketinin cebine yerleştirip otele gitti. Saat epey geç olmuştu. Genç kadının uyuduğunu tahmin ediyordu. Sessizce odanın içine girdiğinde gözleri Nazlı’nın kapısı açık odasına kaydı. Hiçbir yere sapmadan küçük adımlarla genç kadının kaldığı odaya girdiğinde onu beyaz çarşafların üzerinde uyurken buldu.
Kırmızı saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Uyuyan halini izlemek içini derinden sarsıyor olsa da kusursuz güzellikteki olan genç kadının güzelliğini seyretti, kalbinin hızla çarptığının ebetteki farkındaydı. Uzaktan baktığında böyle hissediyorken dokunduğunda olacakları hayal bile edemiyordu.
Yatağın kenarına oturdu. Gözleriyle onun huzur dolu haline bakarken gülü yastığının yanına bıraktı.
“Evet, evlenirim deseydin nasıl mutlu olurdum tahmin bile edemezsin.”
Parmaklarının ucunu genç kadının kolunun üzerinde hafifçe dolaştırdı.
“Babamla annemin arasındaki sevgiyi ve aşkı gördüğüm için her zaman aşka olan inancım vardı. Babam birini sevmek için bekleme, kalbin sen farkında olmadan birini sevdiğinde sana kendini hatırlatır demişti. Kalbim bu aralar kendini çok hatırlatıyor. Bunun sebebi sensin.”
Yastığın üzerine dağılan kırmızı saç tutamının bir parçasını parmaklarının arasına aldı.
“Bu kadar tutkulu saçlara sahip olan kadın nasıl masum olur?”
“Gelmeyeceğim ben.”
Uykusunda mırıldanan genç kadına tebessüm edip yanına uzandı.
“Nereye gelmeyeceksin?”
Tıpkı onun gibi fısıldayarak konuşuyordu.
“Hayır, bahçeyi de ben süpürmeyeceğim.”
Onu huzursuz etmeden elini yanağının üzerine koydu.
“Süpürme tabii, sen yorulma.”
“Çok yoruldum.”
“Kıyamam sana.”
Uyurgezer arkadaşı vardı ama uykusunda konuşan bir tane bile tanıdığı yoktu. Ama artık vardı. Birlikte uyumanın hayalini kurduğu kadın uykusunda konuşuyordu.
“Çok sıcak.”
Genç kadının bileğini tutup tişörtünün yakasını çekiştirmesine izin vermedi.
“O kadar da sıcak değil.”
Oflayan kadını kollarının arasına alıp sımsıkı sarılmak istiyordu.
“Sana sarılabilir miyim?”
Alt dudağını büktü Nazlı. Başparmağı usulca alt dudağına kaysa da dokunmadı.
“Ben yan odadayım, yanında istersen, Kenan gel de.”
“Tamam.”
“Tamammış, ayıkken söyle bir de bunu.”
Sabah uyandığında bu konuşmayı hatırlayacak mıydı bilmiyordu. Hatırlamasını isterdi.
***
Gözlerimi ovuşturarak uyanırken içimde hafif bir huzursuzluk vardı. Kaç saattir uyuyordum ben? Gözlerim komodinin üzerinde duran saate ilişti. On ikiye geliyordu. Bu saate kadar nasıl uyurum? İkinci günden işe geç kaldığıma inanamıyorum. “Aferin sana Nazlı," diyerek mırıldandım. Yatağın içinde oflarken gözüme yastığın üzerinde duran gül ilişti. Buraya kimin getirdiğini tahmin etmek zor değildi. Sadece ne zaman getirmişti? Gülü elime alıp kokusunu içime çekmek istedim ama bir an cesaret edemedim.
Daha önce kimse bana çiçek almamıştı.
Kalbimin çarpması, midemdeki his bütün vücudumu uyuşturuyordu.
Yataktan kalkıp kırmızı gülü elime aldım. Kimin aldığını bildiğim için içeriye gitmek zor geliyordu. Acaba burada mıydı? Saat geç olduğu için belki işine gitmiştir. Geç kaldığım için bana kızar mı? Kızmasa da ayıp etmiştim. En başında tembellik yaparsam nasıl ayaklarımın üzerinde dururdum ben?
Kapı aralıktı. Bu yüzden yavaşça içeriye doğru adım atıp başımı odaya uzattım. Tam karşımda onu görünce irkilip, “Ay,” diyerek ses çıkardım. “Niye sessiz sessiz duruyorsun odanın içinde?” Elindeki kahvesini dudaklarının üzerine götürüp kaşlarını yükselti.
“Sen odada gezerken gürültü mü çıkarıyorsun?”
Çıkarmıyordum tabii ki de sadece onu karşımda görünce utandım ama bunu ona söylemeye gerek yoktu.
Mahcubiyetle odaya adım attım.
“Şey?”
Pencerenin önündeki masaya ilerleyip sandalyeye oturdu.
“Uyuya kalmışım.”
Görüyorum der gibi başını salladı.
“İkinci günden işe geç kaldığım için kusuruma bakmayın lütfen.”
Gazetesinin sayfasını açmadan bakışlarını üzerime çevirdi.
“Bir daha olmasın.”
Yutkundum. Kızmakta haklıydı, patrondu sonuçta o.
“Bir daha olmayacak.”
“Güzel, gel şimdi kahvaltını yap işimiz var seninle.”
Gülü avuçlarımda sıkarak yanına gittim. Dünkü oturduğum yere oturup derin nefes aldım.
“Dünkü teklifimi kabul etseydin şimdi işe geç kaldım diye kendine sorun etmezdin. Ben karımın rahat yaşamasını isterim, çalışmak istemezse çalışmaz, isterse de geç saatte kalkar işe gider.”
Tek kaşım yükselirken, “Yani?” dedim.
“Sen karım olmayı kabul etmediğin için erken kalkıp işe gitme durumun olacak.”
Başımı ağırca salladım. “Anlıyorum. Bir daha geç kalmayacağım.”
“Karın olup geç kalkacağım diyeceğine erken kalkarım diyorsun. Bir gün bunu ödetirim sana Nazlı.”
Yine Kürtçe konuştuğu için onu anlamadım. Nazlı dediğine göre kesin benimle ilgili bir şey söyledi.
“Gülü siz mi aldınız?”
“Başka kim alacaktı?”
“Siz aldınız, teşekkür ederim ama gerek yoktu.”
“Dün senli benli konuşuyorduk bugün niye sizliye döndün?”
Gülü parmaklarımın arasında döndürürken, “Siz patronumsunuz sen demeye alışmayayım ayıp olur,” dedim.
“Ayıp olmaz, benimle konuşurken resmi dil kullanma.”
“Ama olmaz ki.”
“Olur.”
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Kenan diyemem ben.” Gazeteyi masanın üzerine bırakıp, “Dersin,” dediğinde başımı iki yana salladım. Kolunu sandalyeme uzatarak elini altına koydu. Ne yaptığını anlayamadan beni yanına çektiğinde, “Ne yapıyorsunuz?” dedim.
“Resmi dil kullanmanı istemiyorum. Sana dün yeteri kadar açık olduğumu sanıyordum ama belli ki olamamışım. İstersen daha fazla açık olabilirim.”
“Hayır hayır, hiç gerek yok. Benim karnım tok bu yüzden işe hemen gidebiliriz.”
Parmağının ucunu burnuma vurunca kaşlarımı hafifçe çattım.
“Gece uyurken yemek mi yedin?”
“Hayır.”
“Ee?”
“Aç değilim ben.”
Niye ısrar ediyordu anlamış değilim.
“Bugün işe gitmeyeceğiz. Seni çiftliğe götüreceğim.”
“Neden?”
“Oho, her şeye neden neden diye soruyorsun? Bir kerede kabul et, gel peşimden.”
Ayağa kalkıp dolabına ilerledi. Neden kabul edip peşine takılayım ki, deli mi bu adam?
“En sevdiğin renk ne?”
Bütün renkleri severdim ama tozpembesi hoşuma daha çok gidiyordu.
“Pembe.”
“Pembe mi?”
“Evet.”
Eli dolabın kapağında donup kaldı.
“Buna ne ben ne de Urfa hazır değil. En iyisi lacivert tişörtü giyeyim.”
Alt dudağımı kemirip ayağa kalktım. En sevdiğim renkte olan tişörtümü giyecekti? Gülüşümü gizlemeye çalışarak odaya doğru ilerledim.
“Beyazı da seviyorum.”
Ve bence ona beyaz yakışıyordu. Koyu renkler giyinmesine gerek yoktu.
*
Çiftliğe adım attığımızda, etrafımızı saran doğal manzaralar göz kamaştırıyordu. Yeşilin her tonu vardı burada. Ormanın huzur veren kokusu buram buram etrafa yayılıyordu. Burası da ona ait gibiydi. Onu görenler karşısında saygıyla eğiliyorlardı.
“Sen Türkiye’nin zenginlerinden kaçıncı sıradasın?”
Şaşkın bakışları yüzümü bulurken, “O nereden çıktı?” dedi.
“Burası sana ait, değil mi? Seni gören herkes karşında saygıyla eğiliyor. Sanki sıradan müşteri değil de buranın sahibiymişsin gibi davranıyorlar sana.”
“Burası arkadaşımın bu yüzden beni tanıyorlar.”
Hiç zengin arkadaşım olmamıştı.
“Buraya neden geldik peki?”
“San ata binmeyi öğreteceğim.”
“Neden?”
Gözlüğünü çıkarıp, “Neden demeni bekliyordum,” dediğinde bakışlarımı kaçırdım. “Merak ediyorum, sormam hata mı? Neden ata binmeyi öğreteceksin bana?”
“Her an kaçacak gibi duruyorsun, araç bulamazsan atla kaç diye.”
Benimle dalga geçiyordu.
Kızıyorum dediğimde sırıtıp kolumdan tuttu. “Kızınca da güzelsin.” Yine Kürtçe konuşunca, “Ben sizi gerçekten anlamıyorum,” dedim. “Benim anlayabileceğim gibi konuşur musunuz?”
Atların olduğu kısma gelip, “Konuşurum,” dese de yine anlamadığım kelimeler söyleyecek gibiydi.
“Hangisine binmek istersin?”
“Ben daha önce ata hiç binmedim, korkuyorum.”
“Uzaktan izlemeye gelmedim seni, yanında olacağım.”
Hemen de sinirli konuşuyordu.
“Neden bağırıyorsunuz? Sonuçta daha önce binmediğim için korkumu size söylüyorum.”
“Bağırmadım, ses tonum bazen yüksek çıkıyor. Sana asla bağırmam Nazlı.”
Saçlarımı geriye atıp beyaz atı gösterdim.
“Ona binebilirim ama beni tutmanız gerekiyor.”
İlerimizde duran adama başıyla atı gösterdi. “Yanından ayrılmayacağım, korkma.” Bize doğru gelen at çok güzeldi.
Korkum olsa da atın sırtına çıkmak için heyecan ve biraz da endişeyle karışık bir duygu içindeydim. Bu an hayatımda ilk defa ata bineceğim an olacaktı. Kenan, sabırla yanımda duruyor, güven verici bir tavırla cesaretlendiriyordu. Bu arada, beyaz tişörtünü giymişti.
Yanımıza kadar gelen ata dokunmaya çekindiğimi fark eden Kenan adamı gönderdikten sonra bileğimi tutup, “Dokun ona,” dedi. Biraz korku, biraz da heyecanla atın tüylerini okşadığımda sıcaklığı ve gücünü beni sarıyordu. Bu büyüleyici hayvana bir adım daha yaklaştım.
“Sol bacağını diğer tarafa atıp üzerine bin.”
Atın üstüne nasıl binmem gerektiğini anlatıyor olsa da nasıl yapacağımı bilmiyordum. İlk adımımı attığımda, bir an için dengemi sağlamakta zorlandım ama Kenan iki elini belime koyarak, “Bir kez daha,” dedi. Derin nefes aldım. Tekrar dediğini yaptığımda atın üzerinde oturdum. Gözlerim heyecanla büyüdü. Tam beni bırakma diyecekken bir anda arkama binmesiyle dilime kilit vuruldu.
“Uçmaya hazır mısın?”
Kollarını belimin iki yanından uzatıp kalın ipleri sıkı sıkı tuttu. “Deh!” diye bağırdığı an at koşmaya başladı.
Gökyüzüne doğru yükseliyoruz gibi bir his uyandırıyordu içimde. Rüzgârın saçlarımı savurduğu duygu, özgürlük ifadesi içimi derinden sarsıyordu. Bu an, tam anlamlarıyla büyüleyiciydi.
“Biraz daha hızlanalım mı?”
Hiçbir şey diyemedim. Sırtım onun göğsüne yaslanmış sadece masalın içinde olup olmadığımı sorguluyordum.
Dudaklarını kulağıma yaklaştırdığında yutkundum.
“Kalbinle bak bana, kalbim sana açıldı.”
Bir kolunu karnıma doladığında nefes alamadığımı hissettim.
“Sevgi deryasında kaybolan bir gemideyim. Seninle var olmak istiyorum, özlemimi nasıl anlatsam ki sana?”
Dolan gözlerim önümü görmemi zorlaştırıyordu.
“Gözlerinde kaybolan gizemli yolculuklar, dudaklarınla yazılan tatlı bir hikâyenin en derin haline bizi götürecek. Kalbinin kapılarını araladığında, aşkınla coşan bir nehre gideceğiz.”
Beni nasıl bu kadar sevebiliyordu?
“İnan bana, hayat seninle yaşamak için güzel. Hayatın anlamı, en büyük mutluluktur. Seninle yürümek istiyorum sonsuz yollarda.”
Ona evet dese miydim? Hep bir ailem olmasını istiyordum. Beni seven bir adamla bu aileyi kurabilir miydim?
Ya acele ediyorsam?
Kim dört günde tanıdığı biriyle evlenirdi ki?
*
Ne yapsın evlensin mi? Hikayemiz tutkulu olacak mı diye sorun olmuş. Fazlasıyla olacak. :) Yarın görüşmek üzere.