O Benim Esirim.

1884 Words
Evin Çağlar. Ayaz'ın beni bağlayıp gitmesinin üzerinden saatler geçmişti. Aç ve yorgundum. Ne olacağını sürekli düşünmekten başım ağrıyordu. Uzun süre hareketsiz kaldığım için fareler cesaretlenmiş, bedenimin üzerinde geziniyorlardı. Birkaç tanesi parmağımı ve kulağımı ısırınca hâlâ yaşadığımı hissettim. Uzanmak yerine sırtımı duvara dayayıp dizlerimi kendime çektim. Ailem beni sormuş muydu? Savaş neredeydi? Narin'in hamile olduğundan haberi var mıydı? Şafak atmak üzereyken, kapatıldığım yerin yakınlarında önce ayak seslerini duydum, sonra kapının gıcırtısını. Yoğun bir ışık hüzmesi yüzüme tutulduğu için geleni göremiyordum. Ellerim bağlı olmasına rağmen güçlükle kaldırıp gözlerime siper ederek bakmaya çalıştım. Uzun bir erkek silueti kapının eşiğindeydi. Bir süre elinde fenerle öylece dikildi. Sert bir ses, "Ayağa kalk," dediğinde bunun Ayaz olduğunu anladım. Fısıltıyla, "Ayaz abi, Narin nasıl?" diye sordum. Boğazım yanıyordu. Çenemden tutup kaldırırken, "Seni kaç defa uyaracağım? 'Abi' diyerek kendini acındırmaya çalışma. Bana abi diyen o..." dediğinde hırladı. "O sürtük arkadaşın da, sen de s*kimde değilsiniz." Çenem Ayaz'ın elinde olmasına rağmen başımı eğmeye çalıştım. "Peki, demem," dedim. İçimden acı acı güldüm. Narin'in gebeliğini öğrendiğinde, "arkadaşım" diyerek bana mı yoksa Narin'e mi hakaret ediyordu anlamadım. Belki de ikimize. "Bana her şeyi anlat. Ben de gitmene izin vereyim. Nasıl olsa öğreneceğim, en azından kendini kurtarmış olursun." Kurtulmak mı? Neyden, kimden? Burada olmayı ben istemiştim. Narin'le Savaş'ı gizleyerek, Narin'i zorlayarak... Eve dönmek zehir gibiydi. Benim için kılını bile kıpırdatmayan aileme mi gidecektim? Beni Bülent denen sapığa vermeye çalışıyorlardı. Çocukluğumdan beri taciz edip duran o adama. Anneme anlattığımda, başıma devlet kuşu konmuş gibi sevinmişti. "Koca İsmet Ağa'nın oğlu seninle evlenmek istiyor ama sen 'yok' mu diyorsun? Babası Mardin'in en güçlü ağası," demişti. "Anne, o sapık herifin teki," demiştim. "Çocukluğumdan beri beni taciz edip duruyor. Hem sözleriyle hem de davranışlarıyla sürekli rahatsız ediyor. Öyle biriyle evlenmemi nasıl istersin?" Anneme söylemeye pişman olmuştum. Söylediğim günün sabahında babam, "Annenin anlattıkları doğru mu?" diye sormuştu. Annem arsız bir şekilde sırıtırken, utancımdan yerin dibine girecektim. Kahvaltı zehir olmuştu. "O sapık peşimi bırakmıyor baba. Sürekli taciz edip rahatsız ediyor." Babam, "Bu namus meselesidir, onunla evlenerek adımızı temize çıkaracaksın," demişti. O günün sabahında durumu abime anlatmak istemiştim. Ama o da "Narin'le görüşmem lazım" diyerek beni kendi halime bırakmıştı. Narin şimdi komada olmasaydı, belki Bülent'le evliliğimizi konuşuyorlardı. Onun için Ayaz gitmek istediğimi sanıyorsa yanılıyordu. Çünkü benim için Ayaz'ın elinden ölmek, Bülent'le evlenmekten daha iyiydi. "Bildiğim her şeyi anlattım." Ayaz hırladı. "Salak mısın, ölümüne mi susadın? Sana kendini kurtarman için bir şans veriyorum. Narin'i oraya çağırıp onu aşağıya atman umrumda değil. Keşke geberip gitseydi. Senden sadece o piçi kimden peydahladığını öğrenmek istiyorum." Gözlerim dolmuştu. Güçlükle başımı salladım. "Bilmiyorum." Ayaz yumruğunu arkamdaki duvara geçirdi. "Ölmek mi istiyorsun! Seni öldürmekten beter ederim. Bu günden sonra ayaklarıma kapanıp ölmek için yalvaracaksın." Dudaklarımı sıktım. Ayaz'ın öfkeyle alıp verdiği nefesi yüzüme vuruyordu. Beni bağladığı ipin uzun tarafından tutup tavana attı. Güneş doğmadan önceki o alaca karanlık kendini hissettirmeye başlamıştı. Sonbahar aylarında olduğumuz için hava bu saatte soğuktu. Korkudan mı soğuktan mı bilemedim, bir ürperti aldı beni. Ayaz tavana attığı ipi gerince ellerim havalandı. Ayaklarım yere basıyordu. "Sana uzanmak da oturmak da yok. En az o namussuz kadar suçlusun." Biraz duraksadı. Sesini kısıp, "Belki senin de karnında bir piç vardır, belli mi olur. Belki de onun için sessiz kalıyorsun. Kemal’in kızından başka ne beklenir zaten,” diye ekledi. Ayaz hakkımda bunları düşünürken içim bir kez daha parçalandı. Bülent'in ani tacizleri dışında kimsenin eli elime değmemişti. Kalbime kimse girmemişti. Sadece Ayaz vardı, ona da daha çok bir hayranlık duyuyordum. Şimdi o da kalbimden sökülüyordu. İpi sağlam bağladığından emin olduktan sonra kapıya yöneldi. "O piçin kimden olduğunu söylemezsen önce ondan kurtulacağım, sonra sürtük arkadaşından. Sen de o ırz düşmanını korumaya devam et. Belki senin de çocuğunun babası aynı kişidir. Belki de Narin'le oraya hesaplaşmak için gittin." Ağlamaklı bir sesle, "Ayaz abi..." dedim. Sırtı bana dönükken durdu. "Ayaz... Ben öyle biri değilim." Kapıyı sert bir şekilde kapatıp sürgüyü çekerken, "Bunu öğrenmenin birkaç yolu var. Hangisini seçersin?" dedi. Ayaz'ın ne demek istediğini anlamamıştım. Bedenim yorgun düştüğünde kendimi saldım. İpler bileklerimi kanatmaya başlamıştı. Artık ne uzanabiliyor ne de oturabiliyordum. Ellerimden tavana asılı bir halde sallanıyordum. Ayaz'ı yanlış tanımıştım. Çocukluğumun kahramanı olan bu adam aslında bir canavardı. Gözlerimden süzülen yaşlar, yanağımdan aşağı kayarken, içimdeki hayal kırıklığı acıdan daha derin yaralıyordu. Her nefes alışımda ip biraz daha sıkılıyor, bileklerimdeki yanma hissi artıyordu. Karanlık depoda, tek duyabildiğim kendi hıçkırıklarım ve uzaklardan gelen fare sesleriydi. Ayaz'ın son sözleri kafamda yankılanıyordu: "Hangisini seçersin?" Seçim şansım olduğunu mu sanıyordu? Yoksa bu sadece bir işkence yöntemi miydi? Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordum. Bacaklarım titriyor, ayaklarımın yere değdiği noktada uyuşma başlıyordu. Çocukluğumda beni kurtaran o adamla şimdi beni esir alan adam arasında gidip geliyordu düşüncelerim. Acaba içinde hep bu vahşet mi vardı, yoksa Narin'in başına gelenler onu bu hale mi getirmişti? Soğuk taş duvarlara yaslanmaya çalıştım, ama ipin gerginliği buna izin vermiyordu. Her hareketimde ipler bileklerimi daha çok kesiyor, kanın sıcaklığını hissediyordum. İçimdeki umut da tıpkı bileklerimdeki kan gibi, yavaş yavaş akıp gidiyordu. *** Ayaz Karaaslan. Salak kız. Bana direnmeye devam ediyor. Onun inatçı dik başını ezmek için beni kasıtlı olarak zorluyordu. Her şeyi itiraf etmesi için yeterince şans verdim. Narin'i gebe bırakan pezevenk her kimse, Evin'le mutlaka alakası var. Ya ailesinden biri ya da aşığı falan... Babasına kızının elimde olduğunu söyledim. Bir iki kelime söyledi sadece. "Sakın ona zarar verme, yoksa bunu senin yanına bırakmayız," diye boş tehditler savurdu. “Onu almak istiyorsanız karşıma çıkın,” dedim. Ama kimse gelmedi, aramadı. Kızın telefonu bendeydi. Belki kızları da Narin'in bizi utandırdığı gibi bir ahlaksızlık yapmıştır, onun için istemiyorlar. Narin için yaptığım o kadar fedakarlıktan sonra karşılığı bu mu olacaktı? Sırf Bülent denilen şerefsizle evlenmesin diye belden aşağısı tutmayan Miray'la evlenmeyi kabul ettim. Konağın içine girdiğimde hizmetçiler uyanmış, günlük işlerine başlamıştı. Hizmetçilere, "Depodaki kaltağa ayakta duracak kadar yiyecek ve içecek verin," diye emir verdim. Babam ve annem hastanede kalmışlardı. İbrahim ve Umut ise konağa gelmişlerdi. Hastaneden ayrıldığımda İsmet'le ne konuştuklarını da merak ediyordum. İsmet bir şeylerin peşindeydi. "Görgü tanığı varmış diyorlar," derken ağzımızı yokluyordu. Kemal onu bize kızını alması için göndermiş olmalı. İsmet, Kemal için bizi, beni karşısına almaya cesaret edebilir mi? Kemal'in sürtüğünden ona ne? Yakında kızıyla evleneceğim. Narin'in meselesiyle yakından ilgilenmesi içime kurt düşürmüştü. * Öğlene doğru telefonumun çalmasıyla uyandım. Kafam çatlamak üzereydi. Ekrandaki yazıyı bile çift görüyordum. "Efendim baba." "Ayaz, kızdan istediklerini aldın mı?" "Yok." "Onu daha fazla elimizde tutamayız. Sana akşama kadar mühlet. Ya kızı kendin bırakırsın ya da ben gelir onu alırım." "O kız benim esirim baba. Onu kimse benden alamaz. Elimdeki tek somut kanıt o." "Sen gittikten sonra İsmet Ağa, Evin'i sordu. Onu istiyorlar Ayaz." İsmet'in neden geldiğini anlamış oldum. Evin'i istiyordu ama neden? "İsmet'in onunla ne alakası varmış? Kızın babası abisi dururken ona ne?" "Orasını bilmiyorum. Kan davasıyla namus davasını karıştırmayın diye uyarıda bulundu." İsmet'e karşı bir yandan elimiz kolumuz bağlıydı. Adam tam bir tilki, her durumu kendi lehine çevirmeyi biliyordu. "Bu da namus davasıdır baba. Narin'in komada olması umrumda değil. Umarım bir daha gözlerini açmaz. Ama namusunu kime lekeletti, işte benim ilgilendiğim asıl mesele bu." "Narin'in gebe olduğunu kimse bilmiyor. Bunu gizli tutuyoruz. Evin'i tutmaya devam edersen insanlar şüphelenecek. Sorular sormaya başlayacaklar. 'Hasan Ağa konağında bir kızı nikahsız tutuyor' diye yaygara koparacaklar. Düşmanlarımızı geçtim, aşiretimizden bile ağalar bunu fırsata çevirir." Akşama kadar o kızı konuşturmalıyım. Yoksa onu elimde daha fazla tutamazdım. Zaman kazanmak için, "Kızı istiyorlarsa karşılığında bize birini verecekler. Aksi takdirde onu rehin olarak tutmaya devam edeceğim." Babam kızsada bana hak veriyordu. Narin'in olayını öğrenmek için başka seçeneğimiz yoktu. "Ya Narin'in gerçeği duyulursa baba, o zaman ne diyeceksin?" diye ekledim. "Çok seçeneğimiz yok Ayaz. Ya konuşur ya da nikah kıyılır. Başka türlü kızı konakta tutamayız." Bazen İbrahim'e hak veriyorum. Aşiret işleri boktandı. Abim olmasına rağmen geri planda kalıyordu. Bu işleri hiç sevmedi. Telefonu kapattıktan sonra penceremden avluya baktım. İbrahim çocuklarından birini kucağına almış, diğerinin kafasını okşuyordu. Benim böyle bir sahnem olmayacaktı. Evlenmek zorunda olduğum Miray bana çocuk veremezdi. O kızın sakat kalmasından dolayı hep kendimi suçladım. Umut'a gece vakti direksiyon dersi vermeseydim başıma bunlar gelmezdi. İsmet Ağa'ya da gebe kalmazdık. O günden sonra vicdanım hiç susmadı. Kendimi aşiretin işlerine vererek bastırmaya çalıştım. Saldırganlığım ailemin ve aşiretimin işine yaradı. Yöntemlerim sayesinde kısa sürede unutulmaya yüz tutmuş aşiretimizi ayağa kaldırdım. Aşiretin ağası babam olabilirdi ama asıl yük bendeydi. İbrahim beni fark etmiş olacak ki eliyle işaret vererek, "Ayaz, bize katıl," diye seslendi. Sigaramı söndürüp aşağı attım. İbrahim'le konuşmak iyi gelecekti. Yanlarına gittiğimde çocuklarını gönderdi. Ciddi meseleleri çocuklarının yanında konuşmak istemiyordu. "Senden sonra İsmet neden geldiğini bize söyledi," diye söze girdi İbrahim. "Biliyorum, baba az önce beni aradı. Durumu anlattı." "Kızı bırakacak mısın?" "Ondan istediklerimi henüz almadım. Bu kız her şeyi biliyor abi. Kızı bırakırsam hiçbir şey öğrenemem." "Haklısın. Ne olduğunu öğrenmenin iki yolu var: biri Narin uyanıp her şeyi itiraf etmesi, diğeri de Evin'in konuşması. Narin'in ne zaman kendine geleceği belli değil. Geriye Evin kalıyor. Ama o da susuyor." İbrahim kendi kendine konuşuyor gibiydi. "Konuşacak, konuşmak zorunda," diye sesimi yükselttim. "Güzellikle konuşmazsa zorla konuşturacağım. Narin'in durumu insanların diline düşmeden önce bu meseleyi halletmemiz gerekiyor. Aksi takdirde kimsenin yüzüne bakamayız. İnsan içine çıkamayız. Anlıyor musun?" İbrahim fısıltıyla, "Ya bebeğin kimden olduğunu öğrenemezsek..." dediğinde sesini kestim. "Öğreneceğiz, başka yolu yok." "Ya öğrenemezsek?" diye ısrar etti. "En kötüsünü düşünmek zorundayız." "O zaman Narin'in bebeğini aldıracağız." İbrahim şaşırarak yüzüme baktı. "O kadar da cani değilim. Bebek daha birkaç haftalık abi. Babasız piç bir bebeği ailemize almaya sen de razı olmazsın herhalde," dedim. İbrahim, "Ya Narin her şeye rağmen çocuktan vazgeçmezse?" diye sordu. "Öyle ya da böyle Narin bu ailenin bir parçası değil artık." İkimiz de susup İbrahim'in çocuklarının koşuşturmasına, gülüşlerine daldık. Narin hepimizi hayal kırıklığına uğratmıştı. Onun için yaptığımız o kadar şeyden sonra bize yaşattığı bu utanç içimizi öfkeyle kaplıyordu. İbrahim, "İnsanın canını en çok yakan en sevdikleri oluyormuş," diyerek ayağa kalktı. "Bize bunu yapmaya hakkı yoktu. Hele hele sana hiç yoktu." Çocuklarını çağırıp, "Hava soğuk çocuklar, içeri girmenin vakti geldi," dedi. İbrahim çocuklarını konaktan içeri götürürken Umut sırıtarak yanıma oturdu. "Abi, bu yeni oyuncağınla ne yapmayı planlıyorsun? Ondan sıkılırsan biraz da ben oynayabilir miyim?" Umut'un sesinden niyetinin iyi olmadığını anladım. "Kızdan uzak duracaksın Umut. Seni onun yanında görmeyeceğim." "Ne dedim abi? Niye bu kadar kızdın?" "Baştan seni uyarıyorum koçum." Umut umursamaz bir tavırla, "Hey heylerin başında gene," dedi. Başımızdaki sorunları bu kadar hafife alması sinirime dokundu. "Herkes senin gibi sorumsuz değil." "Neyseki sen varsın abi. Eksik bıraktığımız yerden tamamlarsın." Narin'i şımarttığımız gibi Umut'u da şımartmıştık. "Sana bir görev vereceğim. Yapabilir misin?" Umut göğsünü kabarttı. "Abim benden bir şey ister de 'yok' mu diyeceğim?" "Savaş itini bulmanı istiyorum. Nerededir, ne yapıyor, her şeyi. Durduk yere ortadan kaybolması aklımı kurcalıyor." "Hemen yanıma adamlarımızı alıp gidiyorum." Onu durdurdum. "Tek başına gideceksin. Onu sorduğumuzu, peşinde olduğumuzu anlasın. Kalabalık gidersen korkup saklanabilir." "Karşıma çıkarsa ne yapayım?" "Ayaz abinin telefonlarına cevap ver de. Onu bulamazsan Kemal'e söyle. İçlerinde bir erkek varsa karşıma çıksın. Kızlarını istiyorlarsa gelip benden istesinler, araya başkalarını sokmasınlar." Umut gittikten sonra yalnız kaldım. Çok seçeneğim yoktu. Narin'i gebe bırakan şerefsizi bulmak zorundaydım. Yoksa bebeği aldırmak zorunda kalacaktık. Hastaneye gitmekle, depoda ellerinden tavana astığım o yalancıya gitmek arasında kaldım. O kızın bu kadar cesaretli olmasına şaşıyordum. Defalarca gitmesini istedim, kendini kurtarmasını söyledim. Neden gitmiyordu? Neyi saklıyordu? Aklı başına gelmiştir diyerek önce ona bakmaya, sonra hastaneye uğramaya karar verdim. Deponun önüne geldiğimde derin bir nefes alıp içeri girdim. Bağladığım bilekleri kan toplamıştı. Ya bayılmıştı ya da uyuyordu. Suçlu olmadığını bilsem belki de ona merhamet ederdim. Sürahideki suyu alıp başından aşağıya dökerek uyandırmak istedim. Ellerim havadayken titremeye başladı. Fısıldayarak, "Su," dedi. Suyu başından aşağıya dökmekle içirmek arasında gidip geliyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD