Babamın sıkı tembihlerinden sonra Celal Ağa’nın konağına girdik. Arabayı kapının hemen girişinde bırakarak beni bileğimden tuttuğu gibi sürüklemeye başladı. Bileğimi o kadar çok sıkıyordu ki kırılacak sandım. Konaktakilerin bakışları arasında beni çekip konağın ortasına doğru şiddetli bir şekilde fırlattı. Günlerdir zayıf düşen bedenim daha fazla direnemeyerek yere yığıldı. “ Celal Ağa, bundan sonra Asya senindir. İstediğin gibi kullanabilirsin. Eti de senin, kemiği de senin.” Celal Ağa, konağın iki merdivenli balkonunda durmuş, elleri kemerinin içinde, olanları izliyordu. “ Artık intikam peşine düşmeyesin.” Babam çıkmak üzere iken arkasına bakmadan, “ Al, tepe tepe kullan,” diye ekledi.
Babamın sebep olduğu tüm o gürültü ve patırtıdan sonra ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Bakışlar sürekli benimle Celal Ağa’nın üzerinde gidip geliyordu. Celal Ağa’nın ilk tepkisi, konaktaki yerimi anlamam için bir ipucuydu. Elleri hâlâ kemerinde, başımın üzerinde durdu. Yüzünde hem tiksinti hem de nefret vardı. Yığılıp kaldığım yerde, ayağıyla beni dürtüp, “Kaçıp gidecektin, ha?” dedi. İçimdeki korku, günlerdir ruhumu kemiren karanlık bir çukur gibi büyüyordu. “Kaçmalıydın da! Ama buradan değil, buradan kaçış yok!” sesi kulaklarımda çınlarken, ıslık çalarak uzaklaşmaya başladı.
Eli yüzü düzgün biriydi oysa Celal Ağa. Farklı bir cazibesi vardı; uzun boyu, yanık teniyle adeta güneşin kucakladığı bir dağ gibi görünüyordu. Siyah gözleri, bazen derin bir deniz gibi içine çekerken, kemerli burnu ona bir asalet katıyordu. Ama o güzellik, yüreğime bıçak gibi saplanan bir acıyla sarmalanmıştı. Yüzünün şekline hiç uygun olmayan o sert tavırları, içimde derin yaralar açıyordu. Ondan böyle bir muamele görmek, bir çiçeğin karanlık bir gölgede solmasını izlemek gibiydi; yaşamak ama aynı zamanda ölmeyi de kabul etmek.
Şehriban Hanım, “Sana her baktığımda, öldürülen oğlumun acısını yaşıyorum. Senin abin onu öldürdü. Ben de seni, öldürmekten beter edeceğim,” dedi. O an, içimdeki sessizlik, bir çığlık gibi yankılandı. Hiçbir şey demeden önüme baktım; kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Şehriban Hanım’ın acı dolu bakışları, zamanın durduğu bir anı yarattı. Daha zehirini kusmadan, Celal Ağa’nın ilk eşi Meral Hanım belirdi. Gözlerinden nefret damlıyordu, adeta içimdeki yarayı kaşımak için gelmiş gibiydi. “Sen sakın Celal’ime sahip olacağını düşünme. Ona sakın kur yapıp aklını çelme,” diye uyardı.
İçinde bulunduğum durumu kadın anlamamıştı, anlaşılan. “Halime baksana,” dedim, “Sence ne yapabilirim ki?”
“Şunun dilini kesmek lazım. Daha şimdiden pabuç gibi dili var,” dedi, şaşırmış gibi yaparak.
Az ileride başka bir kadın daha gördüm, bana manasız bir şekilde bakıyordu. Gözlerinin içindeki acı, ona acımama sebep oldu. Sonradan öğrendim ki, Berdan’ın öldürdüğü Baran Ağa’nın acılı eşi Şahika’ydı. Zavallı kadın, iki çocuğuyla ortada kalmıştı, acısı tıpkı bir avuç toprak gibi ağırdı. Hayat, ona yalnızca hüzün ve çaresizlik vermişti; öyle ki, onun bakışlarında, hiçbir şeyin anlamı kalmamış gibiydi. O an, gözlerimiz buluştu; belki de acının bir parçası olmayı reddetmem gerektiğini düşündüm. Bu dünyada kimse masum değildi ve belki de acıyı paylaşmak, bir nebze olsun dayanılacak bir hal alabilirdi.
Tüm olanların sorumlusu ben ilan edilmiştim. Herkes bana kızıyor, her şey üstüme yığılıyordu. Sanki nereye dokunsam orası kuruyor, nereye baksam orası kararıyordu. Ailem, değersiz bir hayvan gibi beni satmıştı. Konaktakiler de sanki Baran’ı vuran benmişim gibi davranıyorlardı.
Çaresizdim, savunmasız ve yalnızdım. Merhamet edilmeye en çok ihtiyaç duyan bendim ama kimse bu gerçeği kabul etmek istemiyordu. Gözlerinde, nefreti bir hançer gibi taşıyan insanlara bakıyordum. Onlara bir kurban lazımdı; kinlerini, nefretlerini kusacakları, acılarını hafifletecek bir günah keçisi. Ve ben, o kurban olmuştum.
Her biri, beni suçlayarak kendi yaralarını kapatmaya çalışıyordu. Bu konağın duvarları arasına sıkışmış bir hayalet gibiydim; ne geçmişim vardı ne de geleceğim. Her an, nefes almanın bile bir lüks olduğunu hissettiriyordu bana. Ama içimde, uzak bir köşede, belki de hâlâ hayatta kalmak isteyen bir yanım vardı; o küçük kıvılcım, her şeye rağmen tükenmeyen bir umut gibi titriyordu. Belki de bir gün, beni bu karanlıktan kurtaracak olan tek şey, o titrek umuttu.
Şehriban Hanım’ın otoriter ve baskın bir kadın olduğu her hâlinden belliydi. Yüzündeki çizgiler, yaşamın ona sunduğu her türlü acıyı ve gücü yansıtıyordu. Berik aşiretinin kadınlarının çenelerine ince bir çizgi çekip etrafına üç siyah nokta koyma geleneği, onların köklerini ve bağlılıklarını simgeliyordu. İnce çizgi, yaşamın kendisiydi; noktalar ise aileyi temsil ediyordu: anne, baba ve çocuklar... Şehriban Hanım’ın çenesindeki dövmeler, onun hem geçmişini hem de bu sert dünyanın bir parçası olduğunu gösteriyor ve bu haliyle korkutucu bir güç sembolü gibi görünüyordu.
Kahyaya döndüğünde o keskin, tüyler ürperten sesiyle konuştu. "Bu kadını..." Yüzüme baktı, sanki kadın olarak bile kabul etmek istemiyormuş gibi duraksadı, sonra alayla tamamladı cümlesini: "Bunu odasına götürün. Yıkayıp temizleyin. Aşillerin pis kokusu hâlâ üzerinde."
Eskiden olsa, aşiretimle gurur duyardım; her fırsatta köklerimi yüceltir, onların güç ve onur dolu hikayelerini anlatmaktan zevk alırdım. Ama şimdi, yaşadıklarımın ağırlığında ezilerek öğrendim ki aşiretim, benim en büyük acılarımın da kaynağı olmuştu. Şehriban Hanım’ın gözlerindeki nefretin bir benzerini ben de içimde hissediyordum; aşiretimden, beni bu duruma düşüren tüm bağlarımdan nefret ediyordum. Ama o nefret bile yorgundu; geçmişteki gururumun yerine, yerini kabullenişe bırakmıştı. Kahyanın eli bileğimi tutarken, ona karşı çıkmadım, sadece yürüdüm. Bir başka kapıdan geçerken, içimde kalan son direncin de bir parçasını bırakıyordum.
Meral Hanım’ın çığlık dolu sesi tüm konağın duvarlarına çarpıp yankılandı: "Dur, kahya!" Kahya, bileklerimi sıkıca tutmuş, beni bırakmıyordu. Ne olduğunu anlamadan, Meral Hanım hızla yanıma geldi. Kahyanın elinden bileklerimi sert bir hareketle kurtarıp ellerimi havaya kaldırdı. Yüzündeki sırıtış, bir şey keşfetmişçesine karanlıktı: "Bak ana, Aşillerin dövmesi hâlâ ellerinde." Onun bu halini görmek içimde bir ürpertiye yol açtı; kıskançlık ve öfke dolu bu kadının yapamayacağı şey yoktu. Elleriyle dövmeleri gösterirken gaddar bir hevesle ekledi: "Şimdi bu elleri kesmez miyim?"
İçimi derin bir korku sardı. Onun gözlerindeki deliliği gördüğümde, gerçekten ellerimi kaybetmekten korktum. Bileklerimi geri çekmeye çalışırken, Şehriban Hanım’ın soğukkanlı sesi devreye girdi. "Elleri kesmeye gerek yok, Meral. Yoksa tüm işleri bize mi yaptıracan, gelin?" Yüzünde acımasız bir gülümseme belirmişti. Kahyaya dönüp emrini verdi: "O dövmeyi kazıyın, izi kalmasın."
Kahya, başını usulca sallayarak elindeki sert bıçakla yaklaşırken, ben hiçbir şey yapmadan duruyordum. İçimdeki acı, ellerimden daha derinlere işliyordu. Aşillerin dövmesi, kimliğimdi, geçmişimdi, her şeyimdi. Ama şimdi, bu simge, bende sadece acının ve köleliğin bir nişanıydı. Yüreğimde yükselen bu karışık duygularla, gözlerimi kapattım. İçimde kalıntılarını taşıdığım gurur, bıçakla kazınan dövmemle birlikte yok olup giderken, yalnızca soğuk bir teslimiyet kalmıştı geriye.
Şehriban Hanım, gözlerindeki kibirle beni izliyordu. Onun bakışlarında yalnızca nefret değil, aynı zamanda geçmişin tüm yükü de vardı. Bu yük, belki de yalnızca ben değil, onlar da bu taşra hayatının sıkışıklığında taşıdıkları zincirlerin bedelini ödüyorlardı.
Bir zamanlar gururla taşıdığım bu dövme, benim için artık bir utanç gibiydi. Ondan kurtulmak içimi rahatlatsa da geçmişimi söküp atmak hiç zor değildi.