Mahallenin arnavut kaldırımlı dar sokaklarına inmişti sıcak. Beton duvarlar güneşin altında kavruluyor, radyatör gibi ısı salıyordu. Taziye evi olarak bilinen tek katlı, düz çatılı evin önüne gölgelikler gerilmişti. Gri plastik sandalyeler taşınmış, mahalleli kadınlar tandır ekmeği, helva, tencereyle etli pilav getirmişti. Çocuklar köşe başlarında top oynarken annelerinden azar işitiyor, erkekler ise yolun karşısında sigaralarını tüttürüyordu.
Fatma Hanım, yatak odasında yere serilen şiltenin üstünde yarı baygın yatıyordu. Mahallede herkes onun sabırlı, ezilmiş ama vakur hâlini bilirdi. Ama şimdi o sabır da çökmüştü omuzlarına. Başörtüsünün ucu terden sarkmış, gözleri kıpkırmızı olmuştu. Kardelen başucunda oturuyor, annesinin ellerini ovuşturuyordu. Hiç konuşmuyordu. Konuşsa kırılacak gibiydi sesi. Mahallenin kadınları başına toplanıyor, usulca konuşup dua ediyorlardı:
“Allah sabır versin kızım… Allah beterinden saklasın…”
Kardele sadece başını eğip teşekkür ediyordu. Ağlamıyordu hâlâ. Gözleri kurumuştu sanki.
"Anne artık kendini yıpratma."dedi Kardelen ilk defa onunla konuşarak.
"Nasıl yıpratmama kızım...Kimsesiz kaldık. Dul kaldım. Evimin direği kırıldı, çatısı üstüme çöktü. Ben yanmayım kim yansın."
"Seni dövüyordu."dedi Kardleen kısık sesle. Bu adam için değmez ağlama diyemedi.
"Ahh ah! Sen ne bilirsin ki dul kadın ne demek. Döverdi ama sağ olsun kimseye de muhtaç etmezdi. Şimdi yaşasaydı da gene dövseydi."
Kardelen bu sözlere anlam veremedi. Şaşkındı. Kocasız, dul kadın klamak..dövülmekten daha mı kötüydü?
"O halan da gelmedi. Alacağı olsun."dedi.
Annesi ilk defa biri için kötü düşünceler içindeydi. Normalde asla kırgın olmaz, gıybet yapmayan bir kadındı.
"Hastaymış..aradı beni."
"Kardeşi ölmüş ne hastası!" diye yakındı.
"Gerek yok. Babam halamı sevmezdi zaten."diyebildi. Kardelen de halasını sevmezdi. Gelmemesine sevinmişti.
"Ben şimdi ne yapacağım Allah'ım."
"Dayım var anne yalnız değilsin."
Kadın içten içe daha çok ağladı.
"Bende ona yanıyorum ya. Dayına kaldıysak vay halimize."
----
Bahçede, plastik sandalyeye oturmuş adamların arasında Tugay, Cevat, Kerem ve Alperen vardı. Tugay, sürekli evin kapısını gözlüyordu. Kardelen her göründüğünde içi daralıyor, yanına gitmek istiyor ama sonra vazgeçiyordu. Bir taburede koca bir tencere ayran, tepside pet bardaklar, yanında termosta çay. Herkes yudum yudum içiyor ama kimse tadını almıyordu.
“Bu Ferhat gelir yine.” dedi Alperen, gözünü sokak girişinden ayırmadan.
“Geldi bile,” dedi Cevat.
Ferhat, gömleğinin kollarını dirseğe kadar sıvamış, siyah pantolonuyla tespih çekerek yürüyordu. Yanında bir-iki arkadaşı daha vardı. Ama dikkatliydi, doğrudan eve girmedi. Önce yolun karşısındaki kahveye uğrar gibi yaptı. Göz ucuyla Dursun’u süzdü.
Ferhat, başsağlığı diler gibi yaklaştı. Elini uzattı.
Dursun elini sıktı ama yüzüne bakmadı.
“Başınız sağ olsun abi, Allah rahmet eylesin.”
“Sağ ol,” dedi Dursun, kısa. Sonra arkasını döndü.
Tugay bütün sahneyi izliyordu. Ferhat'ın bakışları Kardelen’in odasına yönelince içindeki öfke yeniden kabardı. Cevat koluna dokundu.
“Yanına git. O kız bu günlerde birilerini yanında görmeye ihtiyaç duyar.”
"Haklısın."
Tugay başını sallayıp ayağa kalktı. Kapının önüne geldiğinde sessizce içeri baktı. Kardelen hâlâ annesinin elini tutuyordu. Omzundaki hırka kaymış, saçları alnına yapışmıştı. Çok sessizdi. Çok uzaktaydı sanki.
Tugay eğilip usulca sordu:
“Bir isteğin var mı, Kardelen? İstersen biraz hava alalım.”
Kız başını kaldırdı. Gözlerinde yine o boşluk. Yavaşça başını salladı.
“Yok abi… Teşekkür ederim.”
Tugay geri çekildi. “Abi” kelimesi bir taş gibi boğazına oturdu. Bir yandan yakın olmak istiyor, diğer yandan o mesafenin ne kadar kırılgan olduğunu biliyordu.
Ferhat ise hâlâ oradaydı. Taziye bahanesiyle ortalıkta dolanıyor, her fırsatta Dursun’un yakınında durmaya çalışıyordu. Kendi çapında yasını tutar gibi yapıyor ama esas niyetini kimse bilmiyor sanıyordu.
Ama Tugay biliyordu. Tugay her şeyi gören gözlerle takip ediyordu onu.
Gece olmuştu. Taziye evinin kalabalığı yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Sessizlik, evin içine usul usul yayılıyordu. Salonun bir köşesinde hâlâ Yasin okunuyor, dualar mırıldanarak göğe gönderiliyordu. Fatma Hanım, başındaki siyah matem eşarbına gözyaşlarını siliyor; öylece oturduğu koltukta zamanla birlikte eriyip gidiyor gibiydi.
Kardelen, elinde tepsiyle odadan odaya sessizce dolanıyordu. İnce bilekleriyle tuttuğu bardaklar titremiyor, ne kadar yorgun olsa da eli işten düşmüyordu. Gözleri boştu; sanki bakıyor ama görmüyordu. İçindeki kasırgayı kimseye sezdirmemek ister gibi çay dağıtmaya devam ediyordu.
O sırada, mutfağın kapısından bir ayak sesi geldi. Kardelen dönüp baktı. Tugay’dı. Elinde metal bir tepsiyle dışarıdaki erkeklere çay tazelemeye gelmişti. Üzerinde siyah pantolon ve açık gri gömleği vardı. Saçı düzgünce taranmış, yüzü ciddi ve yorgundu. Annesi Melike Hanım, işten geç çıktığı için bir saat önce ancak gelebilmişti. Tugay ise, akşamdan beri oradaydı; ama Kardelen’le tek kelime bile etmemişti.
Kız, sesini çıkarmadan ona baktı. Sonra usulca sordu:
“Çay mı abi?”
Tugay kısa bir baş selamıyla onayladı.
“Evet. Ben koyarım.”
Kardelen çaydanlığın bulunduğu köşeyi işaret etti.
“Büyük çaydanlık yeni. Oradan koyarsın.”
“Tamam,” dedi Tugay ve tepsiyi tezgâha bırakıp çayları doldurmaya başladı. Sıcacık bardaklar tepside bir bir dizilirken, göz ucu hep Kardelen’deydi. Kız, tezgâha dönmüş, düşünceli bir halde bardak yıkıyordu. Parmakları sabunlu suda dolaşırken, aklı başka yerde gibiydi.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Tugay, sesini alçaltarak.
“Bilmiyorum,” dedi kız. Cevabı cılızdı, içi boş gibiydi.
Tugay, bir an duraksadı. Sonra içten bir tonla konuştu:
“Acın büyük, Kardelen. Elimizden ne gelirse… biz buradayız. Bu mahallede yenisin ama herkes aile gibidir.”
“Sağ olun abi, eksik olmayın.”
Bir anlık sessizlik oldu. Tugay konuşmayı ilerletmek istedi ama kelimeler boğazında düğümleniyordu. Kızın yorgun omuzlarına yük daha fazla yüklemek istemiyordu. Ama bazı şeyleri söylemeden de duramıyordu.
“Şu Ferhat… biliyorsun değil mi?”
Kardelen başını eğdi, sonra yavaşça doğrulttu.
“Evet, biliyorum. Sağ olsun çok yardımcı oldu Ferhat abi.”
Tugay’ın içinden “onun niyeti başka” demek geçti ama açık açık konuşmak istemedi. Bunun yerine sadece,
“Sen yine de… ona dikkat et, olur mu?” dedi.
Kardelen’in bakışları o anda onun gözlerine takıldı. Siyahların içinde duran bu adam, tertipli ve sakindi ama gözlerinde belirsiz bir huzursuzluk vardı.
“Neden?” diye sordu.
Tugay kaşlarını çattı hafifçe.
“Ferhat… göründüğü gibi yardımsever biri değildir diyelim.”
“Anladım,” dedi Kardelen. Gözlerini kaçırıp tekrar bulaşığa döndü.
Tugay bir süre daha sustu. Sonra bir şey sormak ister gibi başını kaldırdı.
“Liseden sonra ne yapacaksın? Yani… hangi üniversiteyi istiyorsun?”
“Ben üniversiteye gidemem.”
“Niye öyle diyorsun?”
“Babam yok artık. Çalışmam lazım,” dedi sadece.
Tugay, dudaklarının içini yedi, boğazı düğümlendi.
“Burada okumazsan… evlendirmek isterler.”
Kardelen başını hafifçe salladı.
“Biliyorum abi. Dayım zaten… çok tutmaz beni evde.”
“Yani evleneceksin.” Bu söz, Tugay’ın dudaklarından neredeyse fısıltıyla döküldü. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk kabarıyordu.
Kız, sırtı dönük halde konuştu.
“Bana soran olmaz istiyor musun diye. Mecbur…”
Tugay’ın yüreği sıkıştı.
“Mecbur değilsin, Kardelen. Artık eskisi gibi değil. Okumak senin hakkın. Eğer evleneceksen de… sevdiğin biri olmalı.”
Kız durdu. Bulaşık süngerini sıktı. Köpükler akarak parmaklarının arasından döküldü.
“Kimi seveceğim ki? Ha dayımın kahrını çekmişim, ha kocamın. Ne fark eder? İkisi de aynı cehennem.”
Bu sözler, Tugay’ın yüreğine keskin bir bıçak gibi saplandı. Kızın kaderine razı gelişi, içindeki ölü sessizlik…
“Yaşın küçük. Düşünme böyle,” dedi. “Hayatın ne getireceğini bilemezsin. Sen okuluna odaklan.”
Kardelen artık konuşmak istemiyordu. Sırtı dönük, suskun kaldı. Tugay da ısrar etmedi. Elindeki tepsiyi aldı, yavaşça mutfaktan çıktı.
Ama içinde bir karar filizlenmişti. Kardelen böyle boynunu büküp Ferhat gibi adamlara teslim edilmemeliydi. Tugay, askere gitmeden önce annesiyle konuşacak, en azından nişanlanmak için bir adım atacaktı. Belki Kardelen’in hayatını baştan yazamazdı ama o karanlık yazgıya bir virgül koyabilirdi.
Ve o gün, Ankara’nın sıcak ve yorgun sokaklarından birinde, bir kızın suskunluğu ile bir çocuğun sessiz kararlılığı arasında bir savaş başlıyordu.