“İzin ver… seni düşüneyim.” Bu söz bir an havada asılı kaldı. Rüzgar bile susmuştu sanki. Kardelen’in gözleri büyüdü, bakışları sabitlendi. Ne duyması gerektiğini tam olarak anlayamamış gibiydi. Ama sonra… kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpmaya başladı. “Ben mi?” diye sordu, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Tugay bakışlarını kaçırmadı. Cevap vermedi ama o gözlerde, kelimelerin taşıyamadığı her şey vardı. Kardelen başını eğdi, papatya tacına uzandı, parmak uçlarıyla narince dokundu. Yanakları sıcaktı, kulakları yanıyordu. Dudaklarını araladı, bir şey söylemek istedi ama dili çözülmedi bir türlü. “Ben... şey… neden ben?” Tugay derin bir nefes aldı, bakışları hâlâ ondaydı. “Çünkü sen… başka bir şeysin. Temizsin, sade, gürültüsüz... huzur gibisin.” Bu cümle, Kardelen’in içinde yıllardır

