Dumrul'un anlatımı...
Zamanlayıcıyı, bilgisayarı ve haritayı tek bir çizgide birleştirecek planı kafamda ördüm. Zaman azdı. Kod 17 tek seferlik ve geri dönüşsüz bir hamleydi, ama elimizdeki verinin büyüklüğü bunu gerektiriyordu.
"Hasan benimle gel, Ali iletişim örgüsünü hazırla.” diye bağırdım.
" 23 dakika... komutanım.."
"Olmaz... daha kısa olsun Ali... "
Hasan, bir kolaçan sonucu binanın dışında jeneratörün yerini saptadı, arka bahçedeki eski duvar, kısa süre için radyo sinyallerini zayıflatacaktı. Bunu fırsat olarak kullanmalıydık.
“Ali, jeneratörü anlık durdur - iki dakika. Ben o kısacık arada Kod 17’yi göndereceğim. Sinyal gelirse hemen geri çekileceğiz. Gelmezse patlatma planı uygulanacak.”
Ali, dudaklarını ısırdı ama başını salladı. İkisinin yüzü, hem korku hem kararlılığın karışımıydı. USB’yi çıkardım, bilgisayarı kilitledim. Haritayı göz ucuyla kontrol edip buradan çıkış yönünde durup parmağımla Hasan ve Ali'ye gösterdim.
Jeneratör sustu, çevredeki küçük cihazların uğultusu kesildi. Sol elimle pimi çektim, sağ elimle tuşa bastım.
Ve kod 17 başladı.
Mesaj gönderilirken her saniyesi ölüm sessizliğindeydi. Sırtımdaki ter, soğuğu değil ateşi gösteriyordu, çünkü gönderim tamamlandığında düşman o dalgayı geri takip edebilecekti.
Gönderim bitti bitmez Ali'ye baktım.
“Aldık mı?” diye fısıldadı, telsize yapıştı.
Telsiz önce sessiz kaldı. Sonra merkezin cızırtısı, boşlukta bir kelime:.
“Alındı..veri kısmı… analiz başlatıldı. Konum bildirimi bekleniyor.”
“Anlaşıldı,” dedim sessizce. Hasan ve Ali'ye geri dönüp konuştum.
“2 dakika içinde buradan çıkıyoruz.”
"Anlaşıldı komutanım."
Bina Toz, dumana karışırken Hasan ve Ali'ye dönüp bağırdım.
"Uzaklaşın uzak bir menzile saklanın."
"Komutanım patlamayı gördüler geliyorlar."
Silahımı iki elimle kavradım.
"Gelsinler. Gelecekleri varsa göreceklerini de hazırlarız aslanım." dedim.
"Hasan... "
"Emret komutanım.. "
"Atışı yapamazsam beni uzaktan koruyun."
"Emredersiniz komutanım."
Ali ve Hasan benden uzaklaşırken bulunduğum yerde pusulandım.
"Komutanım, beş dakikanız var. Beş dakika içinde patlama olacak. Uzaklaşmak için beş dakika."
Ali'nin uyarısına sessiz kaldım. Bu patlama sadece taşı duvarı yerinden oynatsın istemiyordum. Yer yerinden oynarken vatan için canını vermiş vatan evlatlarımızın az da olsa intikamını almadan hiç birşey beni buradan ayıramzdı.
Konvoy şekline sıralanmış adamlar ellerinde ağır menzilli silahlarla bölgeye yaklaşıyorlardı.
Bulunduğum yere yatar pozisyon alıp hedefe odaklandım. Düzeneğe iyice yaklaştıklarında yer yerinden oynayacak, bizimde çıkış için zamanımız olacaktı.
"Komutanım... üç dakika.. patlayacak.. uzaklaş..!"
Gözüm mercekte, parmağım tetikte... yavaşça mırıldandım.
"Bu tek atışlık mermi... evladımın yüzünü son kez gösterin diye ağlayan ananın göz yaşı niyetine. Naşını torbaya doldurmak zorunda kalan, anasına verecek cevabı olmayan çaresiz kalmış askerin göz yaşı niyetine. Düşmana esir olmaktansa uçurumdan kendini atan o, cesur askerin niyetine. Günlerce kar, kışta dağ bayır yürümüş ayağımı hissetmiyorum diye ağlayan o, vatan evladının göz yaşı niyetine.... Allah'ım sen elimi titretme.. "
Konvoy istediğim alana geldiğinde dakikalrdır hesapladığım gibi... benim bulunduğum yerin tersi yöndeki evin güneş paneline ateş ettim. Kurşun... önce kırılmaz cama ardından kamyönetin üstündeki keskin nişancının kafasına girdi. Bütün konvoy bir anda durup kurşunun geldiği yöne ateş saçarken bağırarak olduğum yerden hızla kalkarken koşarak bağırdım..
"Kooooş..! "
Arkamda büyük bir patlama, kıvılcımlar, sonra daha büyük bir patlama. Çataltepe’de bir sabit patlatma daha patladı. Önce binanın güney deposuna yerleştirdikleri şarjları tetiklemiştik. Sonra..yer yarıldı...içerideki cihazlar yok oldu. Aynı zamanda cihazlarla birlikte yaklaşık yirmiye yakın terör örgütü adamını da havaya uçurdum.
"Komutanım...!"
Toz dumandan göz gözü görünmez olmuştu.
"Buradayım.. durum bildir asker...!"
"İyiyiz komutanım... hedef yok oldu."
Ali ve Hasan'ın yanına doğru yürüdüm.
"Komutanım.. o, atış size mi aitti?"
Ali'nin yüzüne bakıp, bitkin bir şekilde güldüm.
"Hadi fazla vaktimiz yok. Buraya yığılacaklar. Gidelim."
***
Sabah ilk ışıklarıyla dağ sırtına ulaştık. Yusuf, baygındı. Cem morfinden hafifçe etkilenmiş, Zeki dizini tutuyor; Kadir’in yüzü kanlı ama dimdik. Ben..hem rahatlamış hem kamburu çökmüş hissediyordum.
"Komutanım.." dedi Ali.
"Görev başarıldı, ama yaptırımları sizce ne olur?"
Sorusuna ben ve Zeki güldük. Yusuf'u sırayla taşıyorduk. Cem ise topalda olsa bize ayak uydurma çabasında canı dişinde yürüyordu.
"Bence Necmettin albay bu defa bizi ters yatırıp düz sikecek komutanım." dedi Hasan,
"Lan... o öyle mi denir?" dedi Kadir.
"Valla komutanım tek bir atışla yirmi kişiyi indirdi... Necmettin albay, bence alınan verileri göz önünde bulundurur." dedi Ali.
"Yok.. Ali nazik, Necmettin albayım için o, yeterli değil."
Çataltepe'nin yıkınlıları ardında bırakılırken, dağların sessizliği bir kefen gibi timimin üzerine serildi. Patlamanın ardından doğan toz bulutu, şafağın ilk ışıklarıyla birleşince gri bir sis perdesine dönüştü. Her adım, hem fiziki hem zihinsel bir ağırlıkla atılıyordu.
En önde yürüyordum. Yusuf, hâlâ bilinci açık olmasa da, sol omzuma almıştım. Cem, Zeki'nin yardımıyla dengesini koruyordu. Kadir, Hasan ve Ali arkayı kolluyor, dağın geçitlerinden güvenli bir hatla merkeze dönüş yolunu açıyorlardı.
Zeki, telsizi yeniden çalıştırmayı başarmıştı. Kısa süre sonra merkez komutanlığının sesi cızırtıyla duyuldu:
“Yüzbaşı Dumrul. Veriler başarıyla alındı. Takımınız görev dışı ilan edilmiştir. Konumunuzu sabit tutun. İkmal ve tahliye ekibi 45 dakika içinde ulaşacak.”
"Anlaşıldı.. "
Telsizi susturdup gözlerimi ufka çevirdim.
“45 dakika çok uzun,” dedim.
“Ama yeter.”
***
Zeki yaklaştı.
“Komutanım, helikopter hazır. Gidebiliriz.”
Helikoptere son olarak ben bindim. Yusuf’un nabzını kontrol ettim. Zayıftı… ama yaşıyordu.
Cem, bana baktı. “Komutanım… döndük mü?”
Gözlerini kapatıp başımı salladım.
Helikopter yükselirken, altta kalan toprakta patlamanın izleri silikleşti. Ama benim zihnimde bir iz kalıcıydı: “Kara Kül”. Bu, bir ad değil… bir stratejiydi. Belki bir kişiyle başladı ama artık bir gölgeydi.
Gölge timi bunuda çözerdi, çözecekti.
Helikopterin gövdesi betonun üstüne vurduğunda, içimde beklenmedik bir boşluk değil, tanıdık bir doluluk hissettim. Her iniş, her kalkış bana bir hatırlatma gibi geliyordu. Savaşın ritmi kesintisizdir, ben de onunla birlikte biçimlenmiştim. Yusuf’u sedyeye yatırırken parmaklarımda hâlâ tozun tanelerini hissediyordum .O, toz benim geçmişimdi; kaybettiklerim, kurtardıklarımı, hatalarımı taşıyan ince bir toz tanesiydi.
Beni tanımlamak isteyenler genellikle rütbemi, aldığı emirlerin katılığını görür. Ama içimde başka şeyler var.Ağır bir vicdan, geceleri hesaplaşan bir zihin ve gerektiğinde elini kiraya bilmiş bir yürek. Daha önce hep görevden görev seçtim, emirler de, itirazlar da hep benim sorumluluğumdaydı. Komutayı devraldığımda, alnımdaki beyaz çizgilerden çok daha fazlası değişti, gözlerim, gecenin hangi tarafında durduğunu biliyor artık.
Merkez kapılarından içeri adım attığımda beni görenlerin selam duruşu.Holün soğuk havası bile bize resmi bir selam verdi. Kapıdan geçerken etrafımdan süzülen bakışlar, dışarıdaki dağda bir gölge gibi arkamızdan geliyordu.
"Komutanım.. Necmettin albayım sizi odasında bekliyor."
Üzerimin tozunu bile temizlememiştim. Kafamı sallarken Hasan konuştu.
"Buyur cenaze namazına komutanım. Geldi gelmez."
Damarlarımdaki ritmi dinledim. Yıllar savaşta geçince bir insanın kalbi ya zırhla çevrilir ya da daha çok hisseder. Ben ikincisiydim; zırhım yoktu, ama hislerimi bilen bir disiplinim vardı. Cem’in yürüyüşündeki sarsıntıyı, Zeki’nin o anki tereddüdünü, Ali ve Hasan’ın gözlerindeki yorgun ama tetikte bekleyişini okudum. Takımımın her kırışığı benim aldığım kararların yankısıydı. Bu sorumluluk bana onur verirken aynı zamanda uykularımı da çaldı.
Kendimi anlatırken saklamaya çalıştığım şeyler de vardı. Bazen emirle değil içgüdüyle hareket ettim; bazen hata yaptım ve hatamın bedelini başkaları ödemesin diye bir adım önde yürüdüm. Çünkü benim inancım basitti, eğer bir insan bir diğerinin onurunu, yaşamını koruyamıyorsa, lider sıfatı sadece bir gölgedir. Bu inanç beni hem büyüttü hem yalnızlaştırdı.
Ben, Dumrul, orta noktayı arayan biri değilim; ben genellikle karar verenim. Ama bu kez karar verirken kendi hikâyemi de masaya koydum. Gençtim, ihanete uğradım diye yıkılan bir kardeşim vardı; bir çocuğu siper ederek kaybetmiş bir arkadaşım vardı. Bu anılar benim kanımda bir mührü çizmişti: susmak bir erdem değil, bir ihanetti. Konuşurken gözlerimin içine çekilen her nefes, geçmişin ağırlığını taşırdı.
İçimde yine bir savunma ateşi yandı: Biz gölgede çalıştık, gölgeden konuşacağız. Gerçekler açığa çıktığında acı olacaksa olsun; acı geçer, yüzleşme kalır. Bu sözlerimin arkasında bir vatan savunucusu kadar bir oğlun, bir kardeşin, bir komutanın geçmişi vardı. O yüzden yüzleşme iktidarda olanların değil, tarihin karşısında vermemiz gereken bir sınavdı.
Necmettin Albay masanın arkasında oturuyordu, gözlüklerinin altından beni ölçüp biçti, sonra masanın üzerindeki belgelerden birini kaldırdı. Odada sadece saat tıkırdısı, uzak bir klima uğultusu ve bizim nefeslerimiz vardı. Albayın yüzü zamanla sertleşmiş ama bakışı hâlâ hesap yapan bir muhasebeci gibiydi.
Hemen sağa dönüp selam duruşuna geçtim. Elimi şakak hizasına götürdum, parmakların açıları, bileğin duruşu, omuzun sertliği kayıtsız şartsız yerli yerindeydi. Bu selam o odada söyleneceklerin aynı zamanda bir ritüel başlangıcı olduğunu söylüyordu.
“Yüzbaşı Dumrul, emret komutanım.”
Albay hareketi resmi ama kısa, bana bir süre vermeden doğrudan konuya girdi.
“Gözlerinden tozu silebilirsin. Oturmanı söyleyeyim mi?”
Parmağımı saldım, üzerimdeki tozu toprağı temizlemeden doğru odasına çağrılmıştım. Oturmamak, bazen karşındakine meydan okumak anlamına gelir; ben meydan okumaya değil, üzerimin tozunu vurgulamak adına oturmadım. Yine de Albay’ın gözlerinde, içimde bildiğim o terazinin tedirginliği vardı.
"Otur asker...!" dedi serti sesi. Yavaş hareketle karşısına denk gelen tekli koltuğa oturdum.
“Veri paketi hakkında rapor istiyorum, Dumrul.” Albayın sesi resmi, aynı zamanda bir merak vardı.
Kısa ve net anlattım.Gönderim, jeneratör kesintisi, patlama dizisi, veri ulaştı, takımın durumu. Her cümleyi verirken dizginlediğim duygularımın kenarından kelimeler sızıyordu. Gurur, suçluluk, rahatlama. Albay ara sıra kaşlarını kaldırdı, not aldı, not tutarken dudaklarının sıkıştığını gördüm.
"Ele geçirdiğin veriler ve imha ettiğin üst başarın ortada. Ona diyeceğim yok."
Sözleri, selamın ardından gelen o insanî soruyu taşıyordu. Göz göze geldik; ben hafifçe öne eğildim, sesi küçük ama net çıkıyordu.
“Emredilenin ötesinde bir adalet peşine düştün, ve bu bir değil, daha önce de tekrarlanan bir durum."
Albay bir an sustu; sonra masanın kenarına yaslandı.
"Her seferinde seni korumak amaçlı verdiğim çabayı hiçe sayıyorsun aslanım."
Sessiz kaldım..
"Üstelik timindeki diğer askerlerin hayatını riske atıyorsun. Şimdi gidip onlardan rapor istesem hepsi seni koruyacak.. o yüzden seni aktif sahadan alıyorum."
"Albayım..?" diye konuşup anlamak için yüzüne baktım.
O an kendime dönerek düşündüm: Dumrul kimdir? Bir rütbe mi, bir adım mı, yoksa bir yük mü? Ben kendimi bir görev adamı olarak bilirdim; ama şimdi daha açık bir tanım vardı: ben, yanlışlıklara tahammül etmeyen, kırılanların hesabını soran; gerektiğinde kurumla çatışmayı göze alan bir komutandım. Bu, bana hem güç hem de yalnızlık verdi.
"Senin için belki bir ceza olabilir. Ancak benim için senin aklını başına getirecek bir görev." diyerek ayağı kalkıp devam etti.
"Yarından itibaren gölge timinin komutanı değilsin."