İSYANLAR 💔💔💔

1205 Words
İpek’in anlatımıyla devam Zaman durur muydu? Durmazdı. Akrep ve yelkovan aynı ritimde hareket eder, zamanın aktığını anlardık. Peki ya şimdi… neden zaman durmuş gibiydi? Evimizde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Sahi… evimiz miydi artık burası? Abimin olmadığı bir yer bana ev gibi gelmiyordu. Kendimi herkesten soyutladım. Herkes benim için endişe ediyordu ama ben kimseyi görmüyordum. Abimin cenazesi Adlı Tıp’a giderken sustum… ve bir daha konuşamadım. İçimden gelmiyordu. Sanki sessizlik benim için bir kaçış yolu olmuştu. “İpek…” diyen sesle başımı yavaşça kaldırdım. Melis, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Abim…” dedim, ama kelime boğazımda düğümlendi. Devamını getiremedim. Melis bana sıkıca sarıldı. Ama benim kollarım kalkmadı. Hani derler ya… kolu kanadı kırık… işte tam olarak öyleydim. “İpek… duyunca canımdan can gitti sanki. Gelmeye cesaret edemedim… İbrahim bunu hak etmedi.” “Öyle… hak etmedi, Melis…” dedim zorla. “Allah onların yaptığını yanlarına bırakmaz, İpek…” Yine sustum. Ne desem boştu. Söyleyeceğim her şey eksik kalacaktı. O sırada kuzenim Şahin abinin sesi duyuldu: “Akşam üzeri cenazeyi teslim alacağız. Otobüsü ayarladık, memlekete götüreceğiz.” Babam yorgun bir sesle, başını eğerek, “Tamam Şahin, sağ olun…” dedi. Ama Şahin abi hemen araya girdi, “Amca… İbrahim bizim de kardeşimizdi. Bunları keşke yapmak zorunda kalmasaydık ama… kader…” Kader… Ne kolay söylüyordu herkes. Her şey kaderin suçu olmamalıydı. İnsan sadece kötü olaylarda mı hatırlardı kaderi? Kader bu kadar acımasız değildi. Annem durup durup ağlıyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, nefesi kesilir gibi oluyordu. Bir anda sesi yükseldi, feryadı evi doldurdu. “Habibe! Oğlumu aldılar benden! Gitti İbrahim, gitti Habibe!” Teyzem gözyaşları içinde bağırdı, “Yaktılar ciğerimizi…” Teyzem gelmişti. Annemle birlikte ağıt yakıyorlardı. Evdeki herkes onların sesiyle birlikte ağlıyordu. Ben de tutamadım kendimi… gözyaşlarım yeniden akmaya başladı. “İpek…” diyen titrek bir sesle başımı çevirdim. Devrim karşımda duruyordu. Gözleri doluydu. “Devrim… abim gitti. Bizi bıraktı… aldılar onu bizden…” Devrim hiç konuşmadan beni kendine çekti. Sıkıca sarıldı. “Ağla… acını yaşa, İpek…” dedi yavaşça. Bir süre onun omzunda ağladım. Omuzlarım sarsıla sarsıla… nefesim kesilene kadar. Sonra burnumu çekerek konuştum. “Seni görseydi çok sevinirdi abim…" "Gel demişti bana… ‘Karşılama töreni yapacağım’ demişti… ama böylesini düşünmemiştim…” dedi devrim. “Keşke…” diyebildim sadece. Devrim derin bir nefes aldı. Gözlerini bir an kaçırdı. “Seni bana emanet etti…” dedi. Yüzüne inanamaz gibi baktım. Kaşlarımı çattım, başımı iki yana salladım. “Beni düşünme. Sana emanet etmesi lafın gelişi,” dedim hızlıca. Ne söylemek istediğini anlamıştım. Tavrımı koymalıydım. Devrim sakinliğini bozmadı. “İpek, kötü bir şey söylemedim. Yanlış anlama…” dedi ve yavaşça yanımdan ayrıldı. Etrafıma baktım. Herkesin gözlerinde aynı şey vardı, kızgınlık. Melis sırtımı yavaşça okşadı, “İpek… düşünme bunları, olur mu güzelim?” Başımı hafifçe salladım ama hiçbir şey düşünmeden duramıyordum. Akşam üzeri Şahin abi tekrar geldi, “Amca, her şey hazır,” dedi. Babamla birlikte cenazeyi teslim almaya gittiler. Biz de yola çıkmak için hazırlandık. Kapıya çıktığımızda, sokağın başında cenaze aracı göründü. Yavaş yavaş yaklaştı… gelip kapının önünde durdu. Abim… son kez evimizin önündeydi. Hoca dua etti. Helallik alındı. Ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Dizlerim titredi. Gözlerim karardı. Tam düşecekken… Bir anda kendimi Devrim’in kollarında buldum. “Demet! Arabayı aç! İpek ayakta duramıyor!” diye seslendi. “Tamam abi, hemen!” dedi Demet panikle. Devrim beni kucağına aldı. Hiçbir şey söylemeden arabaya götürdü. Yavaşça oturttu. “Demet, yanından ayrılma.” “Tamam abi.” Devrim kapıyı kapatıp tekrar kalabalığa doğru yürüdü. Ben camdan dışarı baktım. Gözlerim dalgınca sokağı taradı. Ve… onu gördüm. Sokağın köşesinde Yasin duruyordu. Yüzünde ki öfke buradan bile belli oluyordu. Bize bakıyordu… daha doğrusu Devrim’e. Beni onun kucağında gördüğünü anladım. “Memleketten dönünce… konuşur, anlatırım…” diye düşündüm. Yola çıktığımızda, arabada ben ve Demet arka koltukta oturuyorduk. Devrim arabayı kullanıyor, Mert de abisinin yanında sessizce camdan dışarıyı izliyordu. Arabada bir sessizlik hakimdi, kimse konuşmak istemiyor, herkes kendi acısına gömülüyordu. Bir süre sonra, boğazım düğümlenerek Demet’e döndüm. “Demet… annem nerede?” diye sordum, sesim titreyerek. Demet gözlerini kaçırdı, dudaklarını birbirine bastırdı. “Merak etme,” dedi usulca, “dayım götürüyor, annem de onun yanında.” Başımı koltuğa yasladım. Gözlerimi kapattım ama karanlık bile içimdeki acıyı bastıramıyordu. Annem… nasıl dayanacaktı bu acıya? Dayanamazdı. Hiçbir anne dayanamazdı. Ya babam… O güçlü adam, şimdi nasıl ayakta duracaktı? Araba mola yerine girdiğinde Devrim yavaşça park etti. Herkes kapıyı açıp indi. Temiz hava içeri doldu ama bana nefes almak bile zor geliyordu. Devrim arka koltuğa doğru dönüp bana baktı. “Hadi, inelim. Bir şeyler ye,” dedi. Başımı hafifçe salladım. “Canım istemiyor, Devrim abi,” dedim. “Abi” dediğim an, yüzünün nasıl gerildiğini gördüm. Çenesi kasıldı, dişlerini sıktı. O kelimeyi özellikle söylemiştim. Devrim 'in içinde bir umut olmasını istemiyordum. Şimdi böyle bir şeyin yeri değildi… belki de hiç olmamalıydı. “Tamam… nasıl istersen,” dedi kısa bir ses tonuyla. Kapıyı sertçe kapatıp indi. Lokantaya gitmek yerine arabanın kaputuna yaslandı. Cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Dumanı havaya karışırken, o da acısını içine çekiyor gibiydi. Ben ise gözlerimi kapattım. İçimde kopan fırtınayı kimse duymasın diye sessizce ağladım. Yol uzundu… ama eninde sonunda bitecekti. Gecenin karanlığı yavaş yavaş dağılırken, biliyordum ki bizim için en acı gün yeni başlıyordu. Sonra zamanla anladım… en acı gün diye bir şey yoktu. Yaşadığımız sürece bitmeyecekti. Her gün, bir öncekine yeni bir acı ekleyecekti. Gözlerimi açtığımda tabelayı gördüm. “Zonguldak…” O an gözlerimdeki yaşlar yeniden akmaya başladı. İşte gelmiştik… köyümüze, toprağımıza. Sabahın ayazı yüzüme vuruyordu ama kimsenin içindeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Arabadan indiğimizde babamı gördüm. Omuzları çökmüş, beli bükülmüş gibiydi. Sanki bir gecede yıllarca yaşlanmıştı. Kardeşleri yanında durmuş, ona destek olmaya çalışıyordu ama babam kimseyi duymuyordu. Tıpkı annem gibi… tıpkı benim gibi. Fatma halam yavaşça yaklaştı. “Abi… cenazeyi eve çıkaralım,” dedi. Babam başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Sesi kısık ama keskin çıktı, “Benim oğlum cenaze değil… İbrahim.” O an herkes sustu. Bu, kabullenemeyen bir babanın sessiz çığlığıydı. İçinde kopan fırtınanın dışa vurumuydu. Halam gözyaşlarını silerek başını salladı. “Tamam abi… haklısın. İbrahim’i evine çıkaralım.” Ahşap evin merdivenlerini çıkarken dizlerim titredi. Her basamakta bir anı vardı. Bu merdivenlerde gülmüştük… koşmuştuk… oyunlar oynamıştık. Abim bana kızar, sonra gülerek sarılırdı. Şimdi ise… onu son kez çıkarıyorduk o merdivenlerden. Devrim, Şahin, Mert ve Selim tabutu omuzladı. Evin büyük odasının kapısı açıldı. Tabut, odanın ortasına bırakıldı. Erkekler içeri geçip sessizce oturdu. Köyün imamı geldi, Kur’an okumaya başladı. O ses, evin duvarlarında yankılanırken acımız daha da derinleşti. Annem, kadınların arasından yavaşça kalktı. Adımları titriyordu ama kararlıydı. Abimin yanına geldi. Ellerini tabutun üzerine koydu. “Yüzünü görmek istiyorum…” dedi titrek bir sesle. Tabutun kapağı açıldı. Annem oğluna baktı. O an zaman durdu sanki. Cenaze İstanbul’da yıkanmış, kefenlenmişti. Ama annem başını kaldırıp hocaya baktı. “Oğlumu yeniden yıkayın,” dedi. Hoca efendi şefkatli bir sesle, “Gerek yok bacım, yıkanmış,” dese de annemi ikna edemedi. Annemin gözlerinde başka bir şey vardı. Belki de… oğlunun üzerindeki son kan izlerini bile silmek istiyordu. Öğle vakti geldiğinde, abim kılınan cenaze namazının ardından mezarlığa götürüldü. Kadınlar normalde mezarlığa gitmezdi… ama biz duramadık. Hiçbirimiz duramadık. Mezarın başında durduk. Gözlerimizin önünde abim, ebedi evine yerleştirildi. Kürekle atılan her toprak, kalbime düşüyordu sanki. Annem dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini toprağa uzattı. Sesi yırtılır gibi çıktı, “Yavrum… ben sana yuva kuracaktım… düğün yapacaktım… Seni böyle kara toprağa değil… gelinine emanet edecektim…” Geriye sadece acı kaldı… ve suskunluk.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD