7. Bölüm

2244 Words
Pazarın ortasında kalabalığın içinden sıyrılıp Mehmet hocayı ve arkadaşlarını bulmaya çalışıyordu Feyza. “Bilekliği veren teyzenin yanında çakma sarışınla tartışırken kim bilir ne kadar oyalandım!” diye hayıflanıyordu içinden. Turuncu saçları karman çorman olmuş omzundaki sırt çantası yüzünden önünde geçen herkese çarpıp özür dilemek zorunda kalmıştı. Yine de bir yandan yeni ve eşsiz güzellikteki bilekliğine bakmaktan alıkoyamıyordu kendini. Gün batımında gümüş yılan ve mavi taş öyle güzel parlıyordu ki geç kalma kaygısı olmasa deniz kenarına oturur her bir detayını hayranlıkla incelerdi. O kadar güzeldi ki bu bileklik Ayça’da da aynısından olmasını pek de umursamıyordu. “Ne de olsa teyzenin dediği gibi aynı değil zıtlar, biri sorarsa farklı derim olur biter. Hem bilekliği sırf onda da benzeri var diye çıkartmayacağım! Eğer çok isterse Çakma Sarışın çıkartabilir bileğinden onu,” diye kendi kendine düşündü, bir kere daha. Hızla kalabalığın içinde ilerlemeye devam etti. “Ya beni unutup otele geri dönmüşlerse!” bir anda aklının orta yerine şıp diye düşen fikirle afalladı. “Yo, hayır o zaman Ata arardı beni,” diye teskin etmeye çalıştı kendini. “İyi de ama telefonum sessizeydi! Olamaz!” Elinden geldiğince sakin kalmaya çalışarak yürürken bir yandan sırt çantasının içini kurcalamaya başladı. Ön göze baktı, sonra bir arka fermuarı açtı, son çare en arkaya daldırdığı elini içeride turlamaya başladı. Bir hışımda teptiği cebi yırtık hırkası çıkardı ceplerinde yoktu telefonu, aramaya devam etti. Yarısı içilmiş ve ezilmiş su şişesi, cüzdan, gözlük kutusu ve kalem kutusunun arasında elini gezdirdi. “Nerede bu telefon! Offf hayır, hayır hayır, bulamıyorum!” işte şimdi paniklemeye başlamıştı. Panikle daha hızlı yürümeye başladığının farkında değildi Feyza, pazarın son tezgâhlarını da bir hışımda geçerken kafasını eğmiş çantasının içinde telefonunu arıyordu. Tam elinin altında soğuk cam ekranı hissetmişken bir anda önüne çıkan iri bedeni fark edemedi, rakete çarpan bir top gibi sekerek çarpmanın şiddetiyle yeri boyladı. Yerdeki sivri kaldırım dişleri pantolonunu mahvederken dizi de bu darbeden nasibini alıp kanamaya başladı. Can acısı yüzünden burnunun üstünden kayıp düşen gözlüğünü ve çantasının açık fermuarından dört bir yana saçılan eşyalarını fark edemedi Feyza. “Ahhh!” acıyla bağırırken düşmesine neden olan kişiye küfretmemek için kendini sıkıyordu. “Dikkat etsene!” Gözlükleri olmadığı için etrafı bulanık görüyordu. “Affedersin ama bana çarpan sendin,” diyen sesi hemen tanıdı Feyza. “Yağız!” yüzü kıpkırmızı oldu. Neyse ki gün batımı bu rengi ustaca gizliyordu. Utançla toparlanmaya çalıştı Feyza. Bir yandan gördüğü bulanıklık arasında Yağız’ın da yerde eşyalarını toplamasına yardım ettiğini fark etti. “Çok sert düştün, dizin de kanıyor. İyi misin?” Feyza’ya mı öyle geliyordu yoksa düşmenin travması ile mi kulakları böyle işitiyordu bilmiyordu ama Yağız’ın sesinde endişe tınısı vardı. “Allahım! Gerçekten Yağız mı bu? Gözlüklerim, ah neredeler onları almam lazım inanamıyorum!” “Feyza iyi misin?” tekrar sordu Yağız, şimdi gerçekten endişelenmeye başlamıştı. “İyiyim, ii-iyiyim…” yerdeki karartılar arasında gözlüğünü kavradığı gibi taktı ve ayağa kalktı hızla. “Yüzün kıpkırmızı olmuş, omzuma çok sert çarptın, kafan falan mı çarptı acaba?” “Yo, yo iyiyim ben. Omzuna özür dilerim yani şey omzunla bana çarptığın için üzgünüm, hayır hayır omzundan özür dilerim, yani şey…” yüzü daha da kızarmaya başladı. Başını öne eğdi. “Feyza kızım harbiden aptalsın sen! İki kelimeyi bir araya getiremiyorum rezil ettim kendimi!” diye iç sesiyle kendine sövmeye başladı. Kendini tutamadı Yağız, kahkahalarla gülmeye başladı. Tıpkı geçen dönem kafede buluştukları zamanki gibi Feyza çok hızlı ve anlamsız konuşmaya başlamıştı. “Tamam madem. Aslında ben de özür dilerim, sonuçta orada dikiliyordum beni fark edersin sanmıştım.” “Yani beni mi bekliyordun?” bir anda bu kadar saçma bir soruyu sorduğu için kendini tokatlamak istedi. “Şey aslında…” deniz mavisi gözlerini sola kaydırdı, “Evet diyebilirim.” “Mehmet hoca mı gönderdi, çok mu geç kaldım! Olamaz!” Tekrar gülmeye başladı Yağız. “Hem evet hem hayır,” diyerek tebessüm etti.“Mehmet hoca Ayça Nil ve senin olmadığını fark edince beklemeye başladık. Nil beş dakika önce yanımıza geldiğinde Atakan seni aramış ama telefona cevap vermemişsin. Endişelendiler biraz, biz de seni aramaya çıktık. Seni görünce Mehmet hocaya mesaj attım, seninle konuşup yanlarına döneriz diyordum ama sen bana çarpınca… gerisini biliyorsun zaten.” Öyle çok utandı ki Feyza yüzünü önüne eğdi. “Gerçekten böyle olduğu için çok üzgünüm.” “Sorun değil Feyza.” Baştan aşağıya Feyza’ya baktı Yağız. Yırtık pantolonu arasında kanayan dizini ve savaştan çıkmış gibi duran halini gördükten sonra çantasını uzatmaktan vazgeçti. “Çantanı ben taşırım, dur koluna gireyim. Böylece yürürken canın daha az acır.” “Allahım, bu bir rüya ise beni uyandırma!” diyordu Feyza’nın iç sesi oysa dudakları ondan habersiz “Zahmet olmasın sana, iyiyim ben,” demişti bile. Yağız onu dinlemeden çoktan harekete geçmişti bile. Feyza’nın yerden kalkmasına yardım etti ve sol kolunu tutarak nazikçe belini kavradı. Göğüs kafesini kırmak istercesine atan kalbinin sesini duyuyordu Yağız. Boyu uzun olduğu için Feyza’nın saçının tepesindeki topuzu güç bela omzuna erişiyordu. Hemen tepesinde bütün bedenini gölgesine hapseden Yağız’ın varlığı yüzünden dili tutuldu Feyza’nın. O zamana kadar bir türlü bulamadığı telefonunun arka cebinde olduğunu ve hala daha çalmakta olduğunu fark edemedi Yağız’ın güçlü kolundan destek alarak yürürken. Oysa telefonunu sessizde olmasaydı birazdan başına gelecek her şey daha başlamadan bitebilirdi. Birkaç adım ilerlediler, bu anı bozmak istemedi Feyza, daha önce kalbinin böyle attığını hissetmemişti. Yavru bir kuş vardı sanki göğüs kafesinde, özgürlüğü için çırpınıyordu. Elleri terliyor, dudakları kuruyor başını kaldırıp Yağız’ın mavi gözlerine, o güzel gülüşüne bakmaya cesaret edemiyordu. “Feyza,” dedi Yağız. Bir yandan yürümeye devam ediyordu. “Aslında sana söylemem gereken bir şey var. Bunu uzun zamandır düşünüyordum…” Güç bela başını kaldırdı, Yağız ile göz göze geldiğinde Feyza’nın bakışları kehribar taşları gibi parlıyordu. “Geçen dönem, senin sayende dersi geçtim araya yaz tatili girdi ve teşekkür edemedim sana…” “Hiç önemli değil, birlikte çalışmış olmamız benim için en büyük teşekkür, yani şey dersi geçmiş olmandan daha iyi bir teşekkür olamaz-“ “Yo hayır, gerçekten teşekkür etmek istiyorum. Böyle ayaküstü konuşmayı planlamıyordum aslında ama,” sözleri eşliğinde boştaki elini hırkasının cebine daldırdı. “Teşekkür etmek için sana bunu aldım Feyza.” Durdular ve elindeki kolyeyi Feyza’nın görebileceği bir şekilde havaya kaldırdı. Kolye demeye bin şahit gerekirdi bu boncuk israfı ip parçasına üstelik ucunda tuhaf metal bir şey vardı ama yine de Feyza o kadar çok mutlu olmuştu ki ne kolyenin çirkinliğine takıldı ne de bunda bir kötülük aradı. “Bu gerçek olamaz! Yağız, bana kolye mi hediye ediyor! Hayır, hayır! Kesinlikle rüya görüyorum.” İçinden geçirdiği düşüncelerini teyit etmek için dilini ısırdı. Yağız da kolye de hala karşısındaydı. “Bu gerçek! İnanamıyorum gerçek!” Mutluluktan kolyenin çürük balık ve yosun kokusunu bile duymuyordu Feyza. Adeta sarhoş olmuştu. Daha önce hiçbir erkek ona bu şekilde yaklaşmadığı için, abisi ve kankaları hariç kimseden bir hediye almadığı için durumu analiz etme yeteneği şu an için devre dışıydı. “İzin verirsen bunu sana takabilirim.” “O-olur!” dedi kocaman bir sırıtışla. Yağız kolyeyi burnundan olabildiğince uzak tutarak ve gülmemeye gayret ederek Feyza’nın başından geçirdi. Boynuna yerleştirdi narince. “Çok güzel durdu boynunda,” dedi alaycılığı ustaca gizleyerek. “Çok teşekkür ederim, ama gerçekten gerek yoktu-“ “Olur mu öyle şey, sana borçluyum Feyza.” Yolun geri kalanında Feyza utancından bir şey diyemedi, o kadar mutluydu ki hemen kolunun altında Yağız’ın telefonunun video kaydı aldığını göremedi. Ayça Nil’in planını harfi harfine yerine getirmişti Yağız. Bu kokuşmuş, ucunda teneke kola açma halkası sarkan saçma hediyeyi Feyza’ya verirken onun utançtan kızaran yüzünü ve zavallı tavırlarını videoya almıştı. Gece hep birlikte bir şeyler içerken bunu izleyip kahkahalar atacaklardı, kendisini tutuyordu. Feyza ise bunu gerçek bir teşekkür sanmıştı ne yazık ki. Birkaç dakika sonra Mehmet Hoca’nın yanına vardıklarında Ayça Nil ve onun tayfası hariç herkes Feyza’nın başına üşüştü. Onu soru yağmuruna tutan herkese “İyiyim, düştüm ama bir şeyim yok, dizim de iyi” diyerek hastaneye gitmeyi reddetti. Feyza iyi olduğunu Mehmet Hoca’ya açıklamaya çalışırken Ayça Nil kaşlarını kaldırıp Yağız’ı sessizce yanına çağırdı. Güzel yüzünde sinsice bir gülüşle Feyza’nın boynundaki kolyeye bakıyordu. Yağız’ın gelmesiyle ardına dönüp bir kahkaha patlattı. “Gerçekten sorgusuz sualsiz taktı bu çöp parçasını Nil!” diye başından geçenleri anlatmaya başladı Yağız. “Yüzünü, o şapşal tavırlarını bir an önce görmelisin, zavallım gerçekten teşekkür ettiğimi sandı…” “Videoya kaydettin değil mi her şeyi, seni fark etti mi?” bir yandan gülüp bir yandan merakını gidermeye çalışıyordu Ayça Nil. “Elbette, dur hemen sana atayım.” “Olur olur at!” kaşlarını çatıp karanlık bir bakış attı Yağız’a. “Özelden atma, bizim gruba atsana!” “Hangisine?” “Hangisine olacak Yağız, Tescilli Ayyaşlar’a tabi ki!” “Ama o grupta-“ “Offf, eğlenelim biraz dedik. Grupta olanlar da görsün ne var bunda?” Birkaç saniye tereddüt etti Yağız, çünkü o gruba videoyu atarsa olacakları hayal edebiliyordu. Bir haftaya kalmadan herkes bölüm birincisinin dedikodusuna tutuşmuş olacaktı. Tam bir şeyler diyecekken Ayça telefonu elinden aldı, açık olan galeriden son videoyu seçtiği gibi gruba gönderdi. “İşte şimdi eğlence başladı!” *** Mehmet Hoca Feyza’nın durumunun iyi olduğuna emin olunca bütün öğrencilerini Ayvalık’ın meşhur tostçusuna götürdü. Feyza, Atakan’ın karşısında her şeyden habersiz karışık tostunu iştahla yemekteydi. “Tosta sosis koymak mı, bu dâhice!” diyerek iştahla yiyordu Atakan. “Sen ona dahice diyorsan bir de şu ayranı iç Ata! Daha önce içtiğim şeye ayran diyorsam bu cam şişedeki onların şahıdır!” “Dur bir bakayım,” dedi ve pipetiyle koca bir yudum aldı Atakan. Gözleri pörtledi birden, “Feyz! Bu bir ayran değil bu bir sanat!” “Değil mi Ata! Tadı enfes markası; Özer Hisar? Balıkesir’de bir yer mi acaba?” “Bilmiyorum, bence şimdilik sorulara bir ara ver ve şu leziz tost ayranın tadını çıkart!” “Sanırım haklısın,” diyerek yemeğe devam etti Feyza. Tostu yedikten sonra herkese birer çay söyledi Mehmet Hoca. Her nedense Feyza her zaman severek içtiği şekersiz tavşankanı çayı bu kez istemedi. Birden bir halsizlik çöktü üstüne. “Bugün baya yoruldum, bir de pazarda koşturdum düştüm derken ondan oldu her halde,” diye düşünerek arkasına yaslandı. Bir tuhaflık dalgası gezinmeye başlamıştı üzerinde. “Birazdan geçer, otele dönünce iyi bir duş beni kendime getirir.” Aynı zamanda Ayça Nil’de benzer bir halsizliği hissediyordu. Feyza’nın aksine arkadaşlarına huysuzlanmaya başladı. “Offf deniz havası çarptı galiba. Yeliz sende Arveles var mı? Dayanamıyorum başım çatlıyor,” diye yakınmaya başladı. Bu gece deniz kenarındaki restoranlarda rakı balık yapamayacak kadar yorgun ve bitkin hissediyordu Ayça, “Daha altı gün var, şu Arveles’i içtikten sonra erken uyursam bir şeyim kalmaz yarına.” Düşüncesiyle surat asmaya devam etti. Çaylar içildikten sonra herkes servise doluştu, otele geri dönüyorlardı. Yeliz ve Merve, Yağız’ın çektiği videoya kahkahalarla gülerken Ayça Nil her saniye kendisini daha kötü hissediyordu. Midesinde ne var ne yoksa çıkartmak üzereydi ayrıca kimseye çemkirecek hali de yoktu. “Nil, bebeğim iyi misin? Yüzün kireç gibi solmuş!” diyerek Ayça’nın elini tuttu Yeliz. “Üstelik ellerin de buz gibi!” “İyiyim,” boğazı kuruduğu için konuşmak istemiyordu. “Pek iyi görünmüyorsun ama.” “İyiyim Yeliz, yoruldum uykum var. Uzatma lütfen.” Yine de durmadı Yeliz, elini bu kez de Ayça Nil’in alnına götürdü. Alev alev yanıyordu arkadaşı. “Mehmet Hoca’ya gidip hastaneye gidelim diyeceğim.” “Hayır,” dedi sıkıca kolundan tutarak. Bilekliğinin olduğu kolu sanki kendi iradesi varmış gibi kavramıştı Yeliz’i. “Deniz havası çarptı abartılacak bir şey yok!” “Tamam ama daha kötü olursan bana söyle hemen hastaneye gidelim.” “Olur,” dedi Ayça Nil, koltuğa büzüşüp hırkasının fermuarını ve kapüşonunu çekerek. Üşüyordu, ne ses ne ışık hiçbir şey duymak istemiyordu. Çok tuhaf hissediyordu, sanki bedeninde bir yılan zehri kol geziyordu. Sevisin önünde aynı şekilde Feyza’da kendinden geçmek üzereydi. Sanki ruhu kanatlanıp bedeninden kaçıverecek gibi hissediyordu. Servis penceresine yaslanıp dışarıya baktı. “Dolunay,” diye fısıldadı. Denizdeki yakamozuna, parça parça bulutlar arasında göz kırpan yıldızlara ve şehrin ışığına baktı. “Şimdi uyumamalıyım,” diyordu bir yandan da. Denizin dalgaları gecenin karanlığı arasında şekil alırken her bir dalgayı bir anda üzerine doğru akın akın gelen yılanlar olarak gördü. İrkildi, korkuyla etrafına bakındığında otele geldiklerini fark etti. Birkaç dakika içinde servis boşaldı, öğrenciler ve Mehmet Hoca odalarına geçti. Ayça Nil bir şeyler içip çektikleri videoya katıla katıla gülen arkadaşlarına katılamadı bu gece. Feyza’dan aldığı intikamı bile düşünemeyecek kadar halsizdi. Öyle yorgun ve bitkindi ki tek isteği kendini yatağa atıp uyumaktı. Dişlerini bile fırçalamadan, makyajı ve dışarıda giydiği kıyafetleri ile kendini yatağa attı. Sağ bileğindeki pembe taşlı bileklik hala kolunda duruyordu. Çok geçmeden uykuya daldı. Aynı zamanlarda Feyza’da yorgunluktan ve bu tuhaf his yüzünden bayılmak üzereydi. Güç bela üstünü değiştirdi. Yüzüne su tutup saçındaki topuzu çıkarttı. Bilekliğini çıkartmak aklının ucundan bile geçmedi. Atakan’a kısaca çok yorgun olduğunu erken uyuyacağını yazarak telefonunu baş ucuna koydu. Işığı kapatıp yatağın içine kıvrıldığı gibi uyuya kaldı. Her ikisi de bunun sadece bir uyku olduğunu sanıyorlardı. Sağ ve sol kollarındaki yılan bileklikler karanlığın içinde kıpırdamaya başladılar. Ayça’nın bileğindeki pembe taşlı gümüş yılan bir anda hayat bulmuşçasına hareketlendi. Kolunun üzerinde kaydı usulca, yataktan kapıya kapıdan doğruca koridora süründü. Aynı anda Feyza’nın bilekliği de senkronize bir şekilde hareket ediyordu. Birbirlerinin aynadaki yansımaları gibi pembe taşlı yılan ve mavi taşlı yılan tam koridorda karşılaştılar. Birbirlerine tıslayarak saldırdılar ilk önce. Ardından her iki gümüş yılan da bedenlerini birbirine doladı, artık hangisinde pembe hangisinde mavi taş olduğu anlaşılamıyordu. Koridoru Mavi/Pembe bir ışık seline boyadı yılanların birbirine dolanması. Birkaç saniye sonra ışık hızında ortadan kayboldular. Tekrar bileklere dolanmıştı gümüş yılanlar ama bu kez Ayça Nil’in bedeninde sol bileğinde mavi taşlı olan vardı. Feyza’nın sağ bileğine ise pembe taşlı gümüş yılan sıkı sıkı dolanmıştı. Her şeyden habersiz huzurla uyumaya devam etti ikisi de. Sabah olup da gözlerini açana kadar mutlu mutlu uyudular.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD