SİNSİ PLAN

2261 Words
Motoru sert bir hareketle park etti. Ayaklarını yere vurur gibi inip hızla onların yanına yürüdü. Karşısına dikilip Hiç düşünmeden, yumruğunu savurdu. “Şerefsiz! Senin İpek’le ne işin var?!” Yasin hazırlıksız yakalanmıştı. Darbenin etkisiyle başı yana savrulurken, dudağının kenarı patladı. Kan, ince bir çizgi halinde aşağı süzüldü. “Abi!” diye bağırdı İpek, panikle İbrahim’in koluna yapışarak. “Abi, yapma ne olur!” İbrahim, alev saçan gözlerini İpek’e çevirdi. “Sen karışma, İpek! Seninle evde konuşacağız!” Sonra parmağını Yasin’e doğru salladı. Sesindeki tehdit, açıktı. “İpek’ten uzak dur. Bir daha yanında, yakınında görürsem, bu kadarla bırakmam.” Sözlerini bitirir bitirmez İpek’in kolundan sertçe tutup çekiştirerek uzaklaşdı. İpek arkasına dönüp endişeyle Yasin’e bakarken, İbrahim onu adeta sürükleyerek götürüyordu. Yasin olduğu yerde kaldı. Bir an başını eğdi. Elini dudağına götürdü, akan kanı parmaklarıyla sildi. Gözleri karardı. İçinde büyüyen öfke, sessiz ama tehlikeliydi. Başını kaldırdı, İbrahim’in arkasından bakarak alaycı bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Benim adım da Yasinse… Bunu senin yanına bırakmam, kayınço…” Dilinin ucuyla kanın tadını aldı, hafifçe tükürdü. “Sen bana bir yumruk attın kayınço… Senin kayınçoların da sana bir iki yumruk atsın da ödeşelim.” Gözlerinde sinsi bir planın kıvılcımları yanıp sönmeye başlamıştı. Aşağılanmanın, İpek’in yanında küçük düşürülmenin hesabını sessizce kapatacaktı. Kimseye fark ettirmeden. Yasin planını kafasında kurarken, Attığı bu adımın, yalnızca bir intikam olmayacağını… Birçok hayatın geri dönülmez şekilde mahvolmasına sebep olacağını bilmiyordu. İbrahim, İpek’i kolundan tuttuğu gibi sertçe çekiştirerek motorunu bıraktığı yere doğru götürdü. Adımları hızlı, nefesi düzensiz öfkesi her halinden belliydi. İpek, gözyaşlarına hakim olamıyordu. Nefesi titreyerek konuşmaya çalıştı. “Abi, lütfen, Ben kötü bir şey yapmadım. Biraz sakin ol,” Ama İbrahim, bunların hiçbirini duyacak durumda değildi. Bir anda durdu, öfkeyle İpek’e döndü. “Kes sesini, İpek! Senin o serseri Yasin’le ne işin olur? Konuşacak adam mı bulamadın da gittin bir serseriye gönül verdin?” İpek’in dudakları titredi. Gözlerinden yaşlar süzülürken, tüm cesaretini topladı. Sesi güçlükle çıkıyordu ama kararlıydı. “Abi, ben Yasin’i seviyorum,” Bu söz, İbrahim’in öfkesini daha da alevlendirdi. Motoruna binerken sert bir hareketle başını çevirdi ve İpek’e arkasına binmesi için işaret etti. İçinde biriken ne varsa, bir bir dilinden dökülmeye başladı. “Yasin masin yok! Unut onu. Devrim’i arayacağım. Ne zamandır bizden haber bekliyorlar. Gelip seni istesinler, tez vakitte de düğün yapsınlar diyeceğim!” İpek önce şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ardından tüm gücünü topladı, sesi bu kez daha netti. “Abi, senin söylediğin şeyleri aklın alıyor mu? Ben Devrim’le hayatta evlenmem! Kuzenim o benim, teyzemin oğlu! Mümkün değil!” İbrahim’in yüzü iyice gerildi. “İster kabul et, ister etme, İpek! Ama sonunda Devrim’le evlenip Ankara’ya gelin gideceksin!” Sözlerinin sonuna kesin bir nokta koymuştu. Motor çalıştı, geceye doğru ilerlerken rüzgar ikisinin de yüzüne çarpıyordu. İbrahim’in aklı ise başka bir yerdeydi. Bu akşam Ezgi’yi görememişti, Ona söz vermişti. İçine bir sıkıntı çöktü. “Akşam geleceğim,” demişti. Ama gördüklerinden sonra gidememişti. Eve geldiklerinde kapıyı İbrahim açtı. İçeriden yemek kokusu geliyordu. Safiye Hanım mutfakta telaşla hazırlık yapıyordu. İpek hiçbir şey söylemeden başını eğdi, sessizce odasına geçti. Üzerini değiştirirken gözyaşları hala dinmemişti. İbrahim ise derin bir nefes alıp mutfağa yöneldi. Babası gelmeden önce annesiyle konuşmalıydı. Kapıdan içeri girerken yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirdi. “Safiye Sultan’ım,” dedi neşeli bir tonla. Annesinin yanına gidip yanaklarına sulu sulu öpücükler kondurdu. Safiye Hanım hemen geri çekildi, yüzünü buruşturdu. “Offf ama oğlum! Bak yine aynı şeyi yapıyorsun, yapma,” diyerek yanaklarını sildi. İbrahim, annesinin karşısında durdu. Bu kez yüzü ciddileşmişti. “Anne, teyzemi ara. Gelip İpek’i istesinler,” Safiye Hanım bir an donakaldı, sonra yüzü aydınlandı. Gözleri parladı. “Allah’ım çok şükür! Kabul etti mi İpek sonunda? Sana mı söyledi oğlum?” diye hevesle sordu. İbrahim başını iki yana salladı, sert bir ifadeyle konuştu. “Anne, İpek’in aklı bir karış havada, Bu iş olacak. İpek de kabullenecek,” Safiye Hanım’ın yüzündeki sevinç biraz duruldu. Kaşlarını hafifçe çattı. “Oğlum, biliyorsun, Devrim, İpek kabul etmezse olmaz bu iş dedi, O ne olacak?” İbrahim kendinden emin bir şekilde cevap verdi. “Anne, ben Devrim’le konuşacağım. Sen merak etme. Babamla konuşup teyzemi ara, gerisini ben hallederim,” Sonra yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Sesi yumuşadı. “Hem, belki yakında biz de bir kız istemeye gideriz,” Safiye Hanım’ın gözleri yeniden parladı. Heyecanla bir adım yaklaştı. “Oğlum, gerçek mi bu? Şaka değil, değil mi?” İbrahim derin bir nefes aldı. İçinde ki heyecanı yüzüne vurdu. “Gerçek annem, gerçek. Allah izin verirse Ezgi’yle yuva kurmak istiyorum,” Safiye Hanım memnuniyetle başını salladı. “Demek Ezgi, adı da güzelmiş. Rabbim gönlüne göre versin oğlum. Biz ailen olarak elimizden geleni yaparız,” İbrahim gözlerini bir an kapattı. İçinden bir şükür geçti. “Çok şükür Allah’ım, Her şey yoluna girecek,” diye düşündü. Saat ilerledi. Metin Bey işten geldi. Üzerinde günün yorgunluğu vardı. Kısa bir selamdan sonra herkes sofraya oturdu. Yer sofrası kurulmuştu. Tabaklar dizildi, yemekler paylaşıldı. Ama o sofrada sadece yemek yoktu, herkesin içinde farklı bir ağırlık vardı. Herkes farkında olmadan son kez aynı sofrada oturuyordu. Yasin, dudağındaki kanı baş parmağıyla silerken gözleri öfkeden kararmıştı. Çenesini sıktı, nefesini sertçe verip hızla yürümeye başladı. Gittiği yeri çok iyi biliyordu, Roma Birahanesi. Yasin’e göre İbrahim bir dersi hak ediyordu. Madem kız kardeşiyle konuşan bir adamı dövmekte sakınca görmüyordu, o zaman kendisi de dayak yemeliydi. Birahanenin kapısını sertçe itip içeri girdi. İçeride ağır bir alkol kokusu, uğultulu sohbetler ve bardak sesleri vardı. Gözlerini kısarak etrafa bakındı. Birkaç saniye sonra dudakları hafifçe kıvrıldı. “İşte orada,” diye mırıldandı. Enes’i köşedeki masada bulmuştu. Hemen yanına yürüdü, sandalyeyi çekip hiç izin istemeden oturdu. Zaten bu, her akşamın rutiniydi onlar için. “Nasıl’sın, Enes?” Enes’in gözleri hafif buğuluydu. Çoktan cakırkeyif olmuş, yüzüne anlamsız bir gülümseme yerleşmişti. “İyi, Yasin, senden naber?” dedi, kelimeleri hafifçe yuvarlayarak. Yasin omuz silkti. “İyi işte, ne olsun, takılıyorum.” Enes bardağını kaldırdı. “İyi bakalım, doldur bardağını, içelim, guzelleşelim.” Yasin dudaklarının kenarında ince bir gülümsemeyle bardağını doldurdu. “İçelim, Enes, içelim.” Ama onun derdi içmek değildi. Enes’in biraz daha sarhoş olmasını bekliyordu. Aklının daha kolay karışmasını, Saatler ilerledi. Masadaki şişeler azaldıkça Enes’in ayakta duruşu bile değişmişti. Nihayet kalkmak için sandalyeden destek alarak doğruldu. Yasin de hemen onunla birlikte ayağa kalktı. Hesabı ödeyip dışarı çıktılar. Soğuk hava Enes’in yüzüne çarptı. Tam o sırada Yasin hafifçe başını yana eğdi. “Enes,” dedi, sesi sanki samimiyetle doluydu. “Seni severim, bilirsin. Yanlış anlama, önlem al diye diyorum.” Enes kaşlarını çattı, dengesini sağlamak için hafifçe sendeledi. “Hayırdır, Yasin? Geveleme, lafı da söyle.” Yasin derin bir nefes aldı, sanki söylemek istemiyormuş gibi yaptı. “Ezgi’yi bir çocukla gördüm. Sabah işe bırakıyor, akşam işten alıyor. Bildiğim kadarıyla sözlü de değil,” Sözünü bitirmesiyle Enes bir anda Yasin’in yakasına yapıştı. “Ne diyorsun lan sen?!” diye kükredi. “Ne Ezgi’si, ne çocuğu?! Bak, yalansa senin—” Ağzına gelen tüm küfürleri art arda sıraladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yasin sakinliğini bozmadan, kısık bir sesle devam etti: “Ben gördüğümü söylüyorum, Enes. Ezgi saf kız, belli ki kandırmış kızı. İbrahim’i de az cok bilirim, pek sağlam pabuc değil.” Enes’in nefesi hızlandı. Dişlerini sıktı. “Demek İbrahim, ha,” dedi öfkeli bir sesle. “Ben bunun hesabını sormaz mıyım? O serefsize bizim namusumuzla oynamak o kadar kolay mı?!” Yasin hemen kolundan tuttu, sanki onu sakinleştirmeye çalışıyormuş gibi. “Enes, kardeşim, şimdi gitsen inkar eder. Sen sabret. Sabah Ezgi işe giderken peşine düşersin, yakalarsın. O zaman kırarsın ağzını burnunu.” Enes bir süre boşluğa baktı. Sonra yavaşça başını salladı. “Sabah,” dedi dişlerinin arasından. “Sabah görür o, bizimle oynamak neymiş.” Yasin, istediğini elde etmiş olmanın verdiği gizli rahatlıkla geri çekildi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Hadi eyvallah, kardeşim,” dedi ve arkasını dönüp yürüdü. Enes ise öfkesi hala taze, adımları sert bir şekilde eve doğru ilerledi. Kapıyı açtığında içerisi sessizdi. Ezgi ve annesi coktan uyumuştu. Salonda sadece televizyonun ışığı vardı. Samet koltukta oturmuş ekrana bakıyordu. Enes içeri girer girmez sert bir sesle sordu: “Emanet nerede?” Samet abisinin haline baktığı an bir terslik olduğunu anladı. Enes sabırsızdı, ve sinirlendiğinde gözü hicbir şey görmezdi. “Ne yapacaksın, abi?” dedi temkinli bir sesle. Enes bir adım yaklaştı. “Sanane lan! Sana hesap mı vereceğim?!” Samet hemen ayağa kalktı, ellerini hafifçe kaldırarak yatıştırmaya çalıştı. “Abi, gel konuşalım, sen sinirlisin, bak” Enes elini savurdu. “Vermezsen verme lan!” Diyerek mutfağa doğru sert adımlarla yürüdü. Samet, abisinin yemek yiyeceğini düşünüp peşinden gitmedi. Ama içinde büyüyen huzursuzluk geçmek bilmiyordu. Mutfakta çekmeceleri sertçe açan Enes, kaşıkların ve kepçelerin arasından bir bıçağı aldı. Gözleri karanlık bir kararlılıkla parlıyordu. Bıçağı beline yerleştirdi. O an, bir anlık öfke, sadece bir hayatı değil, birden fazla hayatı karartmak için pusuda bekliyordu. Kader… Beş harften ibaret, değişmeyen, önlenemeyen tek gerçekti bu dünyada. İnsan kaderini kendi seçer miydi, seçemezdi. Sadece attığı adımlar, onu mutlak kaderine doğru götürürdü. İbrahim sofrada yemek yerken sessizdi tıpkı İpek gibi. Safiye Hanım’ın gözleri iki çocuğu arasında gidip geldi. İçinden, “Bir şey var ama Allah hayra çıkarsın,” diye geçirdi. Metin Bey, günün yorgunluğuyla yemeğine dalmıştı. İbrahim, içindeki sıkıntıya daha fazla dayanamayarak, “Ben dışarı çıkıp biraz hava alacağım, geç kalmam,” dedi. Safiye Hanım yine İbrahim’in ani öpücüğüne maruz kaldı. “Aaa İbrahim, yeter ama! Yapma şunu, çocuk gibi…” diyerek yarı kızgın, yarı gülerek isyan etti. İbrahim, annesinin yüzünü avuçlarının arasına aldı, gözlerinin içine bakarak, “Tamam güzel anam, bu sondu söz…” dedi ama sözünü bitirir bitirmez bir kez daha öptü. “Ah deli oğlan… Hep son diyorsun ama sonu gelmiyor! Artık evlen de karını öp,” dedi Safiye Hanım, başını sallayarak. Metin Bey, merakla kafasını kaldırdı. “Gelin adayı var mı?” diye sordu heyecanla. Oğlunun yaşı gelmişti, evlensin, yuvasını kursun istiyordu. Safiye Hanım göz ucuyla İpek’e bakıp hafifçe gülümsedi. “Var bey, var… Çay içerken anlatırım sana. Bakalım sen ne diyeceksin çifte düğün işine…” İpek, ağzındaki lokmayı yutamadı. “Çifte düğün” derken birinin abisi, diğerinin de kendisi olduğunu anlamıştı. Boğazı düğümlendi. “Ben yorgunum anne… Yatsam ayıp olmaz değil mi?” diye sordu sesi kısık bir şekilde. Metin Bey, kızının yüzünü eliyle şefkatle okşadı. “İyi misin kızım?” “İyiyim baba… Sadece yorgunum.” Annesi de yumuşak bir sesle, “Git dinlen kızım,” dedi. İbrahim, başını hafifçe salladı. “Dinlen… Hafta sonu çok yorulacaksın,” dedi, anlamlı bir bakışla. İpek oflayarak odasına geçti. Kapıyı kapatırken gözleri dolmuştu. İbrahim ise evden çıkıp yakındaki parka gitti. Banklardan birine oturdu. Ellerini birbirine kenetleyip bir süre başını öne eğdi. Sonra tüm cesaretini toplayarak cebindeki telefonu çıkardı. O yıllarda herkeste cep telefonu yoktu ama İbrahim ve Devrim’de vardı. Arada konuşurlardı. Genelde Devrim lafı dolandırır, konuyu İpek’e getirirdi. Ama bu akşam… konuyu İbrahim açacaktı. Telefon ikinci çalışta açıldı. “Kuzen, nasılsın?” “İyiyim İbrahim, sen nasılsın? Evdekiler nasıl, bir sorun yok değil mi?” İbrahim derin bir nefes aldı. “Devrim… Seni severim, bilirsin. Lafı dolandırmadan söyleyeceğim, İpek ile ilgili.” Devrim’in sesi bir anda değişti. “İpek iyi mi?” diye panikle sordu. “İyi, Ama büyük bir yanlışa gidiyor.” “Nasıl yanlış İbrahim, ne oluyor? Açıkça söyle.” “İpek biriyle konuşmaya başlamış. Ama çocuk… akşam içer, gündüz gezer. Arada çalışır ama çoğunlukla ipsiz sapsız, başıboş biri.” Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Devrim derin bir nefes verdi. “Benim elimden ne gelir ki, İbrahim,” İbrahim’in sesi bu kez daha sertti. “Bu hafta gel. İpek ile söz kesin. En yakın zamanda da düğünü yapın.” Devrim’in sesi titredi. “İbrahim… Ben İpek’e köpek gibi aşığım ama onu zorla gelinim yapmam. Yapamam. Onu üzecek hiçbir şeye ‘olur’ demem.” İbrahim gözlerini kapattı, “Tamam, kendince haklısın. Ama İpek söz konusuysa… Onu senden başkasına emanet edersem gözüm arkada kalır. Oğlum, İpek ya seninle olacak ya seninle… Devrim, konu kapandı. Yarın yola çıkıp gelin.” Devrim itiraz etmek için ağzını açtı ama İbrahim bir anda gülerek araya girdi. “Hadi damat bey… Yarın bekliyorum. Bak sana çok güzel damat karşılama töreni yapacağım,” dedi ve telefonu kapattı. Başını gökyüzüne kaldırdı. Gözleri dolmuştu. “Allah’ım… Sen yardım et. İpek için doğru olanı yapmamda bana yol göster,” diye fısıldadı. Evde ise Safiye Hanım ve Metin Bey çay içiyordu. Safiye Hanım fincanı tabağa bıraktı. “Metin… Ben diyorum ki Habibe’yi arayayım. Gelip istesinler İpek’i. İbrahim de evlenecek. İkisinin de mürüvvetini görelim.” Metin Bey’in yüzü bir anda gerildi. “Yahu hanım! Kaç defa dedim ben sana? O solcuya kızımı gelin diye vermem!” Safiye Hanım kaşlarını çattı. “Aaa ama bey yeter artık! Sağcı solcu kavgası bitti. Sen hala aynı yerdesin. Unut artık o olayları.” Metin Bey’in inadı tutmuştu. “Ben diyeceğimi dedim. Zorlama hanım,” dedi sertçe. Safiye Hanım iç çekti ama vazgeçmedi. “Bir bildiği vardır. İbrahim istedi bu iş olsun diyor…” Metin Bey şüpheyle gözlerini kıstı. “Siz ne işler karıştırıyorsunuz hanım?” diye sordu. Safiye Hanım hemen toparlandı. “Yok bir şey bey… Hadi yatalım, geç oldu,” diyerek konuyu kapattı. O gece kimsenin yüreğinde huzur yoktu. İbrahim, geç saatlere kadar parkta oturdu. Ellerini açıp defalarca dua etti. “Allah’ım… İçimdeki sıkıntıyı feraha çıkar…” Başka da bir şey diyemedi. Sonunda eve döndü. Kapıyı yavaşça açtı. İçeri girdiğinde sessizlikten herkesin uyuduğunu anladı. Ayakkabılarını çıkardı, usulca İpek’in odasının kapısını araladı. Karanlıkta kardeşine baktı. “Kardeşim… Senin için en iyisini yapıyorum,” diye fısıldadı. Kapıyı kapatıp salondaki kendisi için açılmış çekyata geçti ve uzandı. Sabah güneş doğarken İbrahim uyandı. Bugün Ezgi erken çıkacaktı, birlikte kahvaltı yapacaklardı. Hızla giyindi, sessiz olmaya özen göstererek hazırlandı ve evden çıktı. Motoruna atladığı gibi Ezgi’nin evinin olduğu sokağın başına geldi. Durduğu yer, Yasin’in evinin önüne denk geliyordu… Yasin'in evi, yokuşun başında ki o karanlığa gebe ev.....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD