Ay, bulutların arkasına çekilmiş, gökyüzü siyah bir perde gibi çökmüştü dağın eteğine. Küçük, terk edilmiş bir taş odada, yanan tek bir gaz lambası vardı. Duvarda titreyen ışık, içerdeki iki adamın yüzüne ürkütücü bir gölge düşürüyordu. Serhat, lambanın başında duruyor, tespihini sinirli sinirli çeviriyordu. Gözleri karanlığa değil, geçmişine sıkışıp kalmış gibiydi. Ezdînşêr, bir taburenin üstüne oturmuş, ayaklarını çaprazlayarak, sessizce Serhat’ı izliyordu. “Bunca yıl… sustun, bekledin. Şimdi ne değişti?” diye sordu Ezdînşêr, sesi buğulu ama tehditkâr. Serhat başını çevirmedi. “Zaman değil değişen… içimde biriken. Ben onun gözlerinde başka bir adamdım. Ama o... bir töreyle gitti. Ardında bıraktığı sadece bir hayal değil… bir lanetti.” Ezdînşêr dudağını ısırarak başını eğdi. “

