Evin.
Bedenim yorgun düşmüştü. Sağlıklı düşünemiyordum. Son birkaç günde yaşadıklarım çok ağırdı. Ailem beni tacizcime vermek istiyor, Narin gözlerimin önünde düşüp hastaneye kaldırılıyor, tüm ailesi beni suçluyordu. Masum olduğumu söyleyemem ama bu kadarını hak ettiğimi de bilmiyorum. Günlerdir aç, uykusuz ve yorgundum. Ayaz'ın beni bağlayıp gitmesinin üzerinden saatler geçmesine rağmen geri dönmemişti. Bir zamanlar tanımadığı birini koruyan adamın içinde merhamet kalmamıştı.
Ne zaman Bülent tarafından taciz edilsem, gözlerim hep onu arardı. Bir gün gelecek beni daha önce kurtardığı gibi tekrar kurtaracak diye içimden geçiriyordum. Ama şimdi karşımda yıkılmış, insanlığını unutmuş biriydi. Ve böyle olmasının nedeni biraz da bendim.
Uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordum. Fareler tepkisiz kalan bedenimden faydalanıp üstümde gezinmeye başlamıştı. Öyle bir haldeydim ki onlardan tiksinemiyordum bile. Bedenimi kemirmeye başladıklarında sürgünün gıcırdamasıyla saniyeler içinde kaçıştılar. Umutlandım. Ayaz merhamete geldi sandım. "Ayaz abi," dedim, sesim çok zayıftı.
"Ayaz taze bitti. Yerine kardeşi geldi."
Başımı kaldırıp baktım. Umut elinde yiyecek dolu bir tepsiyle karşımdaydı. Yemeği görünce sevinmeye başladım. Bu konakta beni düşünen biri var diye. Umut tepsiye gözlerimi diktiğimi görünce, "Çok mu acıktın?" diye sordu. Konuşmak zor geldiği için başımı salladım. "Ellerini çözmemi ister misin?"
Başımı salladım.
"Yoksa kendi ellerimle mi yedireyim?"
Umut'un dalga geçmeye geldiğini anladım. Kahkaha atmaya başladı. "Narin'le eski evimizde ne yaptığını söylersen sana yemek veririm."
Sessiz kaldım.
"Yoksa sen de mi gebesin? İkiniz oraya hangi niyetle gittiniz?" Tepsiyi yere bırakıp bir adım yaklaştı. Elini karnıma atıp, "Ailen seni bunun için mi istemiyor?" dedi. İstenilmeyen biri olmak canımı yakmıştı. Gücümü toplayıp, "Dokunma bana," dedim.
"Yoksa ne yaparsın?" Elleri bedenimde rahatsız edici bir şekilde gezinmeye başladı. "Millete kendini s*ktirip bana ellettir miyor musun? Namuslu ayağına yatma. Ne mal olduğunu biliyorum. Bülent'in metresi değil misin?"
Umut'un yüzüne tükürdüm. Derdi Narin'in başına gelenleri öğrenmek değildi. Yüzündeki tükürüğü silip tokat attı. "Seni or.spu, kim olduğunu sanıyorsun da bana tükürüyorsun? Bunun hesabını sormaz mıyım?"
Tam o sırada İbrahim çocuklarını çağırınca Umut birden panikledi. Bize doğru geleceklerini sandı. Geri çekilip tepsideki yemeklere tükürerek, "Bir de sana yemek mi vereceğiz?" dedi. Çıkıp gittikten sonra direncim kırıldı. Her şeyi itiraf edip kurtulmayı düşündüm.
Ama Umut'un Bülent'ten bahsetmesi beni durdurdu. Bülent'te olan tiksintim katlanmıştı. Hem evlenmek istediğini söyleyip hem de dedikodu yayması midemi bulandırmıştı. Kendimi salıp hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Kimsenin umrunda değildim. Ölmek istiyordum.
Bilincim kapanmak üzereydi. Bir ara kapının sesini duydum. Çok susamıştım. Uykumda yemek yiyor, su içiyordum.
Tam da doymak üzereyken başımdan aşağıya su dökülmesiyle kendime geldim. Karşımda sert bakışlarıyla Ayaz duruyordu. "Aklın başına geldi mi?"
"Sana bildiğim her şeyi söyledim."
Dişlerini o kadar sıktı ki gıcırtılarını duydum.
(Ayaz. Akşama kadar zamanı var. Onu konuşturmam lazım, yoksa daha fazla tutamazdım. Narin'le aynı sebepten mi susuyor, öğrenmem gerek. Hastaneye götürüp test ettireceğim.)
Ayaz bağlarımı çözdüğünde yere yığıldım, tam da ayaklarının dibine. Gözleri el ve ayak bileklerime takıldı. Yüzünde merhametten çok nefret vardı. "Benimle gel," diyerek dışarı çıktı. Her dediğini itirazsız yapıyordum. Doğrulmaya çalıştığımda tekrar yere yığıldım. Kapının birkaç adım uzağında, sırtı bana dönüktü. Sigarasından aldığı nefesi üflerken başını eğmiş, ayaklarıyla yeri eşeliyordu. Sigarasını bitirdiğinde hâlâ yerdeydim. Bir eli cebinde dönüp, "Dizlerinin üstünde yaşamak hoşuna gidiyor herhalde," dedi.
"Bileklerim ağrıyor. Saatlerce asılı kaldım."
"Bu senin suçun. Hak ediyorsun. Şimdi ayağa kalk, mesai bitmeden yetişmemiz lazım."
Ne demek istiyordu? Beni nereye götürecekti?
"Gücüm yok," dedim.
Kolumu tutup sert bir şekilde kaldırırken, "Susmaya devam edersen nefesin de kalmayacak. Bunlar daha iyi günlerin," dedi.
Güçlükle ayakta durmaya çalışıp yürümeye başladım. Ayaz, kolumu arabaya bininceye kadar bırakmadı. O şoför koltuğuna geçerken, "Beni nereye götürüyorsun?" diye sordum.
Kontağı çevirip, "Cehennemin dibine götürüyorum. Bin şu arabaya," dedi. Yine itaat ettim.
Yol boyunca tek kelime etmedi. Camları siyah şeritli arabanın arka koltuğunda sessizce etrafa bakıyordum. Hastanenin yoluna girdiğimizi anladığımda, bu sefer "Beni Narin'e mi götürüyorsun?" diye sordum.
Dikiz aynasından kaşlarını kaldırarak baktı. "Onu sen mi ittin?"
"Hayır, ben ona bir şey yapmadım. Ona zarar verecek bir şey yapmam.”
"Karnındaki piç kimden?”
Abimden olduğunu düşünüyordum ama emin değildim. Bu birkaç günde anladığım bir şey varsa, o da kimseyi tanımadığımdı. Kimse adına konuşmayacaktım. Kimseyi tanıdığımı söylemeyecektim. Narin, Savaş'ın onu aldattığını söylemişti. Savaş yapmışsa, Narin de yapabilirdi. Narin'in gözünde değerli olduğumu sanırdım. Anladım ki arkadaş olduğumuzu bile gizlemişti.
“Bilmiyorum,” dediğimde Ayaz direksiyonu sıktı ve fısıltıyla küfretti. Yüzündeki ifadeden korkmuştum. Arabayı park edip dışarı çıktı, sert bir şekilde kapıyı kapattı. Yavaşça kapıyı açıp adımımı attığımda, “Birazdan doğru söyleyip söylemediğini anlayacağım,” dedi.
Ayaz'ın ne yapmaya çalıştığını, beni neden hastaneye getirdiğini bir türlü anlayamıyordum. İçimden, "Narin uyandı da bizi yüzleştirecek mi?" diye geçirdim. Yoksa başka bir görgü tanığı var da onunla mı yüzleştirecekti?
Hastaneye girdiğimizde kadın doğum ünitesine yöneldi. Hâlâ Narin’le ilgili bir şey diye düşünüyordum.
(Ayaz. Bu küçük yalancının konuşmayacağını anladım. Babamın verdiği süre dolmak üzereydi. Onu birazdan bırakacaktım. Babasının evine giderken temiz olduğunu, ona dokunmadığımı ispatlamak istiyordum. Hem de gebe olup olmadığını öğrenmek.)
Doktorun odasına girdiğimizde Ayaz, “Kızı test etmenizi istiyorum,” dedi. İçimden bağırmak geliyordu. “Bunu yapmaya hakkın yok!” diye itiraz ettim. Doktor şaşkın bakışlarla bir bana, bir de Ayaz'a baktı. Ayaz, “Ne yapacağımı sana soracak değilim. Test olacak dediysem olacak,” dedi.
“Ne dediysen yaptım…” dediğimde göz bebekleri büyüdü. “Ne dediysem yaptın mı?” diye tıslayarak sözümü kesti. “Senden istediğim hiçbir şeyi yapmadın. Sana sorduğum hiçbir soruya cevap vermedin.”
Doktor, “Ayaz Bey, eğer…” diye söze girdiğinde Ayaz, “Sen dışarı çık, doktor. İşime karışma,” diye çıkıştı. Doktor bir şey demeden dışarı çıktı.
“Beni öldürsen de o testi yaptırmayacağım,” dedim. “Öldürmek mi istiyorsun? O zaman öldür!”
“Biliyordum. Sen de Narin gibi gebesin, onun için test olmak istemiyorsun, değil mi?”
Ağlamaya başladım. Onu tanıdığımı sanıyordum. Ayaz manyağın tekiydi. İçi öfke ve şüpheyle dolu, kontrol delisi biri. Gözyaşlarım içinde, "Narin'i kimin ittiğini mi öğrenmek istiyorsun?" diye sordum. "Bendim, tamam mı? Onu o lanet yere ben çağırdım ve ittim. Ölmeliydi. İntikam mı istiyorsun? İşte karşındayım. Kardeşinin kanını yerde bırakma," diye haykırdım.
Ayaz, ani bir hareketle çenemi sertçe kavrayıp beni duvara yapıştırdı. "Keşke onu gerçekten öldürseydin," diye tısladı, nefesi yüzüme vuruyordu. "Narin'in kanı umurumda değil. O piçin kimden olduğunu öğrenmek istiyorum. Ya sen söylersin ya da Narin kendine geldiğinde her şeyi itiraf edecek. Bir haftası var. Bir hafta içinde gerçeği öğrenmezsem, hepinizden kurtulacağım."
Ayaz "hepinizden" derken... bebeği de mi kastediyordu? Yüreğim dondu. "Hepimiz derken?" diye kekeledim.
"Sen, sürtük kardeşim ve karnındaki piç..."
Ayaz'ın gözlerinin içine baktım. Blöf yapmıyordu. "Bebeğin ne suçu var?" diye fısıldadığımda, çenemi bırakıp odanın ortasına doğru yürüdü. Bu kadar da insanlıktan çıkmış olamazdı. Babası kim olursa olsun, annesi onun öz kardeşiydi. "Başkalarının hayatıyla ilgili karar vermek çok mu kolay?" diye söylendim.
Aniden dönüp, "Benim için hayat siyah ve beyazdır. Doğrular ve yalanlar var. Gerçekler ve yanlışlar. Sen de, kardeşim olacak o sürtük de..." diye söze başladığında, daha fazla dayanamadım. Ayaz'ın eline sarıldım. "Test olacağım! Yeter ki bebeğe zarar verme!" diye yalvardım.
( Ayaz. O anda içimde bir şey kırıldı. Bu kız, Narin yüzünden itilmiş, şiddete maruz kalmıştı. Ama şimdi, Narin'in bebeği için aşağılanmayı, bu küçük düşürücü testi kabul ediyordu. Neyi bu kadar sert bir şekilde koruyordu? Narin'i mi? Biz, canımızdan çok sevdiğimizi sandığımız kardeşimizi gözden çıkarmışken, o neden savunuyordu? Evin ondan "arkadaşım" diye bahsetmişti ama Narin'in telefonundaki yüzlerce fotoğrafta bu kızla çekilmiş bir tane bile yoktu. Rehberinde ismi bile kayıtlı değildi. Yoksa... abisini mi koruyordu? O korkak herifi mi? Kardeşi bizim elimizdeyken ortadan kaybolmuştu.)
Ayaz elini kurtarmak isterken sıkıca tuttum. "Hatta Narin istemezse, bebeğe de bakarım."
Ayaz, kolunu sertçe çekip kurtardı ve bana tuhaf, anlaması güç bir bakış attı. Sonra sesini yükselterek, "Doktor!" diye bağırdı. Kapı açıldı, doktor endişeyle ikimize baktı. Ayaz devam etti, "Ne gerekiyorsa yapın." Hiç arkaya bakmadan, kapıyı çarparak çıktı.
Doktor, acıyan gözlerle bana baktı. "Hanımefendi, yapmak zorunda değilsiniz. Bu baskı altında alınan bir karar, geçersizdir."
"Hayır," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Zorundayım. Lütfen, ne gerekiyorsa yapın."
Doktor, üstümdeki kirli ve kanlı giysilere, el ve ayak bileklerimdeki yara izlerine baktı. Yüzündeki endişe ve acıma karışımı ifade daha da derinleşti. Alçak sesle, "Polise bildireyim," diye mırıldandı.
"Hayır!" diye onu durdurdum, sesimde ani bir panikle. "Her şeyi daha da berbat etmek mi istiyorsun? Buraya... kendi rızamla geldim." Yalan söylüyordum, ama bunun tek yol olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum.
Aslında neyi korumaya çalıştığımı tam olarak bilmiyordum. Belki de susturmaya çalıştığım şey, içimdeki derin bir suçluluk duygusuydu. Eğer Savaş'la Narin'in arasına girseydim, onları engelleyebilseydim, belki de bunların hiçbiri olmayacaktı. Bu ıstırap, Ayaz'ın bana verdiği fiziksel acıdan çok daha ağırdı.
Doktor, bir şey söylemenin anlamsız olduğunu anlamıştı. Mırıldanarak ve başını iki yana sallayarak işini yapmaya başladı. Bana söylediği her şeyi, bir robot gibi, itirazsız yaptım. Bu saçmalıktan kurtulmak için her şeyi yapabilirdim, ama şimdi teslim olmuştum. İçimdeki fırtına dinmiş, yerini uğultulu, boş bir sükunete bırakmıştı.
***
Ayaz Karaaslan.
Bu kız aklımı allak bullak ediyordu. Onun yerinde başkası olsaydı, şimdiye çoktan kurtulmuştum.
Testi kabul ettiğinde odadan çıktım. Telefonum çalmaya başladı. Arayan Umut’tu. "Ne oldu Umut? Bir şey öğrenebildin mi?"
"Abi, istediğin gibi Savaş'ı sorup soruşturdum. Dün gece amcasının kızıyla nişanlanmış."
Kan beynime hücum etti. Bunlar nasıl insanlardı? Kız kardeşleri elimde rehindi, ama onlar başka âlemdeydiler. "Ne diyorsun lan? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Kızları elimizde rehin, işkence görüyor. Onlar düğün hazırlığına mı girmişler?"
Aklıma Bülent geldi. O da dün gece Miray'la evliliğimizi ortaya atmıştı. Çağlar ve Tekin'lerin ne mal olduklarını biliyordum ama bu kadarını beklemiyordum.
"Abi, ister inan ister inanma, gerçek bu. Hatta Narin'in düştüğü saatlerde Savaş'la nişanlandığı kız yüzük alışverişindeymiş."
Evin'in korumak istediği kişi abisi olduğunu sanıyordum. Meğer Savaş o saatte başka bir yerdeymiş. Savaş değilse kim? Evin kimi koruyordu? Belki de bir şey bilmiyordu. Belki de dediği gibi her şey bir tesadüftü. Ama bu mümkün değildi. Narin'in son konuştuğu kişi oydu.
Babamların yanına gitmek yerine hastanenin bahçesinde bir bank bulup üstüne oturdum. Kalbime bir sancı girmişti. Kıza haksızlık mı etmiştim? Bir de test yaptırmaya zorlamıştım. Kararımdan vazgeçip geri döndüm. Gidip testi iptal ettirecektim. Kapının önünde babamla karşılaştım. "Ayaz, ben de seni arayacaktım," diye beni durdurdu.
"Dinliyorum baba," dedim.
"Ne yapacağına karar verdin mi?"
"Kızı bırakacağım."
"İstediklerini öğrendin mi?"
"Savaş'ın peşine Umut'u taktım. Az önce aradı. Narin'in düştüğü saatte başka biriyle yüzük bakıyorlarmış. Dün gece de amcasının kızıyla nişanlanmış."
Babam kaşlarını çatıp dişlerini sıktı. "Böyle saçmalık mı olur? Bir kere bile arayıp 'Kızımız nasıl?' diye sormayan adamlar, oğullarını mı evlendiriyor?"
Ben de babam kadar şaşırmıştım. "Dün gece Bülent de böyle bir şey söylemedi mi?”
Babam ağzında bir şeyler mırıldandı. "Neyse, ne halt yiyorlarsa yesinler, bu bizim sorunumuz değil. Bizim derdimiz başımızdan aşkın," dedi. "Narin'i ne yapacağız?" diye mırıldandı.
"Bebeğin kimden olduğunu öğrenmemiz lazım. Ya gelip piçine sahip çıkacak ya da..." dediğimde, babam "Aldıracağını sanıyordum," diye sözümü kesti. Babam da bu kararın sorumluluğunu bana bırakıyordu. Ne karar verilecekse verilsin, altından kalkamayacağı bir yüktü. Ailem bu tür kirli işleri hep bana bırakıyordu, ben de adeta boğuluyordum. O sırada Evin'in sözleri aklıma geldi. "Aldırmaktan vazgeçtim."
Babam gözlerini kıstı. "Vaz mı geçtin?"
"Evet. Bebeği aldırmayacağız. Şu kız yok mu, Evin... 'Bebeğe zarar verme, gerekirse ben bakarım,' dedi."
Babamın gözleri parladı. "O mu bebeği sahiplenip bakacak? Hayret! Bizler istemezken o kim oluyor öyle? Belki Narin bile istemez bebeği." Kısa bir sessizlik oldu. Babamla hastanenin bahçesinde yürüyorduk. Birden durup memnun bir ifadeyle, "O aileden öyle bir kız çıkması... Onlar kesinlikle hak etmiyor o kızı."
"Bizde de Narin var, unuttun mu? Biz Narin'i hak ediyor muyuz? Ya da Narin bizi hak ediyor mu?"
Babam başını salladı. "Evin'in aşiretiyle husumetli olmasaydık, belki onu ailemize katardık."
"Baba, ne demek istediğini anlamadım."
Babam derin bir nefes alıp, "Kızı Umut'a isterdim," dedi.
Babama delirmiş mi diye dikkatlice baktım. "Baba, iyi misin?"
"Boş ver. Hadi içeri girelim, annen bizi merak etmesin."
"Sen git baba. Benim başka bir işim var."
"Ne işi?"
"Kızı buraya getirdim. Temiz olup olmadığından emin olmak istiyorum. Ailesine teslim ederken bir de onların iftiralarıyla uğraşamam."
Babam bir şey demeden kapıya yöneldi. Tam içeri gireceğimiz sırada dönüp, "Kız, abisinin nişanlandığını biliyor mu?" diye sordu.
"Sanmıyorum. Telefonu bende. Ona başka türlü ulaşamazlar."
"Sen de söyleme. Bırak gerçeği, gittiğinde öğrensin."
Babama hak verip farklı yönlere ayrıldık.