6. Bölüm

2488 Words
“Gençler hadi bakalım servis geldi, herkes baksın bi’ buraya,”  otelin önünde gür sesiyle konuşan Mehmet Hoca alçılı koluna rağmen enerji dolu ruh halile gülümsüyordu. “Bugün herkes çok çalıştı. Yarın konferansta sunumu olacak hocalarınız gelmeden güzel bir motivasyon gezisini hepiniz hak ettiniz. Ayvalık çarşısında iki saatlik bir geziye vaktimizin yettiğini hesapladım. Şimdi bir rutinimizi yapalım başları sayalım,” göz ucuyla tüm öğrencilerine baktı. “Çok güzel bu kez Feyza da burada,” sözleri ardından yanakları pembeleşti Feyza’nın utançla tebessüm ederken Mehmet hoca sözüne devam etti, “Hırkalarınızı da almışsınız, harika geriye ne kaldı?” “Ne kaldı hocam?” birbirlerine bakan meraklı gözler arasında Atakan bir adım öne çıkıp sormuştu bu soruyu.    “Servise binmek elbette, hadi gençler teker teker geçelim koltuklara.” Mehmet Hoca’nın yönlendirmesi ardından herkes servise bindi. Geldikleri otobüsten daha küçüktü servis, yine de koltuklar tam yetiyordu. Feyza ve Atakan en önde şoförün yanına oturan Mehmet hocanın hemen arkasındaydı. Ayça Nil ve arkadaşları da her zamanki gibi en arkayı ele geçirmişlerdi. Kaş çatarak Feyza’ya bakıyordu Ayça, Yağız’ın yanına oturmuş intikam planları kuruyordu. Servis içerdekileri sallayarak yola çıktığında büyük bir keyifle gülmeye başladı. Aklına haince bir plan gelmişti Ayça’nın. Yağız’a döndü, tatlı tatlı gülümsemeye başladı. “Yağııızzz,” uzatarak seslendi. “Bugün biraz eğlenmek ister misin?” diye sordu sarı saçını kulağının ardına iliştirirken. Ardından cevap beklemeden intikam planını Yağız’ın kulağına fısıldamaya başladı sinsice. Söyleyeceklerini bitirince ikisi de aynı ifadeyi takınmış kıs kıs gülüyordu. “İşte bu kulağa dehşet eğlenceli geliyor Nil!” “Ama dediklerimi aynen ve naklen yapmalısın, tamam mı?” “Tamam!” *** Güneş birkaç saate batacak olmasına rağmen havayı ısıtmaya devam ediyordu. Ara sıra esen rüzgârın serinliği ısıyı düşürmeye yetmiyordu bu yüzden bütün hırkalar çıkartılmış ellere alınmış veya çantalara tepilmişti. Bu nedenle servisten iner inmez hemen hemen herkesin yaptığı bir takım söylenmeler arasında hırka giyme şikâyeti vardı. “Bir buçuk saate kadar iyi ki Mehmet Hoca’mıza uyup hırkalarımızı getirmişiz diyeceksiniz,” sözleri ile öğrencilerine dönerek konuştu Mehmet Hoca. “Ayvalık deniz kenarında olduğu için akşamüstü aniden soğuk hava etkisini gösterir. Rüzgar da şiddetini arttırır maazallah hasta olursunuz hırka giymezseniz. Sonra da herkes bana ne biçim bir hocasın, bütün öğrencilerini hasta etmişsin der! Ben de üzülür, üzüntümden kahrolur yataklara düşerim, ah nasıl bir öğretmenim öğrencilerimi hasta ettim diye!” Konuşması dırdır eden öğrencileri susturmaya yetmişti. Herkes gülmeye başlayınca cümlesini tamamlayıp gidecekleri güzergâhı anlatmaya başladı. Önce Ayvalık Kordon’unda deniz kenarında yürünecek ardından güzel takılarla meşhur Ayvalık Pazar’ı gezilecek son durak olarak meşhur Ayvalık Tostu yedikten sonra otele geri dönülecekti. Deniz kenarı kıyıya demir atmış büyüklü küçüklü tekneler, renk renk cıvıl cıvıl kıyafetli dondurma satıcıları ve balık ekmekten arta kalanları yemek için iştahla miyavlayan kedilerle dolup taşıyordu. Etraf kalabalık olsa da herkes bir arada Mehmet Hoca’nın rehberliğinde ilerliyorlardı. Öğrencilerin her biri aralık kalmış ağızlarla bu güzel manzarayı fıldır fücur her bir ayrıntıyı gözleriyle zihinlerine işliyorlardı. Denizin mavili yeşilli rengi ve sakinliği, eski binaların birer mücevher gibi göze çarpan şehir yapısı ve leziz yemek kokuları herkesi cezbediyordu. En arkada arkadaşlarıyla ağır ağır yürüyerek gelen Ayça bile buradan etkilenmişti. “Daldın gittin denize,” diyen Yağız’ın sesiyle irkilerek arkasına döndü Ayça. “Ödümü kopardın Yağız,” kaşlarını çatıp ofladı. “Pardon,” elini ensesine götürerek gülümsedi Yağız. Kusursuz dişleri bembeyaz inciler gibi gözüküyordu. Temiz yüzü gülüşüyle doğan bir güneş gibi içleri ısıtıyordu. “Dikkat çekmeden yanına gelmek istemiştim.” Dolgu topuklu sandaletinin üstünde yarım tur dönüp Yağız ile göz göze geldi. Dudaklarını büzerek beline bağladığı pembe hırkasını çıkartıp ceplerine bakınmaya başladı. “Buraya bir yere koymuş olmalıyım,” mırıltıları eşliğinde arayışına devam etti. “İşte! Burada, hala!” Ayça Nil’in gülümsemesine bulaşan karanlık ve hasetlik Yağız’ın gözünden kaçıyordu. Böylesine güzel bir kızın mimikleri ve ifadeleri kötülüğü gizlemekte de oldukça güzel ve yetenekliydi. Cebinden eski ve tuhaf bir kolye çıkardı. Yağız’ın görebileceği şekilde tutuyordu. Pembe ve yeşil plastik parçaları, katlanmış kopmuş kâğıtlar, şeker ambalajına benzeyen ne olduğu bilinmeyen bir sürü sıkış tepiş çöp parçası bir ipe geçirilmiş duruyordu. “Bunu da nereden buldun?” yüzünü buruşturup kaşlarını kaldırdı Yağız. Sözüne devam etmeden önce Ayça Nil’in suratına bakması gerekti. “Geçen sene köy okuluna gittiğimde çocuklardan birisi hediye etmişti. Hırkamın cebine atmıştım, unutmuşum. Şimdi şunu biraz temizlersek,” üzerindeki kâğıtları ve çöpleri attırdı. Geriye birbirinden uyumsuz renklerin sıralandığı boncuklar kaldı. “İşte böyle, pembe ve yeşil biraz da sarı boncuk… Bu işimizi görür, ama önemli bir birleşenimiz eksik!” “Ne yaptığını anlamıyorum Nil, kolyenin bu hali zaten anasınıfı etkinliği gibi duruyor.” “Biliyorum, bu yüzden diyorum ya sana önemli bir şey eksik! Ucuna takacağımız saçma bir şey bulmalıyız Yağız.” “Nasıl saçma bir şey?” Yağız’ın sorusuyla oflayarak gözlerini devirdi. Geride kalıyorlardı, acele etmesi gerekiyordu bir yandan da açıklama yapmak sinirlerini bozuyordu. Etrafına bakındı, sağındaki çöp kutusunu görünce kaşları havalandı. “Sanırım şunun gibi saçma bir şey,” diyerek gülmeye başladı Ayça. “Ciddi olamazsın!” şaşkınlıkla Ayça Nil’e bakarak Yağız’da gülmeye başladı. “Senden korkulur Ayça Nil Özçelik!” *** Kıyı boyunca devam eden yürüyüş Mehmet Hoca’nın seslenişiyle duraksamıştı. “Herkes buraya baksın, işte benim Ayvalık’ta en sevdiğim yere geldik!” diyerek bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Hemen önlerinde, yerde zemine sabitlenmiş metal plaka ve kocaman bir elips bulunuyordu. Elipsin içinde rakamlar ve sayılar farklı yerlere sabitlenmişti. Üstelik dikdörtgen metal plakada ise ocaktan aralığa kadar belli yerlerde de aylar vardı. “Bu bir güneş saati!” diye öne atıldı Feyza. Gözlükleri ardından merakla parlayan bakışlarıyla zemindeki sayılara bir bir bakmaya başladı. “Evet, doğru! Feyza’nın dediği gibi buna bir güneş saati de denilebilir. Ama siz bunu Anelemmatik olarak kazıyın hafızanıza. Güneşin konumu ve gölge uzunluğu ile saati gösteren harika bir matematik eseri!” diyerek gülümsedi. “Feyza madem ilk sen cevap verdin o zaman saatin kaç olduğunu seninle öğrenelim. Şimdi ilk olarak hangi aydayız biz?” “Eylül hocam,” saniyesinde cevapladı Feyza. “O zaman şu alanda ‘Eylül’ yazan yerin üstüne geç bakalım.” “Tamam,” diyerek dediği gibi levhada Eylül yazan kısma bastı. “Gölgen tam olarak nerede?” “Sağımda kalıyor ve 5 ile 6 arasında bir yerlerde.” “Evet ve eğer gölgen sağda kalıyorsa bu öğleden sonra demek. Görüyor mu herkes, Feyza’nın gölgesi 5 ile 6 arasında.” Herkes Mehmet Hoca’yı onayladı. “Yani bu da saat öğlenden sonra 5 buçuk demek! Şimdi biriniz saati söylesin bakalım.” “Saat 17:32,” diyen ilk kişi her zamanki gibi Atakan oldu. “İnanılmaz! Dediğiniz gibi saati doğru tahmin etti hocam!” “Buna tahmin demiyoruz; buna bilim ve matematik diyoruz Atakan. Feyza’nın gölgesinin düştüğü yer bulunduğumuz ayda dünyanın güneşe olan uzaklığı ile bize hangi saatte olduğumuzu gösteriyor…” Mehmet Hoca durumu matematiksel olarak ifade ederken çoğu öğrenci büyük bir ilgiyle onu dinledi. Ayça ve arkadaşları ise oflayıp puflamakla meşguldü. “Çok sıkıcı ve saçma. Telefon ekranında saat varken kimin umurunda ki gölge ile saat hesaplamak! Issız bir adaya düşsem sanki saati merak edeceğim. Kime ne faydası var bu güneş saatinin…” diye düşünmekteydi Ayça. “Gölgemizden saati de hesapladığımıza göre ne dersiniz şimdi de Ayvalık Pazarı’na geçelim mi? Güzel hediyelik eşyalar var, aman deyim pazarlık yapmadan almayın gençler,” sözleri ile ayaküstü matematik dersini sonlandırdı Mehmet Hoca. Ayça Nil ve arkadaşlarının tavrı gözünden kaçmamıştı. Yine de gülümsemesinden ve enerjisinden ödün vermedi, ne de olsa şu an derste değildi ve kimse onun anlattıklarını dinlemek zorunda değildi. Pazara gidince herkesin keyfinin yerine geleceğini umuyordu. Anelammatiğin hemen birkaç adım ötesinde renk renk tezgâhlar ile Ayvalık Pazar’ı başlıyor dar sokaklar ve eski evlerin arasında sona eriyordu. Güneşin sıcak ışığı ile takılar, hediyelik eşyalar göz alıcı gözüküyor kalabalığın yoğunluğunun arttığı noktalardan pazarlık sesleri duyuluyordu. Çok değil, sadece beş tezgâh ötede ona doğru ağır ağır ilerleyen öğrencilere göz ucuyla bakıyordu yaşlı kadın. “Nihayet! İşte buradalar, sonunda geliyorlar!” diyen iç sesi eşliğinde heyecandan titremeye başlayan ellerine mukayyet olmaya çalışıyordu. Dışarıdan yaşlı kadını gören kimse onun heyecan içinde yanıp tutuştuğunu anlayamazdı. Zira elleri dışında bütün bedeni buzdan heykeller gibi bütün duygularını gizlemekte birer ustaydı. Tezgâhın örtüsü altındaki sandığı sıkı sıkı tutuyordu. Birazdan yanına gelecek iki kıza vereceği çok özel bileklikler tam da bu küçük kutunun içindeydi. Diliyle dudaklarını yalayarak ıslattı. “Birazdan,” dedi sessizce, “her şey birazdan olacak!” Tüm stantlara göz gezdirip ağır ağır ilerliyordu herkes. Ayça her bir takıda, taşta özenle yapılmış el emeği kolyelere kusur bulup somurturken geride kaldı. Feyza ise satıcılarla ekonomiyi, takı piyasasını ve ürünlerin gelirini sorarken farkında bile olmadan Ayça’nın ardında ilerliyordu. İkisi de birbirinden habersiz tezgâhların önünden geçerken Ayça’nın mavi gözleri gördüğü bir takı ile bedenine ani bir “Dur” komutu verdi. Gümüş rengi gün ışığında elmas gibi parlayan zikzaklı zinciri olan bir bileklikti bu. Tam ortasında öylesine zarif ve öylesine güzel pembe bir taş duruyordu ki diğer sola açılan melek kanadını ve kıvrılıp zincirin etrafını turlayan yılanın ince işçiliğini bile ardında bırakıyordu. İçinde onu almak için tarifsiz bir his yaşıyordu. “Kusursuz,” diye mırıldandı Ayça. Gayriihtiyari elleri eşsiz güzellikteki bilekliğe gittiğinde aynı anda ona uzanan başka bir elle afalladı. Neler olduğunu anlamak için ardına baktığında Feyza’nın turuncu kâküllerini görünce kaşlarını çattı. “Yine mi bu kız!” “Ne yapıyorsun elini çek, onu önce ben gördüm!” diyerek Feyza’nın elini iteledi. “Ne! Saçmalama,” sözünün ardından Ayça’nın bileğini kavradı. “Senden önce ben ona dokundum! Onu ben alıyorum!” Feyza da bu bilekliği en az Ayça kadar almak istiyordu. Altta kalmayacaktı bu kez. “Yok öyle bir şey! Ben alıyorum, git kendine göre bir şeyler bul. Üstelik,” sinsice gülümsedi ve tezgahın başında oturduğu yerde onları izleyen yaşlı kadına baktı. “Eminim ki fiyatı seni aşar, teyze ne kadar bu bileklik?” diye sordu. “Beni aşar mı! Ne demek istiyorsun sen!” sesini yükseltip Ayça’nın üstüne yürümeye başladı. Yaşlı kadın sessizce onları izlerken sözüne devam etti. “Ne kadar bencilsin umurumda değil çakma sarışın ama benim de param ve her ne kadar derse desin o bilekliği alabilmeme yeter!” “Senin benimle derdin ne Nifak Tanrıçası! O bilekliğe ne kadar verirsen iki katını ödeyeceğim, onu ben alacağım!” dişlerini sıkarak karşılık verdi. İkisi kendi arasında çekişmeye devam ederken yaşlı kadın göz dahi kırpmadan onları izliyordu. Aylardır beklediği iki kız tam da hayal ettiği gibiydi. “Birbirlerine zıt ve her ikisi de inatçı. Biri eşsiz güzel diğeri ise bir dahi!” Ayça’nın güzel yüzüne ve Feyza’nın kararlı, akıl dolu savunmalarına bakarak “Afrodit ve Athena kavga ediyor…” dedi içinden. “Teyze, fiyatı nedir bu bilekliğin?” artık daha çok Ayça ile konuşmak istemiyordu Feyza. Parası neyse önce ödeyip alıp gidecekti. “Teyze, fiyatı boş ver sana 200 lira vereyim bana sat!” diyerek Feyza’nın önüne geçti Ayça. Artık mevzu bilekliği almaktan bilekliği birbirlerine kaptırmamaya dönmüştü. Küçücük bir şey için biraz daha laf atmaya devam ederlerse saç baş birbirlerine girecekleri ayan beyan ortadaydı. “Haksızlık yapıyorsun! Her zaman her şey senin olsun istiyorsun!” “Esas sana ne demeli! Sen de her zaman benim mutluluğumu elimden alıyorsun! Bu kez olmaz tamam mı, bu bilekliği ilk ben gördüm ben alıyorum!” Bilekliği kaptığı gibi Feyza’nın önüne geçti. Çantasından iki yüzlük çıkartıp tezgaha attı. “Al teyze, fazlasıyla ödedim fiyatını,” sözünün ardından Feyza’nın itirazlarına rağmen ardını döndü, oradan bir an önce ayrılmak istiyordu. “Dur bakalım orada!” yaşlı kadının tok sesi Ayça Nil’in bedenini adeta dondurdu. “İkiniz de buraya, yanıma gelin.” Sesi o kadar otoriter ve ürkütücü gelmişti ki kulaklara Ayça ve Feyza, ikisi de tek bir kelime etmeden yanına tezgâhın arka tarafına geçtiler. “Bir bileklik için ikiniz de anlaşamıyorsanız,” sırayla gözlerinin içine baktı. Ayça’nın mavi gözleri ve Feyza’nın gözlüğünün ardında parlayan ela gözleri de ürkerek bakıyordu kadına. “Bu bilekliği ikinize de satmıyorum.” “Ne demek satmıyorum! Az önce tezgâhta duruyordu, onu satmayacaksan neden koydun oraya-“ “Size satmıyorum!” diyerek Ayça’nın sözünü kesti yaşlı kadın. “Ama neden?” bu kez soran Feyza oldu. “Çünkü bu bilekliği almak için birbirinizle kavga ediyorsunuz. Bu nedenle satmayacağım. Onun yerine-“ “Hadi ama, onun için iki yüzlük verdim, istersen bir yüzlük daha veririm!” sözünü böldü Ayça. Yaşlı kadın gülümseyerek susturdu Ayça’yı. “Sözümü bitirmeme izin verirseniz size bunu satmak yerine hediye edeceğimi söyleyebilirsiniz,” dedi. “Ama sadece bir bileklik var. Yani sadece yine de birimiz alacağız onu,” diyerek düşünmeye başladı Feyza. Bir bilekliği aralarından birinin almasının ½ yani %50 ihtimal olduğunu biliyordu. “Benim olması hem yüksek bir ihtimal hem de kaybetmem yüksek ihtimal…” diye düşündü içinden. “Bekleyerek bilekliği kaybetmek istemiyorum,” düşüncesi Ayça’nın içini kemiriyordu. Elindeki paraya baktı, “Belki parayı verirsem, karşılık beklemiyorum diyerek… Bilekliği bana verebilir…” zihnindeki tilkilerden biri bu fikri aklının ortasına atıverdi. “Aslında…” kelimesini uzatarak devam ettirdi ve tezgâhın altından bir bileklik daha çıkardı. “Aynısından bir tane daha var!” üstelik bu bilekliğin taşının mavi olduğunu görünce çok sevindi Feyza. “Hayır, bu aynısı değil. Birebir zıttı.” İki bilekliği de eline aldı yaşlı kadın. “Tıpkı birbirlerinin aynadaki yansımaları gibi aynı gözüküyorlar ama bakın,” bileklikleri bir araya getirdi, iki mıknatıs parçası gibi çektiler birbirlerini ve çat sesiyle yapıştılar. “Birbirlerini tamamlamak için iki zıt parça. Sağımız ve solumuz gibi.” “Ne fark eder ki ikisi de aynı gözüküyor. Gerçi farklı olması güzel Nifak Tanrıçası ile aynı şeyi takmak istemiyorum,” iç sesiyle düşünüyordu Ayça. “İlk önce buraya sen geldin,” diyerek işaret parmağıyla Ayça’yı gösterdi yaşlı kadın. “Bu yüzden; sevgi, aşk ve güzelliğin sembolü olan pembe ametist taşlı bileklik senindir.” Bilekliği almış olmanın mutluluğu ile teşekkür etmeyi unuttu Ayça, zaferinin verdiği neşesiyle Feyza’ya burnunu dikerek bakıyordu. “Ve sana da; evrensel düşünce, bilgi ve bilgelik, akıl ve erdem taşı olan mavi selenit taşlı bilekliği hediye ediyorum.” “Teşekkür ederim, ama bunu hediye etmenize gerek yok. Ücretini ödemek isterim.” Feyza kendini mahcup hissediyordu. Cüzdanını eline aldığında yaşlı kadının uzun tırnaklı sağ eli onu durdurdu. “Bunun ücretini paranız ile ödeyemezsiniz. Hediyemi ikinizin de kabul etmesi benim için en değerli karşılık olur,” diyerek gülümsedi. “Çok teşekkür ederim, teyzeciğim. Bu güzel bilekliği hiç çıkartmayacağım!” sevinçle sağ bileğine taktığı takısına bakıyordu Ayça Nil. “Çok teşekkür ederim ben de ama böyle kötü hissettim. En azından sizin için yapabileceğim bir şey söyleyin.” Mahcubiyeti yüzünden henüz bilekliği takamamıştı Feyza. Kadının ölü mavi gözlerine baktığında içi bir tuhaf oldu. “Benim için bir şey yapmak istiyorsan bilekliği tak ve arkadaşını da alıp buradan git. Kavganız yüzünden kaç müşteri kaçırdım haberiniz var mı? Hadi artık, gidin!” birden kadının tavrı değişti. Tekrar özür diledi Feyza, sol bileğine güzel takısını takarken bir kez daha teşekkür etti beceriksizce gülümseyerek. Ardından arkasını döndü, Ayça’nın çoktan gittiğini fark edince geldiği gibi stant aralarından ilerleyip pazarın içinde ilerleyen öğrencilerin arasına geçti hızlıca. Arkalarından baktı yaşlı kadın. Artık emanet edilenler sahiplerine ulaşmıştı. Feyza da gözden kaybolunca eski örme çantasını aldı, tezgâhın altındaki küçük sandığı içine yerleştirdi. Sonra da usulca kalktı yerinden, kimsenin gözüne batmadı yaşlı kadının yokluğu. Artık görevini tamamlamıştı ve burada yapması gereken bir işi de yoktu. “Bana düşen vazifemi tamamladım, zıtlık uyumu getirecek.” Dedi ve bir daha tezgâha geri dönmedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD