-KAHVEHANE SOHBETİ-

1082 Words
Otobüsle gitmek varken Tugay o gün arabasını almıştı. Belki içinden bir ses, “Bugün bir fark yarat,” demişti ona. Belki de Kardelen’e görünmeyecek olsa bile kendini daha hazır, daha güçlü hissetmek istemişti. Baharın rüzgârı serin serin eserken, siyah Mercedes-Benz S Serisi, yolda ağır ağır ilerliyordu. Sanki zaman bu arabanın etrafında biraz daha yavaş akıyordu. Nokia 3310 telefonundan saate baktı. 13.40'tı. Arabanın içinde hafif bir caz parçası çalıyordu. Deri koltuklar güneşte hafif parlıyordu. Gösterge panelindeki analog saat, eski bir zarafetin izlerini taşıyordu. Elini direksiyona koyduğunda her zaman bir tık daha dimdik otururdu. Babasının ona bu arabayı vermesi bir “devretme” işareti gibiydi. "Sen artık bu ailenin sorumluluğunu taşıyabilecek yaştasın," demekti. Mahalleye yaklaştığında, araba iyice yavaşladı. Dar sokaklarda bu iri cüsseli arabanın dolaşması alışılmadık bir görüntüydü ama mahalleli alışmıştı. Çocuklar yol kenarına çekiliyor, yaşlılar ona başlarıyla selam veriyordu. Tugay kafasını hafifçe eğdi, usulca karşılık verdi. Gözleri Kardelen’in evine, o eski sıvaları dökülmüş gecekonduya kaydı. Camlar kapalıydı. Perde bile oynamıyordu. “Yine göremeyeceğim.” İçinde buruk bir kabullenişle, arabasını bakkalın önüne park etti. Kapıyı açıp indiğinde ayakkabılarının altındaki kaldırım taşları bile onun gelişini hissediyor gibiydi. Bakkala adım attığında ise Kardelen değil, Dursun karşıladı onu. Muşmula suratlı, sakalı traşsız, sesi neşeli ama içten içe hesaplı. Dursun’un gözleri arabaya kaydı önce. “Oo, Tugay bey geldi demek ha!” dedi genişçe sırıtarak. Tugay usulca başını eğdi. “Okuldan yeni çıktım, uğrayayım dedim. Bir sigara alacaktım.” “Sigara mı kalmadı yakışıklı adama?” Dursun kahkahayı patlattı, ardından tezgâhın arkasına geçti. “Valla seni gören bir başka oluyor. Mahallede senden bahsetmeyen yok.Senin gibisini zor bulur bu şehir.” Tugay nezaketini bozmadı. “Eksik olma Dursun abi.” Dursun göz kırpar gibi yaptı. “Kardeşimin kızı da çalışıyor burada ya, denk gelmişsindir. Ama bugün okuldaydı, henüz gelmedi.” Tugay, belli etmeden gözlerini yere indirdi. Zaten biliyordu ama yine de bir umutla gelmişti. Hayal kırıklığını saklamayı iyi biliyordu. Pazartesi sendromunu yaşadı. Saygısını hiç bozmadı. “Denk gelmişimdir,” dedi sadece. “İyi çocuk o,” diye ekledi Dursun. “Ama biraz sessizdir. Fazla açılmaz. E bizim aile biraz içine kapanıktır, bilirsin.” “Bilinir evet,” diye yanıtladı Tugay. Ardından sessizce sigarasını alıp parasını tezgâha bıraktı. “Uğrarım yine,” deyip kapıdan çıktı. Mercedes’in kontağını çevirdikten sonra kısa bir süre direksiyonda bekledi Tugay. Gözleri boşluğa dalmıştı ama zihni Kardelen’in penceresinde takılı kalmıştı. Cam arkasındaki kız, bir sır gibi büyüyordu kafasında. Sonra, sol çaprazdan gelen tanıdık sesle irkildi. “Eheh! Ağır abimiz hoş gelmiş!” Yunus’tu bu. Yanında Kerem ve Cevat da vardı. Kahvehane önündeki kaldırım taşlarının üstüne atılmış plastik sandalyelere oturmuş, çay dumanlarıyla boğulmuşlardı. Tugay arabadan indi, onlara doğru yürüdü. “Naber lan?” “Sen söyle reis. Nerelerdeydin?” dedi Kerem, ona yer açarken. Elinde yeni aldığı telefon vardı. Arkadaşları ile onu inceliyorlardı. Tugay, ilk çıktığında almıştı. “Okul işte. Bugün erken çıktım. Bi uğrayayım dedim mahalleye.” Cevat hemen kalktı, “Ben çay söyleyeyim sana.” Tugay başıyla teşekkür etti. Kahvehanenin önündeki sokak, tanıdık seslerle, bozuk zeminli satranç masalarıyla, tavla zarlarıyla doluydu. Mahalle, 2000 yılının Ankara'sında hâla 80’lerden kalma gibiydi. Değişmeyen tek şey, kahvehanede dönen sohbetlerin içtenliğiydi. Bir süre okuldan, siyasetten, Kerem’in işe girmesinden, Yunus’un yeni doğan bebeğinden konuşuldu. Tugay hiçbirine Kardelen’den bahsetmedi. Zaten konuşurken ara ara gözleri hâlâ karşıdaki evin ikinci kat penceresini yokluyordu. Sonra birden, sanki her şey planlıymış gibi konu ona geldi. “Ha bu arada,” dedi Yunus, sesini biraz alçaltarak. “Mahallede yine dedikodu dönüyor. Dursun’un yeğenini biliyorsun ya, hani şu dayısıyla gelen kız.” Tugay başını hafifçe çevirdi ama tepki vermedi. Gözü masanın üstündeki şekerli, renkli leblebilere takıldı. “Adı neydi onun?” diye sordu Kerem. “Kardelen,” dedi Cevat, sakin. “Lise 2’deymiş. Mahalleye geldiğinden beri kaç kişi kızı gözüne kestirmiş duydunuz mu?” Tugay hâlâ konuşmuyordu. Parmakları çay bardağının kulpuna sarılmıştı. O lise iki, ben üniversite son. O 16 yaşında, ben 25... Yunus devam etti: “Ferhat var ya... Sanayi tayfanın başı. Duymuşsunuzdur belki, geçen hafta kahvede kızdan bahsetmiş. Demiş ki, ‘O kızı kimseye yar etmem. Gerekirse dayısına gidip kendim isteyeceğim.’” “Ne diyorsun ya?” dedi Kerem. “Ferhat yaşlı başlı adam lan, yaş farkı var.” Tugay, Ferhat'tan bahsedilince bile sinirlenmişti. 30 yaşında zibidinin tekiydi. İki evlilik yapmıştı şimdi dul geziyordu. Ferhat ,Tugay ve tayfasından büyük olsa bile asla saygı görmezdi onlardan. O da sevgi göstermezdi zaten. Mahalleli bile, Tugay'ın tayfasıyla, Ferhat'ın tayfası aynı sokaktan geçince gerilirlerdi. Ama ne olursa olsun bu mahalle tek bir abi bilirdi o da Tugay ATEŞ'ti. Büyükler bile hürmet ederdi genç adama. Çünkü Tugay, büyük küçük demeden herkese sevgi saygıyı eksik etmeyendi. Koca koca adamların kavgasını tek emiriyle keser, kimseyi küs bırakmaz arayı bulur barıştırırdı. “Yaş umurunda mı sanayi tayfanın?” dedi Cevat. “Görmüş kızı bir kere. O günden beri her çay molasında ondan bahsediyor. Mahallede kimse de cesaret edip laf edemiyor, o derece.” Tugay gözlerini dikip uzaktaki bir noktaya baktı. İçinde bir şey sıkıştı. O güzelce izlediği, perdelerin arkasındaki sessiz kız için konuşulan bu sözler kulağını yakmıştı. “Senin tanıdığın biri istemeye gelir mi sence?” diye sordu Yunus birden, sorgulayıcı bir tonla. “Böyle bir kızı... hani düzgün bir çocuk olsa isterdim desin, destek olurduk belki.” Tugay başını kaldırdı. Gözleri çelişkili bir durulukla parladı. “Ne konuşuyorsunuz lan siz? Kız daha çocuk.” “Burda öyle denmiyor. Bir yıl daha beklese evde kaldı olacak, "dedi Cevat. “Zaten başı bağlı olmayan bir biziz mahallede. Ama böyle giderse o kıza talip çok olur, söyleyeyim. Mahallenin dinamiği değişti artık.” Kerem başını salladı. “Ferhat gibiler göz dikerse sıkıntı büyük. Dayısı parayı görünce satabilir valla. Mal gibi görürler, insan değil. Kızın annesi desen bir gölge gibi yaşıyor. Evde baba desen...” “Tamam,” dedi Tugay, sesi bu sefer daha sertti. “Mahalleye yeni gelmiş biri hakkında fazla ileri gitmeyin.” Üçü sustu. Sessizlikte Tugay’ın kararlılığı yankılandı. Yunus çayından bir yudum aldıktan sonra gülümsedi. “Senin damarına bastık galiba biraz.” Tugay gözlerini kaçırdı. “Kız daha çocuk diyorum. Bırakın nefes alsın. Ferhat falan... kimse kolay yutamaz o lokmayı.” " Emin misin, Ferhat diyoruz." " Biz ne diye varız Kerem!" Tugay pot kırmıştı ama arkadaşları anlamamış, Cevat araya girdi, " Doğru diyor Tugay. Mahalledeki kızların hepsi bacımızdır. Eskisi gibi değil, istemiyorum derse bize koruyup kollamak düşüyor." Tugay bu söze ferahladı hafiften. İçinden geçenleri sadece Seyit bilirdi. Diğerlerine yansıttığı, sadece bir öfke ve sahiplenmeydi. Belki daha fazlasıydı, belki bir kıvılcımdı sadece. Ama bir gerçek vardı: Tugay o an, Kardelen’e dair bir şey duyduğunda içine yerleşen sıkıntının adını koyamasa da, onu koruma dürtüsünü artık engelleyemezdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD