2 gün sonra..
Sandalyenin tepesinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum, bugün hastane fazlasıyla boştu ve benim canım sıkılmaya başlamıştı bile. Sıkıntılı bir nefes verip saatime baktım, öğlen 2 ye geliyordu. İpek bugün izinliydi yani konuşucak kimsem yoktu. Aslında hastaneden birkaç doktorla arkadaş olmuştum ama onlarında bugün hastaları vardı. Liam’ın adamları her yerdeydi ve ben onlarla köşe kapmaca oynamaktan fazlasıyla sıkılmıştım. Liam neredeyse saat başı arayıp beni delirtiyordu, düğüne neredeyse 2 hafta kalmıştı ve ben fazlasıyla stres yapıyordum. Neyse ki Liam anne ve babamı bir şekilde idare etmeyi başarıyordu, bu yüzden de aramalarını açıp ona iyi davranmaya zorluyordum kendimi. Ne yapıcağım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu, bu işin sonunda onun soyadını taşıma ihtimalini düşünmemeye çalışıyordum. Hava bugün oldukça kapalı ve kasvetliydi, gündüz olmasına rağmen ışıklar yanıyordu. Masada duran steteskopumu alıp ayaklandım, boş boş durmaktansa hastalarımı visite çıkabilirdim. Tam kapıyı açtığımda karşı koltukta oturan Liam’ın adamı ayaklandı ve bir adımda yanıma geldi.
“Bir sorun mu var?” İngilizce konuştukları için hastanede fazla dikkat çekiyorlardı. Sonuçta burası doğuda bir devlet hastanesiydi ve birden fazla yabancı dil konuşan adamın burada bulunması ilginçti. Sıkıntılı bir nefes verip kaşlarımı çattım.
“Hayır ve lütfen etrafımda dolanmayın, yabancı olduğunuz için fazla dikkat çekiyorsunuz.” üstüne üstlük beni takip eden adamların hepsi iri yarı yapılıydı ve çevre köydeki kızlar bu ayıları görebilmek için sabahtan akşama kadar koridorda trafik oluşturuyordu. Liam güvenliğim konusunda fazla abartılı davranıyordu, karşımdaki adam tepkisiz kalınca sinirle telefonumu çıkarıp Liam’ı aradım. Yürümeye devam ederken kaşlarım çatıldı, normalde ilk çalışta açan sözde nişanlım telefonu meşgule atıyordu. Sabır dilenerek tekrar numarasına bastım ama bu sefer telefonu meşgul çalıyordu. Bu olağandışı bir hareketti, Liam iki eli kanda olsa bile telefonumu asla meşgule atmazdı. Bundan yaklaşık 8 ay önce çatışmanın ortasında telefonumu açıp benimle yarım saat kavga ettiğini hatırlıyordum. Arkamı dönüp adamlara kısa bir bakış sttım ama onlarda herhangi bir şüpheleniceğim durum yoktu, Liam’ı azarlamayı sonraya bırakıp hastaları ziyaret ettim tek tek. Son hastanın odasından çıktığımda ışıklar kesildi birden, taşrada yaşadığımız için bu tarz elektirik kesintileri normaldi sanırım. Telefonumun fenerini açıp odama doğru ilerlemeye başladım ama jeneratörler hala devreye girmemişti, tam odamın kapısını açıcağım sırada bir el ağzımın üzerini kapatıp çığlığımın duyulmasını engelledi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan yangın merdivenlerinden içeri girdik, kalbim korkuyla dört nala koşuyordu. Sırtım duvara yaslanırken karanlıkta karşımda duran gözleri seçmeye çalışıyordum, geldiğim günden beri olaysız bir günüm olmamıştı. Tanıdık koku içimdeki korkuyu biraz olsun sakinleştirirken karanlığa alışan gözlerim kehribarları hemen tanıyıvermişti. Elini yavaşça dudaklarımın üstünden çekerken kaşlarımı çattım, neydi bu herifin derdi? Ağzımı açıp konuşacağım sırada işaret parmağını dudağıma bastırıp konuşmama engel oldu.
“Sessiz ol, buraya geliyorlar.” Anlamayarak merdivenlere baktığımda üst kattan koşturma sesleri geliyordu, Bora elimden tutup beni alt kata indirdi ve üst kattan gelen sesleri dinlemeye başladık. İtalyanca konuşuyorlardı.
“Kızı alıp hemen çıkın, birkaç dakikadan az vaktimiz kaldı. Liam’ın adamları her yerde, arkanızda iz bırakmayın ve helikoptere yetişin.” Kalbim yeniden hızlanırken istemsizce Bora’nın elini sıkmıştım. Gözleri bir an beni buldu, adamlar yangın merdiveninden çıkarken bizde hızlı adımlarla alt kata indik. Kimdi bu adamlar? Lucas ile bağlantıları olabilir miydi? Liam’ı tanıdıklarına göre ailemide tanıyor olmalıydılar ve İtalyanca konuşuyorlardı, bu da Lucas olma ihtimalini kanıtlar nitelikteydi aslında. Ben derin düşünceler içerisindeyken ne ara dışarı çıktığımızı hatırlamıyordum bile. Elektrikler hala gelmediği için etraf karanlıktı, hastanenin çatısında bir helikopter dolaşıyordu. Bora hızla beni kendi arabasına bindirip hastane bahçesinden çıktı, nasıl tahmin etmişti kaçırılacağımı? Lucas’dan haberi olması imkansızdı.
“İyi misin?” Gözlerimi ellerimden çekip ona döndüm, yolu izliyordu.
“Nasıl öğrendin?” Bana kısa bir bakış atıp tekrar yola döndü.
“Karargahta anlatacağız her şeyi.” Demek karargaha gidiyorduk, bir şey demeden tekrar ellerimi izlemeye başladım. Telefonum çalıyordu, büyük ihtimalle Liam kaçırılmaya çalışıldığımı öğrenmiş ve beni arıyordu. Telefonu çantamdan çıkarıp arayan kişiye baktığımda mideme büyük bir kramp girdiğini hissettim, annem arıyordu. Beni işi düşmediği zamanlarda asla aramazdı, acaba Mardin’de olduğumu öğrenmiş miydi? Ne demem gerekiyordu? Telefonumu kapatıp tamamen kaybolmak istiyordum, kimsenin beni bulamayacağı bir yere gidip sonsuza kadar orada yalnız ve özgür bir şekilde yaşamak istiyordum. “Açmayacaksan telefonunu kapat.” Elimde hala çalmaya devam eden telefona bakıyordum, ben cevap vermeyince telefonumu alıp tamamen kapattı. 6 dakika 28 saniyelik yolculuğumuzun ardından Bora arabadan inip kapımı açtı inmem için, arabayı son derece hızlı sürdüğü için erken gelmiştik. Derin bir nefes alıp indim, kapımı kapattıktan sonra birlikte yürümeye başladık. Hala olayların şokunu üzerimden atamamıştım, kendime herkedten uzakta huzurlu ve özgür bir hayat kurmaya çalışıyordum ama kimliğim buna izin vermiyordu. Anne ve babamızı seçeniyorduk malesef ve ben omuzlarıma bindirilen bu yükle yaşamak zorundaydım, kaçamıyordum.. kendimi sıkışmış hissediyordum. Ne kadar kaçarsam kaçayım, dünyanın öbür ucunada gitsem bela peşimi bırakmıyordu. Erkekler tuvaletinin önünde durmuştuk, Bora önce beni daha sonra çevreyi kontrol edip geçmem için eliyle işaret verdi. Anlamayarak tuvaletten içeri girdim, kimse yoktu. Arkamı dönüp Bora’ya baktığımda kapıyı kapatıp kabinlerden birisine girdi ve gelmem için kafasıyla işarey verdi, onu sorgulamayı bırakıp kabine girdim. Burası oldukça dar olduğu için vücutlarımız birbirine temas ediyordu, nefes alışverişim istemsizce hızlanmıştı ve bu işleri biraz daha zorlaştırıyordu. “Sakin ol, buradayım.” Ben kafamı aşağı yukarı sallarken kenardaki duvarın birkaç yerine bastırdı ve birden aşağı hareket etmeye başladık. Sanki bu tuvalet kabini bir asansördü ve biz aşağı iniyorduk, şaşkınca kafamı kaldırıp etrafa baktım. Etraf karanlıktı ve bu hoşuma git ediği için elim kaslı kollarına tutunma ihtiyacı duymuştu, sanki o da bunu anlamış gibi bir eli belime gitmişti. Kabin sessizce ve yavaşça aşağı iniyordu, bir dakikalık sürenin ardından yavaşça durdu ve Bora kapıyı açıp ışığın içeri girmesine izin verdi, derin bir nefes verirken birlikte kabinden çıktık. Büyük sensörlü bir kapı duruyordu karşımızda, biz kabinden çıkınca tekrar yukarı doğru hareket etmeye başladı. Aklımı kaçırmama ramak kalmıştı, Bora kapının yanına gidip göz taramasını yaptı ve kapı iki yana açıldı. Gelmem için bana bakarken ben çoktan peşine takılmıştım bile, içeriye girdiğimizde büyük bir kalabalık bekliyordu bizi. Çokta yabancı olmadığım yüzler masanın etrafında oturmuş bizi izliyordu. Gökçe Oğuz Baybars Barış ve Ömer son derece ciddi bir şekilde oturuyordu masada, yanlarında yine onlar gibi iri yarı ama diğerlerine göre biraz daha orta yaşlı bir adam daha vardı onu daha önce timle birlikte birkaç kez görmüştüm. Masanın başında ise Behzat albay yan taraftaki bilgisiyarlarda ise birkaç asker vardı. Behzat albay oturmamız için boş sandalyeleri işaret ederken Bora sandalyemi çekti geçmem için, küçük bir baş selamıyla teşekkür edip yerime geçtim. O da tam yanıma oturacağı sırada az önce girdiğimiz kapı açıldı ve odada ani bir ölüm sessizliği hakim oldu, herkes.. Behzat albayda dahil herkes ayaklanırken bende onlara ayak uydurup gelen kişiye baktım. Sanırım buna bu odada cesaret edebilecek tek kişi bendim, adamla göz göze geldiğim ilk an içimde bir şeyler koptu sanki. Heybetli duruşuyla ve bakışlarıyla insana korku salıyordu, beyaz saçları onu yaşlı göstermiyordu.. aksine ona garip bir karizma veriyordu. Bakışları öyle sertti ki, mavi turkuaz gözleri bile bakışlarını yumuşatmıyordu. Herkes nefes dahi almaya çekinirken ben adamı süzüyordum, buradaki herkesten daha rütbeli olduğu belliydi. Gözlerimiz kesiştiğinde gözümü çekmek istedim ama yapamadım, insanda tuhaf bir merak uyandırıyordu. Gözleri öyle öfkeyle ve nefretle bakıyordu ki bana, istemsizce çatıldı kaşlarım. İlk defa gördüğü birisine nasıl nefretle bakabilirdi ki? Yanındaki askerler hızla yerlerine geçerken o bana doğru gelip tam karşımda durdu.
“Bu cürretinizi cahilliğinize veriyorum küçük hanım.” Seside kendi gibi yakışıklı ve karizmatikti, tam çenesine geliyordum. Yumruğumu sinirle sıkarken iyice baktım gözlerine.
“Rütbeli olduğunuz kadar küstahsınızda sanırım.” Sözlerim odada bir bomba etkisi yaratmıştı, Behzat albay duruşunu bozmadan boğazını temizlemeye çalıştı. Kimse nefes dahi alamıyordu, Bora bile. Alayla kıvrılan dudakları nefretinin daha da katlandığını kanıtlar nitelikteydi.
“Dua edin küçük hanım, işimize yarayacak bir piyonsunuz. Yoksa çoktan sınır dışı edilip anne ve babanızın yanına gönderilmiştiniz.” Alayla gülme sırası bendeydi, bu herif sırf asker diye kdndini üstün göremezdi benden.
“O zaman dikkat edinde karşı tarafa geçip şah olmayayım, tehdit edebileceğiniz kadar umurumda değil hiçbir şey.” Barış’ın bir an gülmekle gülmemek arası bir nefes verdiğini duydum, karşımdaki adam bozulduğunu belli etmeden gözlerini benden çekip Barış’a baktı.
“Ne o Karakurt hem kızı hemde askerlerini tembihlememişsin sanırım.” Yanımdaki Bora’ya baktım, tepkisizce karşıya bakıyordu. Kimse duruşunu bozmamıştı, ben hariç kimse. Adam Behzat albayın koltuğuna geçip herkesin yüzüne tek tek baktı, ben hariç herkes. “Oturun, rahat.” Herkes aynı anda ve aynı hizada sandalyesine otururken en son ben oturdum sandalyeme. Behzat albay yan taraftaki boş sandalyeye oturdu, gözlerimi küstah adamdan çekemiyordum. Bir insan hem bu kadar karizmatik hemde bu kadar itici nasıl olabilirdi? Sol yüzük parmağında yüzük yoktu, bu mızmız adamı kim çekerdiki zaten? Ben düşüncelerim arasında boğulurken büyük bir ekran açıldı, geldiğimden beri dikkat edememiştim ama içerisi son model hatta daha önce varlığından dahi haberdar olmadığım bir teknolojiyle donatılmıştı. Ekrana Liam ve Lucas’ın fotoğrafı geldiğinde bütün kanımın çekildiğini hissetmiştim adeta. Bora’ya kısa bir bakış attım, sanki odadaki herkes küstah adamın gelmesiyle bir robota dönüşmüştü ve sadece Behzat albay ve küstah adamın konuşma hakkı vardı.
“Orgeneral Altay Öztürk, bu görevin başında o var. Bugün başına gelenleri onun sayesinde engelledik Lal, Lucas ve Liam.. uzun zamandır peşinde olduğumuz uyuşturucu kartelleri. Ama asıl aradığımız adamlar bunlar değil, onların arkasındaki güç. Şuan burada olma nedenlerinden birisi, ülkemiz ile ilgili bir dosya ve veri tabanında saklanan bilgiler birkaç ay önce ellerine geçti ve eğer bu dosya avrupa birliği ülkelerinin eline geçerse savaş çıkabilir. Uyuşturucu ve silah ticaretlerine göz yummamız karşılığında bu dosyayı ve veri tabanındaki bilgileri saklayacaklarını söylüyorlar. İşin dahada kötüsü durmayacaklar, iç savaş çıkarma hazırlıkları yaptıklarını düşünüyoruz, ülkenin belli bölgelerinde tarikatlar ve cemaatler kurmaya başlamışlar. Altay komutan timi ve seni bu görev için istiyor, Liam ve Lucas’a en yakın kişi sensin ve onların arkasındaki güç her kimse ona ulaşmamızda bize büyük bir destek sağlayacağını düşünüyoruz. Liam ile istemeyerek ve zorla evlendirildiğini biliyorum küçüğüm, izin ver hem buna engel olalım hemde ülkenin kaderini belirleyecek bu olaya yardımcı ol.” Şaşkınca Bezat albaya bakıyordum, Liam ve Lucas’ın kirli pis işler yaptığını biliyordum ama benden istedikleri şey.. bu çok riskliydi. Annemi ve babamı karşıma almam demekti, Liam ona ihanet ettiğimi evlenmekten vazgeçtiğimi duyarsa işte o zaman büyük bir savaş çıkarabilirdi. O sandığımdan daha güçlüydü bunu biliyordum. Adını yenş öğrendiğim Altay komutana baktım, bana inanmaz gözlerle bakıyordu.
“Buna cesaret edemeyeceğini sana söyledim, korkağın teki.” Kaşlarım çatılırken masaya doğru eğildim, bu adamdan şimdiden nefret ediyordum.
“Orgeneral olmanız insanları herkesin içinde rencide edebileceğiniz anlamına gelmiyor, bende bir doktorum ve bana ne kadar saygı gösterirseniz aynı oranda saygı görürsünüz.” Adam öfkeyle elini masaya vururken aynı benim gibi masaya eğildi.
“Senden saygı bekleyen yok küçük, işimize yara ve ortadan kaybol.” Sinirle ayağa kalkarken Bora elimden tutup yakaladı, öfkeli bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinde ‘yapma’ der gibi bir ifade vardı. Sakinleşmek için ferin bir nefes alıp Behzat albaya baktım.
“İzninizle biraz temiz hava alıp düşünmrk istiyorum.” Altay komutan Behzat albaydan önce davranıp söze girdi.
“Tabi çık git, belki oksijenle daha düzgün düşünebilirsin.” Onu umursamadan Behzat albayın onaylamasını bekledim, Behzat albay beni kafasıyla onaylarken Altay komutan bozulmuş gibiydi. Onun lafıyla değilde Behzat albayın bakışıyla çıktığım için, ben tam kapıya ilerlerken arkamda tekrar onun sesi yankılandı. “Karakurt, şuna refakatçılık et.” Benden şu diye bahsetmesi sinirlerimi bozsada onu umursamadan kapıdan çıktım, nereye gidiceğimi nasıl gideceğimi bile bilmiyordum. Gözlerim yanıyordu, nasıl bir belanın ortasındaydım ben böyle? Bora elimden tutup beni yan taraftaki merdivenlere doğru yürüttü, başka bir kapıdan geçip karanlık bir odaya girdik. Burası diğer odalara göre daha ferahtı, bir yerden hava aldığı belliydi. Bora cebindeki telefonu çıkarıp flaşı açtı ve karanlığı biraz olsun dağıtmak için kenara koydu. Işık sadece bizi aydınlatıyordu, etrafı göremiyordum.
“Neden ışık yok?” Belkide sorulacak en saçma soruyu sormuştum ama o bunu hiç umursamadan cevap vermişti.
“Işık var, sadece içeriyi görmeni istemedim.” Merakla gözlerine bakarken kehribarları karanlıkta bile mükemmel parlıyordu.
“Bu odada görmemi istemeyeceğin ne var?” Yan yanaydık ve kokusunu yoğun hissediyordum. Sanki o da bu yakınlıktan memnunmuş gibi kolunu koltuğun üstüne yani kafamın arkasına koydu. Bana doğru eğilip fısıldadı.
“Burası benim odam Lal.” Kalbim anlam veremediğim bir şekilde dört nala koşarken yutkundum, bana ilk defa ismimle hitap etmişti ve bu inanılması güç bir şeydi. Loş ışığın verdiği avantajla şaşkınlığımı sakladım, demek burası onun odasıydı. Penceresi bile yoktu ama havadar ve temiz kokuyordu.
“Ne zaman kalıyorsun burada?” Sağ eliyle yeni yeni çıkmış sakallarını kaşıyıp yeşillerime bakmaya devam etti.
“Görevdeyken, toplantılarım uzadığında yada çok yorgun olduğumda. Bazende yalnız kalmak istediğimde.” İlk defa normal bir konuşma yapıyorduk, bana kendisini açıyordu ve kaçamak cevaplar vermek yerine dürüst davranıyordu. Onu böyle bulmuşken bırakmak olmazdı herhalde.
“Peki bende bu görevi kabul edersem.. banada herkesten kaçıp yalnız kalmam için bir oda vericek misiniz?” Belli belirsiz güldü, onu böyle görmek güzel hissettiriyordu.
“Sana ufak bir tüyo sarı, görev süresince istediğin her şeyi yaptıralecek bir gücün olucak. İstersen sana herkesten ve her şeyden kaçabileceğin amazonların ortasında bir villa bile verebilirler.” Heyecanla ona bakarken küçük bir çocuktan farkım yoktu.
“Peki ya istemediğim herkesi benden uzak tutarlar mı?” Kaşları çatılırken birden ciddileşti.
“Kimi kendinden uzak tutmak istiyorsun?” Omuz silkip geri yerime yaslandım.
“Şu ukala orgenerali uzak tutsalar hiç fena olmazdı aslında, ilk defa sabrımın sonunu görmek üzereydim.” Dudakları kıvrılırken o da benim gibi arkasına yaslandı.
“Altay komutan bu hayatta gördüğüm en yiğit ve babacan insandır, cana yakındır. Bende Behzat albayda onu ilk defa böyle görüyoruz, normalde kadınlara ve sivillere oldukça nazik anlayışlıdır.” Adamın benimle alıp veremediği neydi o halde? Sıkıntılı bir nefes verip ellerimle oynamaya başladım.
“Liam ve Lucas’ın bu kadar önemli bir olayda parmağı olduğunu bilmiyordum. Elbette ülkem için her şeyi düşünmeden kabul ederim ama.. annem ve babam, Liam.. beni asla rahat bırakmayacaklardır.” Kaşlarını çattığını hissetmiştim, bana döndü tekrardan. Kafamı kaldırıp bende ona baktığımda gözlerimiz tekrardan kavuşmuştu. “Sence ne yapmam gerek?” Yüzüme düşen bir perçemi kulağımın arkasına sıkıştırıp parmaklarını yüzüme değdirerek yavaşça çekti.
“Benim sorumluluğum altındayken sana istemediğin hiçkimse yaklaşamaz Lal, buna canım pahasına izin vermem. Bunu düşünme ve kendine özgür bir hayat kurmaya bak.” Liam ile zorla evlendirilmek zorunda bırakıldığımı biliyordu. Aslında bu görev benim için büyük bir fırsattı, iki hafta sonra düğünüm vardı ve ben nasıl kaçacağımı bile bilmiyordum. Düşününce mantıklı geliyordu, o ukala ihtiyarı sözlerine pişman edicemtim. Birden ayaklanıp Bora’ya baktım, sanırım önümüzde büyük bir serüven vardı.
“O halde küstah bunamış orgenerale haddini bildireyim.” Bora sırıtırken ayaklandı ve birlikte odadan çıktık.