- Göz Kulak -

1636 Words
--- Kardelen okul çantasını omzuna asıp sokağın başında göründüğünde, mahalleye hafif bir rüzgârla beraber bir sessizlik çöktü sanki. Üzerinde soluk mavi okul forması, ayaklarında beyaz lastik ayakkabılar vardı. Saçlarını toplamamıştı, rüzgâr uçlarını hafifçe savuruyordu. Yüzü yorgundu ama adımları telaşlıydı. Okuldan çıkar çıkmaz eve uğramadan doğruca dayısının bakkalına yönelmişti. Tugay kahvehane önünde, plastik sandalyeye yaslanmış halde çayını yudumlarken onu gördü. Başını hafifçe çevirmiş, öylece bakıyordu. Sandalyenin gıcırtısını bile bastıran bir dikkatle. Sokak, kahvehane ve bakkal arasında eğik bir üçgen gibiydi. Kardelen'in her adımı gözünün önünde netleşiyor, sanki dünya arka planda bulanıklaşıyordu. Çantasını hafifçe düzeltti Kardelen. Bakkalın paslı çanı kapının üstünde çıngırdadı. Tugay gözlerini ayırmadı. Dursun içeriden "Geldin mi kız?" diye seslendi ama Tugay duymuyordu bile. Onun için o anda var olan tek şey, kızın kapıdan içeri girerken başını öne eğmesi, hafifçe eteğini çekiştirmesi ve göz göze gelmemek için çevreye bakınmasıydı. Yunus, Kerem ve Cevat ise hâlâ gündelik sohbetlerine dalmıştı. Tugay’ın bakışlarını fark etmemişlerdi. Tugay, çay bardağını yavaşça masaya bıraktı. Parmakları bardağın buğulu sıcaklığında sabit kaldı. Her hareketini takip ediyordu Kardelen’in. Dayısının verdiği ekmek kolilerini düzenlerken eğilişini, tezgâha yaslanıp müşteri beklerken ayak ucunda sallanışını... Kardelen pencere önündeki koltuğa oturmuş, önlük cebinden ufak bir defter çıkarmıştı. Ders çalışıyor gibi görünüyordu ama ara ara başını kaldırıp dışarı bakıyordu. Tugay her seferinde göz göze gelmemeye çalışıyor, bakışını başka yere kaydırıyor ama içi daralıyordu. Sanki her nefes alışında Kardelen’in üstünde görünmeyen bir yük hissediyor, o yükü kaldırmak ister gibi dişlerini sıkıyordu. Mahalle küçük, hikâyeler çabuk büyüyordu. Her bakış, her söz, her adım bir anlam kazanıyordu. Tugay sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı, kolunu arkaya atıp sokakta esen rüzgârı içine çekti. Kızın yüzü gözlerinin önünde parlıyordu. Camın ardından gelen silik suret bile onun için binlerce kelimenin yerine geçiyordu. İşte o anda, bir karar kıvılcımı düştü içine. Ne olursa olsun, bu kızı kimsenin kirli niyetlerine bırakmayacaktı. Ne Ferhat'a, ne başkasına. İlk adımı atmadan önce zamanın biraz daha ağır akmasına izin verdi Tugay. İzledi. Bekledi. Kendini tuttu. Ama içinde, usul usul büyüyen o sahiplenme, artık susmayacaktı. Bir süre daha böyle izledi onu; sonra birden yerinde kıpırdandı. Masaya dirseğini koydu, başını hafifçe eğdi. “Sigaran var mı?” diye sordu Cevat’a. Cevat şaşkın bir ifadeyle ceplerini yokladı, sonra başını iki yana salladı. “Yok bende.” Tugay cebinden bir paket çıkardı, sigarayı masanın üstüne bıraktı. “Artık var,” dedi. Sonra ayağa kalktı. Üzerindeki ağırlığı üzerinden atarcasına, ellerini pantolonunun ceplerine sokup markete doğru yürüdü. Yunus ve Kerem bakıştılar ama bir şey demediler. Tugay’ın kararlılığı, etrafına sessiz bir emir gibi yayılmıştı. Bakkalın kapısını açtı, paslı çan bir kez daha çıngırdadı. İçeri girdiğinde Dursun, kasanın arkasında bir müşteriyle uğraşıyordu. Kardelen ise rafları düzenliyordu. Tugay adımlarını ağır ağır atarak tezgâha yaklaştı. Dursun kafasını kaldırdı, geniş bir gülümsemeyle, “Ooo Tugay bey yine şeref verdi,” dedi. Tugay hafifçe başını salladı. Göz ucuyla Kardelen’i yokladı. Kız, kollarını sıvamış, şeker kutularını diziyordu. Hiç başını kaldırmadı, onun varlığını fark etmemiş gibi yapıyordu. Tugay boğazını temizledi. “Dursun abi, geçen sefer bir hesap vardı, onu sormaya geldim,” dedi bahaneyle. Dursun, kafasını kaşıdı. “Hee doğru ya, elektrik parasını yatıracaktık. Dur hele.” Tezgâhın arkasında bir yere bakındı, sonra alnına vurdu. “Ben onu halletmeye gidiyorum, beş dakikaya gelirim. Kız burada, bi' şey lazım olursa söylersin.” Tugay başıyla onayladı. Dursun ceketini kaptığı gibi aceleyle çıktı. Kapı kapanınca markete bir sessizlik çöktü. Sadece dışarıdan gelen uzak kahkaha sesleri ve buzdolabının vızıltısı duyuluyordu. Tugay birkaç adım atıp Kardelen’e yaklaştı. Kız başını hâlâ kaldırmıyordu. Küçük bir şeker kavanozunu düzeltiyor, parmaklarıyla etiketi sıvazlıyordu. “Okul nasıl geçti?” diye sordu Tugay, sesi alışılmadık bir sertlikteydi. Sanki soruyu sormamak için direnmiş de sonunda mecbur kalmış gibiydi. Kardelen hafifçe duraksadı, sonra kısaca cevapladı. “İyiydi.” Tugay ellerini arkasında birleştirip ona biraz daha yaklaştı, ama mesafeyi korudu. Gözleri Kardelen’in yüzünde, bakışları bir şeyler arar gibiydi. “Derslerin iyi mi?” diye ekledi, sesi bu sefer daha yumuşaktı. Kardelen bu kez başını azıcık çevirdi ama göz göze gelmedi. “İyi.” Tugay’ın içi daraldı. Cevaplar kısa, mesafe kalındı. Kız ondan kaçmıyordu ama yakınlaşmaya da niyeti yoktu belli ki. “Mahalle nasıl geldi sana?” dedi bu kez, sesinde farkında olmadan bir merak ve koruma isteği vardı. Kardelen şeker kavanozunu bıraktı, ellerini önlüğünün cebine soktu. Başını hafifçe eğdi. “Alışıyorum.” Tugay kısa bir sessizlikte onu süzdü. Bu suskunluk, bu mesafe, kızın yaşadığı her şeyin sessiz bir yankısı gibiydi. Ona bir adım daha atmak için sabırlı olması gerektiğini hissetti. Gözlerini hafif kısıp, düşük bir sesle sordu: “Biri canını sıkarsa haberim olsun. Bu mahallede yalnız değilsin.” İlk defa Kardelen başını kaldırıp ona baktı. Gözlerinde minnet yoktu, korku da yoktu. Sadece şaşkınlık ve bir parça anlaşılmamışlık vardı. Kısık bir sesle, neredeyse fısıltıyla cevapladı: “Tamam abi solasın.” Tugay kaşlarını kaldırıp indirdi. Yere bakarken başını aşağı yukarı salladı. Daha fazla zorlamadı. Bir süre daha ona baktı, sonra yavaşça geriledi. “Malbora red,” dedi tezgahın önüne gelirken. Kardelen elindeki tozu çırptı ve hemen istediği sigarayı verdi. Tugay parayı uzattı, Kardelen aldı ve üstünü verdi. Tugay, kızla gmz göze gelemeyeceğini anlayınca pes etti. Dışarı çıktığında kahvehanedeki hava, marketin içindeki sıkışmış sessizliğe göre çok daha serbestti. Tugay cebindeki sigara paketi ile oynarken, yere bakarak yürüdü. İçinde bir yer hâlâ sıkışıyordu. O kızın sessizliği, Tugay'ın içindeki en gürültülü yere dokunmuştu. " Noldu lan birden markete girdin, Dursun çıktı koşarak." dedi Kerem. " Yok bir şey, borç işi vardı bunun onu söyledim." Masaya tekrar oturdu. Sigarasını yaktı. " Aha bizim çitos göründü." Tugay, ağzında tuttuğu sigara ile Kerem'in baktığı yöne çevirdi boynunu. Ferhat elinde tesbih, sallaya sallaya yokuştan iniyordu. " Kızı yoklayacak belli. " dedi Cihat. Tugay gözünü bir şahin misali adama kitledi. Ferhat ağır adımlarla aşağı iniyordu. Üzerinde yağ lekeli bir kot pantolon, üstünde ise yıkandıkça rengi solmuş bir deri ceket vardı. Ayakkabıları kalın tabanlı, kaba saba sanayi tipi botlardandı. Her adımında, elindeki tespihi ritmik bir şekilde sallıyor, baş parmağıyla taneleri hızlı hızlı ittiriyordu. Gözlerinde kurnaz bir parıltı vardı; çevreyi tararken bakışları tedirgin değildi, aksine arsız bir kendinden eminlik taşıyordu. Sanki her yere ait, her yerde hak iddia edebilirmiş gibi. Dişlerinin arasından sakız çiğniyor, ara sıra tükürmekten çekinmeden yere atıyordu. “Çitos” lakabını boşuna almamıştı; sinsi, gevşek ama bir o kadar da tehlikeli bir havası vardı. Özellikle gözüne kestirdiği şeye ulaşmak için sınır tanımayacak bir tipe benziyordu. Tugay, sigarasını dudağında unutarak, şahin gibi gözlerini Ferhat'a dikti. Göz kapakları yarıya inmişti, kasları hafifçe gerilmişti. Masadaki diğerleri de farkındaydı gerginliğin. “Markete gidiyor bu.” dedi Kerem, sesini alçaltarak. Ferhat doğrudan Kardelen’in çalıştığı markete yöneldi. Kapıyı itti, çan bir kez daha tiz bir sesle çaldı. İçeri kayboldu. Tugay, bir anlık dürtüyle kalkacak gibi oldu. Elleri sandalyenin kenarına sıkıca sarıldı, kaslarının gerilimi gözle görülür hâle geldi. Cevat omzuna hafifçe dokundu. “Dur,” dedi fısıltıyla. “Öyle paldır küldür girersen, sanki kıza, bir şey yaptı sansarlar. Durduk yere adı çıkmasın kızın şu şerefsizle. Yanlış olur.” Tugay dişlerini sıktı, gözünü marketten ayırmadan yerinde kalmaya çalıştı. Camdan sadece sınırlı bir görüş açısı vardı. Kardelen tezgâhın arkasında görünüyordu; başı hafif önde, elleri raftaki ürünlerle uğraşıyordu. Ferhat ise içeride dolanıyor, ağır ağır rafların arasında yürüyordu. Omuzları genişçe açılmış, sanki her adımıyla varlığını hissettirmek istiyordu. Tugay’ın sağ eli dizine vuruyordu durmadan, sabırsız bir ritimle. "Bir terslik olursa girerim," dedi. Arkadaşları da onunla birlikte gitmeye hazırlardı zaten. Cevat, Tugay'ın derdini anlamıştı. Ondan kaçmazdu bu durum. Tugay'ın damarlarında kan değil, saf öfke akıyordu o an. Ferhat’ın Kardelen’e bakışındaki açgözlülük, Tugay'ın midesini bulandırmıştı. Ferhat, tezgâha yanaştı. Bir şeyler soruyordu belli ki, ama Kardelen’in cevabı duyulmuyordu buradan. Kız başını kaldırmadan, mesafeyi koruyarak cevap veriyor gibiydi. Tugay'ın kalbi göğsüne sığmıyordu artık. Eli neredeyse cebindeki çakısına gidecekti, kendini zor tuttu. İçinden bir ses, "Bir adım daha yaklaşırsa, yeminle parçalarım," diye tısladı. . O sıra masadaki bütün arkadaşları birbirine baktı. Ferhat’ın kahkaha attığı görüldü bir anda; gevşek, boş bir kahkahaydı bu. Kardelen’in ise küçücük bir adım geri çekildiği fark edildi. Tugay ayağa kalktı. Sandalyenin ayakları taş zeminde tiz bir ses çıkardı. Masadakiler de irkildi. Yunus hemen araya girdi. “Dur Tugay. Bir şey yapmadı henüz. Dursun çıkar şimdi, Ferhat da sıvışır.” Ama Tugay’ın gözleri camı delip geçecek gibiydi. Kasları titriyordu; sadece bir işaret, sadece ufak bir yanlış hareket bekliyordu. O an Kardelen bir adım daha geri gitti. Rafla arasında sıkışmış gibiydi. Ferhat bir şey daha söyledi. Tugay’ın sabrı taşmak üzereydi. Tam o anda, marketin arka tarafından Dursun belirdi. Bakkalın arka sokağından girmişti. Elinde birkaç defter ve bir tomar kâğıtla uğraşıyordu. Aceleyle içeri girdi, olan biteni hemen fark etti. "Ferhat usta!" dedi Dursun, sesini olduğundan fazla neşeli yaparak. "Ne lazımdı sana, hemen yardımcı olayım?" Ferhat bir an afalladı. Sonra sırıtıp döndü. “Yok Dursun abi, Kardelen bacıya bi' şey soruyordum da. Hayırlı işler.” Dursun, içgüdüsel bir korumacılıkla Kardelen’in önüne geçti. “Sen söyle, biz bakalım yardımcı olabilecek miyiz?” dedi, hafifçe vurgulu bir tonla. Ferhat'ın bir çok kızın adını çıkardığını bilirdi. Namus bekçiliği ise Dursun'un en sevdiği şeydi. Ferhat, bakışlarını Kardelen'den çekmek zorunda kaldı. Omzunu silkti. “Yok abi, önemli değil. Bir çay şekerine bakacaktım da... Neyse kalsın, sonra alırım.” Sonra, hafif bir kahkaha eşliğinde kapıya yöneldi. Çıkarken de göz ucuyla Kardelen'e son bir bakış atmayı ihmal etmedi. Tugay, kahvehaneden bu sahnenin tamamını izliyordu. Yumrukları sıkılıydı ama şimdilik sakin kalmıştı. Gözlerini Ferhat'ın arkasından ayırmadan, onun uzaklaşmasını izledi. Ferhat yokuşu ağır ağır tırmanırken, cebinden tespihini çıkarıp yeniden oynamaya başladı. Neşesi kaçmış gibiydi, ama kolay kolay vazgeçecek biri olmadığı belliydi. Masaya yeniden oturduğunda Kerem, göz ucuyla Tugay’a baktı. “Bak dedim sana. Dursun tam zamanında yetişti.” Tugay dudaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes çekti. Dumanı ağır ağır bırakırken, bakışları hâlâ marketin üzerindeydi. İçinde bir ses fısıldıyordu: "Bu daha başlangıç. O kızı korumak istiyorsan, gözünü bir an bile ayırmayacaksın." Tugay'ın keyfi kaçmıştı. Masadan kalktı, " Eve çıkıyorum görüşürüz sonra." " Akşam okeye geliyon mu la!? " " Gelirim Yunus'um." Tugay evinin yolunu tutarken, Cevat düşünceli şekilde izledi arkadaşını. "Bize görev düştü beyler....Tugay mahallede yokken yengeye göz kulak olacağız." Hepsi aynı şeyi düşündüğü için ses etmeden onu başlarıyla onayladılar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD