Safiye Hanım, sabah ezanının ince ve huzurlu sesiyle gözlerini açtı. Göğsün de hissettiği ağırlık hissi nefesini kesiyordu. Rüyasında İbrahim ile İpek’in bir çamur deryasının içinde çırpındığını, kurtulmaya çalıştıkça daha da battıklarını görmüştü. Sonunda kan ter içinde uyanmıştı.
Ellerini göğsünde birleştirip gözlerini tavana dikti. Dudakları titreyerek aralandı.
“Allah’ım… hayırlara çıkar. Evlatlarımı koru Allah’ım…”
Bir annenin yüreğinden kopup gelen o dua, sanki gökyüzüne yükselip Rabbine sığınıyordu. Böyle dualar boşlukta kalmazdı, Safiye Hanım buna inanırdı.
Gözlerini tekrar kapatıp uyumaya çalıştı ama nafile… İçindeki huzursuzluk, uykunun kapısından içeri girmesine izin vermiyordu. Derin bir nefes alıp yataktan kalktı. Sessiz adımlarla banyoya gidip abdest aldı. Yüzüne çarpan su, içindeki sıkıntıyı bir nebze olsun hafifletmişti.
Salona geçtiğinde, koltukta uyuyan İbrahim’i gördü. Safiye Hanım, oğluna bakarken hafifçe gülümsedi.
“Benim canım oğlum…” diye fısıldadı.
Ardından yatak odasına geçip seccadesini serdi. Sabah namazını kıldıktan sonra ellerini açtı.
“Rabbim… içimdeki huzursuzluğu hayra çıkar,” diye mırıldandı.
Namazdan sonra nafile namazına durdu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Seccadenin üzerinde, dua ederken kapının kapanma sesiyle irkildi. Bir an dalgın yakalanmıştı.
“İhhhhh…” diye bir nida döküldü dudaklarından.
Hızla toparlanıp ayağa kalktı. Gün başlamıştı artık. Mutfakta çay suyunu ocağa koydu. Zeytin, peynir, reçel, domates… Hepsini hazırladı. Sahanda yumurtayı kırarken tavadan çıkan cızırtı, evin sessizliğini bozuyordu.
Mutfak kapısından seslendi,
“İpek! Kalk kızım, geç kalma!”
Ardından yatak odasına gidip eşini uyandırdı.
“Bey, hadi kalk. Kahvaltı hazır.”
Metin Bey gözlerini aralayarak doğruldu.
“Tamam Safiye Hanım, kalktım…” dedi uykulu bir sesle. Sonra bir an duraksadı.
“İbrahim gitti mi hanım?”
Safiye Hanım başını hafifçe salladı.
“Gitmiş bey. Görmedim… Namaz kılıyordum.”
Metin Bey iç çekti.
“Keşke görseydim hanım… Konuşup, kızı ne zaman istemeye gideceğimizi sorardım.” Dudaklarında hafif bir tebessüm vardı.
Safiye Hanım da gülümsedi.
“Akşam konuşuruz bey, üzülme.”
Tam mutfağa geçecekken kapı çaldı.
“Hayırdır inşallah, kim bu sabah sabah…” diye söylenerek kapıyı açtı.
Kapı açılır açılmaz içeri neşeli bir ses doldu:
“Günaydın yengemmm!”
Bircan, kahkaha atarak kendini içeri attı. Safiye Hanım gülmeden edemedi.
“Beni rüyanda mı gördün Bircan, hayırdır?” diye sordu.
Bircan omuz silkerek konuştu:
“Valla yengem, annemle babam köye gitti. Ben de size kaldım. Misafir kabul edersin değil mi?”
Safiye Hanım elini salladı.
“Geç deli kız, geç hadi!”
Bircan hemen etrafına bakındı.
“İpek nerede yenge, uyandı mı?”
“Yatıyor kızım, git uyandır.”
“Tamam yenge…”
Bircan, İpek’in odasına doğru giderken parmaklarını şaklatarak yürüyordu. Kapıya gelince içeri seslendi,
“Uykucu! Kalk, ben geldim!”
İpek, Bircan’ın sesini duyar duymaz yataktan fırladı.
“Kalktım vallahi Bircan!” diye seslendi.
Bircan kapıdan gülerek baktı.
“İyi… Mutfağa gel. Konuşacaklarım var, bekliyorum.”
Mutfağa girer girmez Safiye Hanım’a döndü.
“Yengem, sen geç. kalanları biz İpek’le hallederiz.”
Safiye Hanım kaşlarını kaldırdı ama ses etmedi.
“İyi madem,” deyip salona geçti.
İpek mutfağa girdiğinde Bircan çay bardaklarını hazırlıyordu. İpek kaşlarını çattı.
“Hayırdır sabah sabah Bircan? Nereden çıktın sen?”
Bircan yüzünde imalı bir gülümsemeyle baktı.
“Aşk olsun İpek… Kov istersen?”
İpek hemen başını salladı.
“Yok canım, yanlış anlama. Merak ettim… Abim mi aradı? Doğru söyle.”
Bircan’ın omuzları düştü. Derin bir nefes aldı.
“Evet… İbrahim aradı.” Bir adım yaklaşıp İpek’in kolunu okşadı.
“Ve haksız değil. Oturup uzun uzun konuşacağız, anlaştık mı ablacım?”
İpek dudaklarını ısırdı.
“Tamam Bircan, konuşalım… Ama ben kötü bir şey yapmadım ki.”
Bircan başını salladı.
“Canım, sen kötü bir şey yapmadın. Ama Yasin kötü biri. Sana layık değil.”
İpek’in gözleri bir anda sertleşti.
“Devrim mi bana layık Bircan?”
“İpek…”
Bircan’ın sözleri yarım kaldı. Salondan Safiye Hanım’ın sesi geldi,
“Kızlar! Hadi getirin çayları!”
İki genç kız tepsiyi alıp salona geçti. Yer sofrasına oturdukları sırada kapıya sert bir şekilde vuruldu. Gelen sesle herkes irkildi. Sofradaki neşeli hava birden tersine döndü.
İbrahim ise sokağın başında, sabırsız adımlarla bekliyordu. Gözleri yolun sonunda, kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Elleri cebinde, durduğu yerde ileri geri sallanıyordu.
Ezgi uzaktan göründüğünde derin bir nefes aldı.
“Ohh… sonunda…” diye mırıldandı.
“Gül yüzünü gördüm.”
Ezgi yanına yaklaşıp hafifçe gülümsedi.
“Günaydın.”
İbrahim’in yüzü aydınlandı.
“Günaydın, bitanem… Hadi gidelim.”
Ama onların bilmediği bir şey vardı.
Enes, kaldırımdaki park halindeki arabaların arasından sinsice ilerliyordu. Gözleri kararmış, öfkeli bir şekilde. Her adımı öfke doluydu.
Yasin tülün ardından olanları izliyordu. Gözlerini kısmış, hiçbir detayı kaçırmıyordu.
Enes bir anda ortaya çıktı. Ezgi’yi sert bir hareketle kenara itti. Ezgi dengesini kaybedip sendeledi.
“Enes abi!! Ne yapıyorsun?!” diye bağırdı.
Ama Enes artık duymuyordu.
Elindeki bıçak bir anda ortaya çıktı. Hiç düşünmeden İbrahim’e sapladı.
“Benim kardeşimi ne sandın lan sen!”
Bir darbe…
Bir darbe daha…
Ağzından çıkan küfürler, öfkesinin ne kadar derin olduğunu gösteriyordu.
“Namussuz! Sen kimsin ha?!”
İbrahim, acıyla kıvranırken Enes’i durdurmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Dizleri titredi.
Zaman bir anlığına yavaşladı.
Yokuştan aşağı yuvarlanan bir beden…
Ve ardından gelen korkunç sessizlik…
Bir can, toprağa doğru kayarken…
Bir hayat, Ezgi, Enes ve Yasin 'in gözlerin önünde son buluyordu.
İpek’in anlatımıyla,
Kapının kırılacak gibi çalınmasıyla irkilerek yerimden fırladım. Koşarak kapıyı açtım. Karşımda küçük bir çocuk vardı. Yüzünü tanıyordum ama o an söyledikleri, sanki bütün algılarımı kapatmıştı.
“İbrahim abiyi bıçakladılar,”
Üç kelime, anlamsız olmalıydı, böyle acı dolu olmamalıydı.
Çocuğun sesi o kadar yüksekti ki, babam beni yana iterek öne geçti.
“Nerede İbrahim, nerede?” diye bağırdı.
“Pazar Sokağı’nın başındaki yokuşta,” dedi çocuk. Koşarak gelmişti, nefesi hala düzensizdi.
Babam ve annem aynı anda “İbrahim!” diye feryat ederek, yalın ayak dışarı fırladılar. Onların gidişini öylece izledim. Sanki bedenim bana ait değildi.
Bircan’ın sesini duydum. Kollarımdan tutmuş, beni sarsıyordu.
“İpek, kendine gel! Biz de gidelim!”
Sadece boş boş baktım etrafa. Sesleri duyuyordum ama hiçbirini anlamıyordum. Sanki donup kalmıştım.
“Günah benden gitti!” dedi Bircan ve aynı anda yüzüme inen tokatla irkildim.
Elim istemsizce yanağıma gitti. Gözlerim doldu. Sanki derin bir rüyadan uyanır gibi oldum.
“Hadi İpek!” dedi Bircan.
Onunla birlikte koşmaya başladık. Ayaklarım titriyordu ama durmadım. Çocuğun söylediği yere doğru nefes nefese koştuk.
Oraya vardığımızda, dünya durdu.
Annem ve babam dizlerinin üzerine çökmüş, ilk yardım ekibinin yaptıklarını izliyordu. Ne yaptıkları görünmüyordu. Abimin etrafı çevrilmişti, ama her yerde kan vardı.
Çok fazla kan,
Annem ellerini gökyüzüne açmış, titreyerek dua ediyordu.
“Allah’ım, oğlumu bize bağışla, daha çok genç,”
Babam ise sessizdi. Öyle sessizdi ki, o sessizlik daha çok korkutuyordu.
Etraftaki insanların sesleri kulağıma bir uğultu gibi geliyordu. Hiçbirini ayırt edemiyordum.
Cesaretimi toplayıp abimin yanına doğru bir adım attım, sonra bir adım daha,
Ve gördüğüm manzarayla ayaklarım yere çivilendi.
O an, o görüntü, bir ömür gözlerimin önünden gitmeyecekti.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
“Abimmmmm!” diye haykırdım. Sesim yırtılırcasına çıktı. “Ne olur dayan!”
Sanki duyacakmış gibi, sanki bana cevap verecekmiş gibi,
Ama veremedi.
Bedeninden can çekilmişti.
Ambulans ekibi yavaşça geri çekildi. Göz göze geldiler, sonra başlarını eğdiler.
Polislerden biri, “Savcıyı bekleyeceğiz,” dedi.
“Savcı niye gelir, Bircan?” diye sordum. Sesim titriyordu. Bu bir inkardı, bir umuttu,
“İpek,” dedi Bircan, bana sarılarak. Hıçkırıklara boğuldu.
Onun kollarından kurtulup doktora doğru koştum.
“Bizi bırakmış olamaz! Abim, ne olur bırakmayın! Abim yaşıyor!”
Kimse cevap vermedi.
“Yalvarırım, bırakmayın! Abim yaşıyor! Abiiiiimmm!”
Sesim kalabalık sokakta yankılandı. Ama ne yaptıysam fayda etmedi.
İkna edemedim.
Abim, sokağın ortasında öylece yatıyordu.
Üzerine bir örtü örttüler.
O an, her şey bitti.
Elimizden hiçbir şey gelmedi. Ağlamaktan ve beklemekten başka hiçbir şey,
Savcı gelmeden neredeyse tüm akrabalar toplanmıştı. Ama kuzenlerimiz yoktu, arkadaşları yoktu,
Ve katil yoktu.
Kaçmıştı.
Annemin sesi kısılmıştı bağırmaktan. Kimse onun acısına merhem olamıyordu.
Tam o sırada, sokağın diğer ucundan büyük bir gürültü koptu. Kalabalık bir grup içeri girdi.
Başımı çevirdim.
Herkes oradaydı.
Kuzenlerimiz, abimin arkadaşları,
Enes de aralarındaydı.
Yüzü gözü kan içindeydi. Kaçmaya çalışırken yakalamışlardı. Belli ki dövmüşlerdi.
Ama o an, o kadar boş, o kadar anlamsız geldi ki,
Enes’in canı yanmıştı. Yakalanmıştı. Ama yaşıyordu.
Nefes alıyordu.
Ama abim, artık yoktu.
Annem sendeleyerek ayağa kalktı. Gözleri kan çanağı gibiydi. Enes’e doğru yürüdü. Yakasına yapıştı.
“Nedennnnnn?” diye feryat etti. “Oğlum karıncayı incitmezdi, nedennnmn?!”
Enes’in göğsüne vurmaya başladı.
Enes artık bayılma noktasına gelmişti. Polisler araya girip onu gençlerin elinden aldı. Kelepçe takıp polis arabasına götürdüler.
Ben sadece izledim.
Hiçbir şey hissedemeden,
Abim ise, gelen cenaze aracına alındı.
Ve adlı tıp kurumuna götürüldü,