Bazı insanlar satır arası gibidir. Davranışlarının altında yatan anlamları senin bilmen gerekir.
Belki de ben de onlardan biriydim, ruh hali çabuk değişen tutarsız ve duygusal tiplerden. Yalnızlığımdan kaynaklanıyordu belki de, insan ilişkilerini sağlıklı kurabildiğim söylenemezdi.
Her kararda tereddüt eden biriyken insanlara tereddütsüz güvenmek yaptığım en büyük hatalardandı.
Dünyadaki bütün acılara sahip değildim ya da bütün iyi şeylere. Her insanın yaptığı gibi yaşıyor, nefes alıyor ve sadece hayatta kalıyordum işte.
Bazı sorunların anlamsız birer bulmaca olduğu ya da çözülemez bir düğüm gibi geldiği oluyor.
Çıkmaz bir sokağa girmiş ve geri dönemeyecek kadar çok yol almış gibi.
Ne yapmak gerekir? Cevapsız sorular beynini yiyip bitirirken, nedenini bilmediğin her zorlu düğüm boğazına dolanır.
Belki de bu da bir intihar çeşididir. Ya boğulacaksındır ya da düğümün boğazında yer almasına izin verip göz yaşlarının kirpiklerini kuru bırakmasını imkansız kılacaksındır.
Belki de bir seçenek daha vardı. Çıkmaz sokakta yapabileceğin tek şey boğulmayı beklemek ya da iplerinin arasında nefesinin yettiği kadar yaşamaya çalışmak değildir.
Belki de bazen tek yapman gereken ipi kopartmaktır.
Algılarım mı yavaşlamıştı yoksa sadece aptallık mı? Beynimin çorba haline geldiğini düşünüyordum.
En kötüsü de bulanık bir suyu net görmeye çalıştıkça daha da berraklığını yitirmesiydi.
Çamurlu bir suda dibi nasıl görürsünüz? Aslında cevabı basittir. Bekleyerek.
"Arayan Abby'di."
İki kelime basit ve kolay ama hayatıma son vermeme sebep olacak isimlerden.
Koşar adımlarla Aidan'ı iterek yanından geçtim ve merdivenleri son sürat tırmanarak salona çıktım.
Ne Aidan'a bakmıştım ne de koşarken önüme.
Abby beni aramıştı! Kalbimin yerinden fırlayacak kadar attığını hissettim, mutluluktan ağlayacak gibi hissediyordum belki de sadece özlemdi.
Telefonum. Telefonum neredeydi?
Sonja salonda koltuğun yanında ayakta duruyordu, gözlerimi hızlıca eşyaların üzerinde gezdiriyor telefonumu arıyordum.
Sonja bana döndüğünde elinde telefonumu görmemle ona doğru yürüdüm.
Abby'nin sesini duymak istiyordum ama bir yandan da ne diyeceğimi düşünüyor, hiç bir şey bulamıyordum.
Elinden telefonumu kapıp hızla kulağıma götürdüm, bir ses ya da her hangi bir nefes bekliyordum. Ivan'ın tek kaşı havada beni izleyerek babamın ofisinden çıktığını gördüm ama şuan umurumda olan tek şey Abby'nin sesini duymaktı.
"Abby?"
Her hangi bir ses yoktu telefonu yaşadığım şaşkınlığın ve heyecanın etkisi yavaşça geçerken kulağımdan indirdim ve ekrana baktım. Ne beklemede bir arama ne de cevapsız bir çağrı vardı.
Bakışlarım kilerin girişinde duran Aidan'a kaydığında bir kaç adım atarak yaklaştı.
"Ona.." duraksadı, bakışları bir türlü beni bulmuyordu benimse sabrım git gide taşıyordu.
"Seni rahat bırakmasını söyledim."
Şaşkınlık ve sinir bütün hücrelerime nüfuz ederken tek yapabildiğim ona bakmak oldu.
Gözlerini kaçırmaya devam etti ama cesurca ayakta duruyor haklı olduğuna inanıyordu. Söylediklerini algılamam bile saniyeler alıyordu sanki.
"Onu çoktan unuttuğunu, hayatına devam ettiğini ve ona..bir daha seni aramamasını söyledim."
"Ne yaptın sen?!"
Elimdeki telefonu sinirle sıkarken kırılacağını düşündüm.
Aidan'ın söylediklerine hala inanamıyordum bunu nasıl yapardı? Yani neden?
Sinirlerim doruk noktasına ulaştığında sabrım çoktan taşmıştı. Telefonumu bir kenara fırlatarak üzerine yürümeye başladım.
Omuzlarından iterek bir kaç adım gerilemesini sağladığımda sinirden bütün vücudum uyuşmuştu.
"Ne yaptın sen?! Kim olduğunu sanıyorsun? Ne hakla ona bunları söylersin!"
Söylediklerimden ya da darbelerimden etkilenmiyor gibi dik durarak yüzüme bakıyordu, sinirden deliye dönüyordum çünkü yüzünde hiç bir pişmanlık belirtisi yoktu aksine yaptığını doğru buluyordu.
Darbelerimin ardı arkası kesilmedi.
"Onu arkadaşın olarak gördüğün için böyle konuşuyorsun-"
"Çünkü o benim arkadaşım duydun mu! Ve sen aylardır ondan beklediğim telefonu onun suratına mı kapattın?!"
Şimdi Aidan da sinirleniyordu, buna ne hakkı vardı?
"Arkadaşlar birbirlerini terk etmezler! O seni yalnız bırakıp gitti, şimdi ona ihtiyacın olduğunu düşünüyorsun ama yok!"
"Ona ihtiyacım var! "
Yumruklarımı omuzuna geçirerek geri gitmesini sağlıyordum. Sonja'nın şaşkın ve ne yapacağını bilemez bakışları bir bende bir Aidan da gidip geliyordu.
Bir yumruk daha savurmak için elimi kaldırdığımda Aidan bileğimi yakladı ve durmamı sağladı.
"Bu hiç bir şeyi çözmeyecek. Aptal olma o seni bırakıp gittiyse peşinden koşma!"
"Ne yaptığım seni ilgilendirmez, hayatıma sonradan girerek benim hakkımda kararlar veremezsin! Kim olduğunu sanıyorsun?! Abby beni terk etmedi o gitmek zorunda kaldı."
"Hiç bir şey için zorunda değildi!"
Gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum. Her ne olursa olsun ister beni bilerek terk etsin ister elinde olmadan, Abby ile konuşmam gerekiyordu. Buna ihtiyacım vardı.
"Biliyor musun? Ivan sana vurduğu için üzülüyordum ama sen hak etmeyi başardın. Hatta belki de ona bir kaç yumruk daha indirmesini söylemeliyim."
Ivan sonunda izlemeyi kesip yanıma geldiğinde yüzünde eğlenen bir ifade vardı ve sakinleşmeye çalışan sinirlerime iyi gelmiyordu.
"İstemen yeterli biliyorsun."
"Sen bu işe karışma."
Sonja'nın Ivan'a yönelik sözleri dikkati bir anlığına onun üzerine çekmişti. Ivan Sonja'ya yaklaşmaya başladığında hafifçe sırıttı.
"Hadi ya izin mi alacaktım?"
Anahtar sesi salonda yükseldiğinde hepimizin bakışları kapıya kaydı.
Hayley elinde bir mağaza poşeti ile içeri girdiğinde mutlu gözüküyordu en azından bizi görene kadar.
"Ne oluyor burda? Neden hepiniz ayaktasınız?"
Kimse Hayley'e cevap verme zahmetine girmiyordu, ben de bıraktığım telefonumu geri alarak odama yöneldim.
Kapımı sertçe kapattığımda göz yaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu, ellerim titrediği için zorlansam da sonunda telefonu açtım ve son aramalara girerek numarayı tekrar tuşladım.
Lütfen aç lütfen aç, umarım Aidan'ın söylediklerini unursamazsın lütfen sadece aç.
Telefon çaldı çaldı ve çalmaya devam etti. Ama hiç açılmadı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, odamın kapısı tıklatıldığında derin bir nefes verdim hiç kimseyi görmek istemiyordum.
Abby'i defalarca aramama rağmen hiç biri yanıtlanmamıştı, Aidan'ı kesinlikle boğmak istiyordum.
Sonja tedirgince içeri girdiğinde gözleri üzerimde gezindi ve küçük adımlarla yürüyerek yatağıma oturdu.
"Aidan adına özür dilerim-"
"Gerek yok."
"Hayır var. Gerçekten üzgünüm, yani biz Abby'e kızgındık. Ivan bizi buraya çağırdığında Abby'nin gittiğini öğrendikten sonra o.."
Kısa bir nefes aldı ardından sakince devam etti.
"O kötü kararı aldığını anladık."
Verecek bir cevabım yoktu belki de kısmen doğruydu ama bu kimsenin suçu değildi.
Verdiğim karar aptalca ve düşüncesizceydi.
Başını yere eğdi ve derin bir nefes aldı.
"Ben sadece söylemek istiyorum yani senin için, belki de kuruntudur ama biliyorsun içime bir şeyler doğduğu zaman-"
"Ne diyorsun Sonja?"
"Tamamen Aidan'ı suçladığını biliyorum ve haklısın yine de bilmeni istiyorum telefonun çaldığında Aidan salondaydı ama telefonun değildi."
"Ne?"
"Yani arayanı hiç görmedik. Telefonun çalarken onu Aidan'a veren Ivan'dı. Ve Ivan, Aidan'ın yaptığın şeyden ötürü Abby'i dr suçladığını biliyordu."
Bu da ne demekti şimdi? Yani Ivan bilerek mi aramızda tartışma çıkartmıştı, hayır belki de Abby ile konuşmama engel olmak istiyordu ve bunun için kullanabileceği en uygun kişi Aidan'dı.
Ne diyeceğimi bilmiyordum, öylece ona bakmaya devam ettim.
Neden hep böyle oluyordu? Neden yaptıklarına karşı bulduğum bahanelerle kendimi ikna ettiğimde başka bir şey yapıyordu?
Ona güvenmek istemiyordum ama ister istemez güvendiğim zamanlarda boşa çıkartacak ya da şüpheye düşürecek bir şey buluyordu.
"Pekala, bilmiyorum. Gerçekten artık hiç bir şey bilmiyorum. Bilmediğim şeyler oluyor ve aklımda ki bütün sorular cevapsız."
"Üzgünüm, kafanı karıştırmak istememiştim."
"Hayır hayır. Söylediğin için teşekkür ederim ama bunu düşünmek istemiyorum en azından şimdilik. Artık gitmeliyiz."
"Nereye?"
Her ne kadar iyi şeyler yaşamamış olsak da bu fırsatı elde etmek için uğraşmıştım. Aptal bir tartışma için elimden kayıp gitmesine izin vermeyecektim.
"Festivale. Babamdan izin almak çok zordu ve bu fırsatı boşa kaçıramam."
Hazırlandıktan sonra aşağı indiğimizde Ivan çoktan gitmişti ki bu da oldukça işime geldi, ondan kurtulmak için bin bir yol düşünmüştüm ama hiç biri onu tam olarak ikna etmeyecekti. Bizimle gelmesini istemiyordum.
Birden bire ortaya çıkıp evime gelmesi ve ardından kaybolması tuhaf davranışlarından sadece biriydi.
Kaybolduğunda nerede olduğunu merak ediyordum daha önce hiç yaşadığı yere de gitmemiştim. Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum.
Tek yapmak istediğim düşünmemekti ama bunu durduramıyordum, sır perdeleri artık aralanmalıydı.
Yola çıktığımızda aklımda babam vardı.
Sonja ve Aidan'ın yaşı tutmadığı için ehliyeti yoktu benimse yaşım bu sene tutacaktı ancak zaten ehliyetim yoktu.
Bu yüzden Fewston'un eski otobüslerinden birindeydik, Hayley hala sözünü tutacaktı geriye sadece sorun çıkmadan eve dönebilmek için dua ediyordum.
Küçükken otobüs yolculuğu yaptığımı çok az hatırlıyordum annem, babam ve ben gezilere katılırdık şimdilerde evden bile nadiren çıkıyordum.
" Dün akşam baban gecenin bir yarısı ağlayarak beni aradı. Ne konuştunuz?"
Babamın ağlamış olduğuna inanasım gelmiyordu annemin cenazesinde bile sadece bir kaç damla yaş dökmüş sonra kendini tamamen içkiye vermişti.
Çok mu güçlüydü yoksa çok mu çaresiz?
Belki de acısını içinde gizlice yaşıyordu.
Bilmiyordum, tek bildiğim babam da acı çekiyordu ama bunu yansıtma şekli çok farklıydı, ağlamış olduğunu duymak ya da bilmek şok geçirmeme sebep oluyordu çünkü o babamdı, o güçlüydü, o ağlamaz, o yıkılmazdı değil mi?
Bildiğim bir diğer şey ise annemi özlediğim ve onsuz bir hayatı yani yarım ve her zaman boş bir kabuk gibi kalacak olan hayatı istemediğimdi.
Yokluğunun acısı hiç bir şekilde hafiflemiyor siyah derin bir boşluk gibi içimde sürekli büyüyordu.
Annemden sonra Maggie'nin ölümü benim için travmatikti. Şimdi ise son sözlerini yerine getirememiş aklımda binlerce soruyla çıkmaz bir sokakta terk edilmiştim.
Festivale vardığımızda güneşin batmasına yakındı. Gökyüzü mor ve pembe karışık bir renkte aydınlanırken hava inanılmaz bir şekilde yağmurlu değildi hatta aksine ılık bile esiyordu.
Kalabalık olmamasına rağmen her yer aydınlatılmış, renkli dev çadırlar kurulmuş ve tatlı kokuları her yeri sarmış müşterilerini bekliyordu.
Aidan arkamdan yürüyor çoğu zaman göz teması kurmuyordu ama ara sıra beni izleyerek ruh halimi kestirmeye çalıştığını anlayabiliyordum.
Ona kızgındım ama sadece bu gecelik bir kenara bırakacaktım tabi bu onunla sohbet edip eğleneceğim anlamına gelmiyordu sadece sessiz kalacaktım.
İçime derin bir nefes çekerken ormanın kenarında küçük bir gölün yanına kurulan festivali tekrar tekrar inceledim.
Etraf yavaş yavaş kalabalıklaşırken gök yüzünün morluğu git gide koyulaşıyordu yine de sıcak hava içimi ısıttı.
Çimenlerin arasında yürüyerek çadırlara doğru yaklaştık.
Her bir çadırda farklı bir oyun vardı, bir tanesine yaklaşarak parayı uzattım ve plastik uzun namlulu silahı elime aldım, dikilen hedeflerden birine tek gözümle nişan alarak ateş ettim.
Çoğunu vuramamış olsam da Aidan benim için tekrar oynamış ve elime tuhaf yamuk ağızlı gri bir ayıcık tutuşturmuştu.
Aslında asıl canımı sıkan şey Aidan'ın yaptığı değil Ivan'dı.
Onu hiç bir şekilde anlayamıyordum ve bu beni deli ediyordu.
"Yarışmalar başlıyor o tarafa gidelim."
Sonja, ağzını bir karış açarak etraftaki oyuncaklara bakan Aidan'a döndü.
"Aidan! Kaybolma."
"Bana annelik taslama, geliyorum."
Saatler yavaş geçiyor, güneş gök yüzünden kaybolmuyordu. Hava ılık olsa da gittikçe sertleşeceğini biliyordum bu yüzden yanıma ceket almakta tereddüt etmemiştim.
Ceketi üzerime geçirirken Aidan çoktan çadırlardan birine daha yanaşmış, deli gibi oyun oynuyordu. Sonja takı eşyaları satan bir çadırda gezinirken bense gözlerimi yarışma için hazırlanan tatlı çeşitlerine dikmiştim.
Tatlıların neredeyse hepsini denemiş sadece bir kaç çatal almama rağmen tamamen dolmuştum.
Tıka basa doyduğumda ise gök yüzü koyu mor ve mavi rengini almış, bulutlar gök yüzünde yerini yavaşça almaya başlamıştı anlaşılan gece yağmur yağacağını haber veriyordu hatta biraz da gök gürültüsü ve şimşek.
Güneş çoktan battığında ışıklandırmalar çimleri ve çadırları aydınlatıyor, ay ışığı göle yansıyor manzarayı göz kamaştırıcı hale getiriyordu.
Rüzgar biraz daha sertleştiğinde gözlerimi aydınlık çadırlarda gezdirdim. Aidan bir elinde atıştırmalıklarla oyun oynarken Sonja bir köşede çimlere oturmuş göle bakarak bir şeyler yiyordu.
Yanına doğru yürümeye başladığımda çimlere yansıyan ay ışığına baktım anlaşılan bu gece dolunay vardı ve heybetini sergilemekten çekinmiyordu.
Ceketimin cebinde bir şeyin titremeye başlamasıyla durdum ve telefonumu çıkardım.
Rüzgar kendini belli etmeye başlamıştı ama üşütmeye yetmiyordu.
Arayan kişi kayıtlı değildi, numara tanıdık gelmiyordu yine de kulağıma götürerek açtım.
İlk sesi karşıdan bekleyerek ses çıkartmadım ama aynı şeyi karşı taraf da yapıyor olmalıydı çünkü hiç bir cevap yoktu, alınıp verilen sessiz nefesler dışında.
Kapatmak için telefonu kulağımdan ayırıyordum ki ince bir ses doldurdu kulaklarımı.
"Michel?"
Kaşlarımı çatarak telefonu tekrar sessizce dinlemeye başladığımda tanıdık gelen sesi düşünüyordum.
"Sen misin?"
Ses tekrar konuştuğunda kim olduğunu anlamıştım.
"Abby?!"
"Şşt. Benim, sessiz olman gerek. Yanında kim var?"
"Ki-kimse. İnanamıyorum, gerçekten sensin değil mi? Seni ne kadar beklediğimi biliyor musun? Kızgın olduğunu biliyorum ama nasıl öylece gidebilirsin yani-"
"Michel. Gerçekten çok fazla zamanım yok. Biliyorum gerçekten çok üzgünüm. Sadece söylemem gereken bir şey var."
"Neden bahsediyorsun? Neredesin? Aidan'ın söyledikleri için özür dilerim gerçekten öyle düşünmüyorum. Tekrar gelecek misin an-"
"Michel biliyorum beni merak ediyorsun ve önemli değil ama gerçekten fazla vaktim yok. Gittiğim için özür dilerim her şeyi duydum, bir daha aptalca bir şey yaparsan seni ben öldürürüm."
"Ben üzgünüm. Kafam karışmıştı-"
"Pekala, artık önemi yok ve ben uzaktayım bir daha ne zaman görüşürüz bilmiyorum ben sadece sana yalan söyleyerek seni bırakmak istemiyorum."
"Yalan mı?"
Duraksadım, Sonja hala ilerde çimlerde oturuyordu. Bacaklarım gücünü kaybeder gibi titrediğinde güçsüzlüğümü sesime yansıtmamak için derin bir nefes aldım.
"Hiç bir şey düşündüğün gibi değil, Ivan, baban, Hayley herkes sana yalan söylüyor. Hatta üzgünüm ama Maggie bile söylüyordu.
Tek bildiğim bir yalanın içinde yaşıyorsun ve ben seni seviyorum senin için o yalanın bir parçası olmayacağım."
Telaşlı ve hızlıca kurduğu cümleler beynimi allak bullak ediyor düşüncelerimi karıştırıyordu.
"A-Abby neden bahsediyorsun? Ne yalanı?"
"Şu anda açıklayamam sadece dikkatli olmanı istiyorum tamam mı? Her an hat kesilebilir seni gerçekten çok seviyorum ve ben seni terk etmedim."
"Ben de seni seviyorum lütfen bana nerede olduğunu söyle."
"Benim için endişelenme, kimseye güvenme Michel anladın mı? Özellikle.."
Derin bir nefes aldığını duydum, fısıltı halinde konuşuyordu ama nedenini anlayamıyordum. Kafam karışmıştı.
"..Ivan'dan uzak durmanı istiyorum. Lütfen eğer bana güveniyorsan biraz bile seviyorsan beni dinle. Seni tekrar arayacağım ne zaman bilmiyorum ama arayacağım.
Sen sadece ondan uzak dur, o sandığın gibi biri değil ona güvenme her şey-"
Ve telefon kapandı.
Dıt sesi kulağımın içinde duyulurken yavaş hareketlerle kapattım. Ne hissedeceğimi şaşırmış, ne düşüneceğimi bilmiyordum.
Ortalık birden sessizleşmiş gibiydi başımı kaldırıp Sonja'ya doğru baktığımda orada olmadığını gördüm. Boş tabağı öylece çimlerde duruyordu.
Gözlerim çevreyi tararken hava kararmış şimdi rüzgar kendisini daha belli eder olmuştu.
Göle doğru daha dikkatli bakarken Aidan'ın da ortalıkta olmadığını fark etmem uzun sürmemişti.
"Birini mi arıyorsun?"
Bakışlarım hızla arkamdan gelen sese kaydığında yabancı olmadığını biliyordum.
Ivan.
Söyleyecek bir şey bulamadığım için sustum ki söyleyecek bir şeylerim olsa da kekeleyeceğimden emindim.
Beynimde kıvılcımların uyandığını hissettim neden sözleri bu kadar tanıdık geliyordu?
Ayrıca burada olduğumu nereden öğrenmişti?
O sandığın gibi biri değil.
Normal davranmaya çalıştım bakışlarımı kaçırdım ve bir kaç adım atarak çevreyi incelemeye devam ettim. Nereye kaybolmuştu bunlar?!
"Yolunu kaybetmiş gibisin."
"Hayır kaybetmedim."
Yolunu mu kaybettin?
Sesimi olabildiğince normal tutmaya çabalıyordum. Zihnimde belli belirsiz sesler vardı.
Eve gider gitmez yapacağım ilk iş babama her şeyi anlatmak ve Ivan'dan kurtulmak olacaktı. Hatta belki de taşınmamızın vakti gelmişti, Abby tekrar aradığında onunla daha uzun konuşabilir belki yerini öğrenebilirsem yanına gidebilirdim. Her şeyi arkamda bırakmak istiyordum.
Babamın da yalan söylediğini söylemişti ama artık neye inanacağımı bilmiyordum yine de babama her şeyi anlatacaktım.
Ivan'a güvenmektense babama güvenmek daha mantıklıydı.
Karanlık, sis gibi geceye çökmüş görüş açımı kısıtlamıştı yine de emin adımlarla yürümeye devam ettim hala müzik sesleri geliyordu ama şimdi çok uzaktan ve belli belirsizdi.
Bu nasıl olabilirdi ki?
Panayır mı uzaklaşıyordu yoksa ben mi geceye karışıyordum?
"Yanlış yoldasın, bu taraftan gitmen gerek."
Ivan'a baktığımda bir şeylerin doğru olmadığını anlıyordum neler oluyordu?
Yanlış yoldasın! Bu tarafa koş hadi!
Bu ses de neydi? Beynimin içine giriyor zihnimde dolaşıyordu. İçeceğime alkol falan mı karışmıştı?
"Michel, burada olmaman gerekirdi."
Burada olmamalıydın, canına mı susadın?!
Karanlık ormanın etrafımda dönmeye başladığını hissettim, bedenime tuhaf duygular hakim oluyor beni savunmasız bırakıyordu.
"Beni rahat bırak."
Sözlerim belli belirsiz ağzımdan çıkmış karanlık havaya karışıp yerlere dökülmüştü.
Beni duymuş muydu onu bile bilmiyordum. Başım dönüyordu, düşüncelerim beynimde fırtınalara sebep olurken gördüğüm her şey etrafımda hızla dönüyordu.
Tekrar arkama dönüp yürümeye başladım ama nereye gittiğimi bile göremiyordum.
"Nereye gidiyorsun?"
Ölmek mi istiyorsun?
Birinin kolumdan tutarak sertçe çekmesiyle yalpaladım ama düşmemiştim.
Ivan iki kolumu birden sıkıca kavradığında bayılmak üzere olduğumu hissediyordum belki de çoktan bayılmıştım.
Gözlerimi tekrar tekrar açıp kapatırken önümde beliren görüntüler düşüncelerim gibi çıkmaz bir sokak olan hayatımda silikçe belirdi ve tek seçeneğim ortaya çıktı.
Geri Sar.
Yağmurun sesi bütün koridorda yankılanıyor, okulun eski borularına sızıyordu.
Hiç olmadığı kadar karanlık ve ıssızdı.
Dolabımın yanında duruyordum, elimde ki kitapları koyduktan sonra açık olan kapağı kapatarak boş koridora doğru döndüm.
Yavaş adımlarla yürümeye başladığımda ayak seslerim ıssızlıkta yankı buluyor sessizlikte gürültüye dönüşüyordu.
Alt kata indiğimde okul koridorlarının boş olması tuhaf değilmiş gibiydi peki ben burada ne arıyordum?
Bu bir anı mıydı yoksa sadece rüya mı?
Kayıp mı olmuştum yoksa olmam gereken yerde miydim?
Attığım her adımda karanlık daha çok hakim oluyor, aydınlığı arkasında bırakıyordu. Kalbimin hızlandığı hissettim, adımlarım yavaşladığında bakışlarım yavaşça geriye döndü. Hissedebiliyordum, arkamda biri vardı ve tehlikedeydim.
Karanlıkta kalmış bedeni iri ve yenilmezdi. Omuzları şiddetle yukarı kalkıp aşağı iniyordu, kolları iki yanında saldırmaya hazırlanan avcı gibi açılmıştı.
Ayaklarım benden habersiz harekete geçtiğinde koşmaya başladım elimden geldiği kadar, bacaklarım yettiğince koştum. Zihnim yaşadığım şokun etkisiyle düşünmemi engelliyordu. Böyle bir şey gerçek olabilir miydi?
Gri dolaplar yanımdan silüet gibi geçerken iri cüssenin koştuğum koridorun sonunda beni beklediğini görmemle ani bir fren yapmıştım ama artık çok geçti yakalanmıştım.
Ayaklarımın yere basmadığını hissettim, korku beynimi esir aldığında yapabileceğim hiç bir şeyin olmadığını biliyordum. Tek eliyle beni havaya kaldırmış kırmızı gözleri yüzümde geziniyordu.
Boşta kalan eli bedenime çarptığında merdivenlere savruldum. Elim hızla karnıma gittiğinde sıcak sıvının uğursuz kokusu burnuma dolmuş, her yerime bulaşmıştı.
Uzaklaşmaya çalıştım ama karnımda ki yarık buna izin vermiyordu.
Yaratık bana doğru döndüğünde korkuyla gözlerine baktım tekrar saldırmak için atağa geçtiğinde bir şey ondan önce davrandı.
Merdivenlerin tam ortasında olduğum için o şeye yandan çarparak götürenin kim olduğunu görememiştim.
Ne olduğunu bilmiyordum ama boğuşma sesleri kulaklarımda yankılanıyordu.
Ayağa kalktığımda kan kaybından öleceğimi düşünüyordum, kana bulanmıştım. Kan gölünün ortasındaydım. Gözlerim kararıyor, bilincim kayboluyordu.
Sürünerek çıktığım merdivenleri yavaşça indiğimde tedirgince koridora baktım. Yere serilmiş iri cüsse cansızca uzanırken başka bir çıplak iri beden başında ayakta duruyordu.
Başı omuzunun üzerinden bana döndüğünde korkuyla karnımı tutarak koridorda diğer tarafa doğru koşmaya başladım.
"Yolunu mu kaybettin?"
Ses acımasız çıkıyordu, koşuşturma sesleri kulaklarıma dolarken yanlız olmadığımı anladım okulda hala birileri vardı.
"Yardım edin!"
İki büklüm koridorun sonunda ki merdivenlere ulaşmaya çalışıyordum bakışlarım ara sıra arkama dönüyor onu kontrol ediyordu. Kana susamış yaratık peşimdeydi ben şuan gerçekten yaşıyor muydum yoksa bütün bunlar rüya mıydı?
Peşimden gelirken acele etmiyor gibiydi yine de tek adımı benim üç adımıma eş değer olduğu için yakalanma korkusu boğazımda nabız gibi atıyordu.
Merdivenlere bir kaç metre kaldığından birinin yukarı doğru çıktığını gördüm ama bir öğrenci değildi.
"Yanlış yoldasın! Bu tarafa koş hadi!"
O şey diğerleri gibiydi, kocaman bedeni küçük aydınlığımı boğarken bacaklarım geri geri gitmeye başlamıştı.
Dediğini yaptım arkama dönüp ona doğru koşmaya başladığımda onun da aynısını bana doğru yaptığını gördüm.
Çarpışacağımızı düşündüm neredeyse burun buruna geldiğimizde sıçrayarak üzerimden atladı.
Dönüp ona bakmadım, nasıl böyle bir şey yapabilir diye düşünmedim ya da bu yaratıklar da neyin nesi diye.
Tek düşünebildiğim hayatta kalmak istediğimdi.
Yerde yatan bedene yaklaştığımda hızla dönerek orta merdivenlerden aşağı inmeye başladım. İnmeden önce göz ucuyla koridora baktığımda onun iri cüsseli diğer adamın boynunu kırdığını gördüm. O kadar hızlı olmuştu ki yanıldığımı düşündüm başı hızlıca yana dönmüş ardından ipleri kesilmiş kukla gibi yere yığılmıştı.
Basamakları inmeye başlamadan hemen önce onunla göz göze gelmiştim.
Alt kata indiğimde elimi daha sıkıca belime bastırdım. Acil durum kapısını bulmak çıkabileceğim en kısa yoldu.
Koridorların duvarlarına tutunarak ilerlerken geride kanlı el izleri bıraktığımı biliyordum.
Aniden yangın alarmı çalmaya başladığında karanlık koridor bir kaç saniyede bir kırmızı ışıkla aydınlandı.
Ana çıkışın tam tersi yönünde ilerliyordum ama bana daha yakın olan acil çıkış kapısıydı.
Koridorun sonuna geldiğimde çıkış kapısını tek elimle zorlayarak ittim. O an öleceğimi düşündüm artık dayanamazdım imkanı yoktu, kapı kilitliydi.
"Burada olmamalıydın, canına mı susadın?!"
Arkamdan gelen sesle tekrar o tarafa doğru döndüm.
"L-Lütfen bana zarar verme, sana yalvarıyorum."
Göz yaşlarım sel olduğunda ne kadar yalvarsam da öleceğimi biliyor gibiydim. Sağ çıkamayacaktım. Boydan boya cam olan duvara doğru geri geri yürüdüm ve tek elimle cama tutunarak ondan uzaklaşmaya başladım.
"Ölmek mi istiyorsun?"
"Lütfen lütfen üzgünüm lütfen yaşamak istiyorum lütfen bana zarar verme, tanrım."
Gözlerimden akan yaşlar yüzünden artık görmem imkansız hale geliyordu. Bana doğru attığı bir kaç adımda kanlı ellerini başımın iki tarafından cama dayadığında sonum olduğunu düşündüm.
Tam karşımda bir kaç adım uzağımda bana bakıyordu. Camdan yansıyan yarım yamalak ışık ile yüzünü görebiliyordum. Dağınık saçları ve hafifçe köşeli yüzü bir de koyu kırmızı gözlerine yakın vişne çürüğü dudakları..
Hırlama sesleri kulaklarımı doldurduğunda ikimizin de bakışları koridorun girişinde ayakta duran gruba kaydı. Hepsi dev gibiydi ve kırmızı gözleri buradan bile seçilebiliyordu.
Daha dikkatli baktım aralarında kız bile vardı.
Tanıdık geliyordu her şey çok yakındı.
Yüzler beynimde bir hortum oluşturdu, beyaz dağınık saçlara sahip erkek ve kahverengi dalgalı uzun saçlara sahip bir kız.
Artık yaşamam imkansızdı hiç umut yoktu. Kalabalık grup koşmaya başladığında göz yaşlarım yavaşça yanağımdan süzüldü.
Zaman yavaşlamış gibiydi, ağır çekimde bakışlarım tekrar onu bulduğunda yumruğunu havaya kaldırmış bana doğru yöneltmişti.
İnce ışığıkta parlayan koyu kırmızı gözlerine son kez baktım.
Ardından gözlerimi yavaşça kapattım.
Saniyeler sonra gelen patlama sesi ve hissettiğim tek şey soğukluktu.
Cam parçalarının arasında uzanıyordum. Yavaşça yağan yağmur damlaları yanaklarıma iniyor, göz yaşlarıma karışıyordu.
Soğuk, bedenimi ısırırken hissedebildiğim tek şey acıyla uyuşan bedenim ve sert zemindi.
Darbesi bana değil arkamda duran cam duvara inmişti.
Gök gürlediğinde gözlerim kara bulutlarla dolu gök yüzündeydi.
Bakışlarımı kara gök yüzünden indirdim ve paramparça olmuş camların arasından beni izleyen koyu gözlere çevirdim.
Kendisi gibi yabancı bakan o gözlere..
~
Gözlerimi hızla açtığımda terlemiştim.
Nerede yatıyordum bilmiyorum ama aniden doğrulduğumda hala karanlık olduğunu gördüm, hala dışarıdaydım.
Her şeyi hatırlamıştım. Ivan'ı hatırlıyordum kırılan kaburgalarımı ve okulu. Bedenimden akan kanı ve kırmızı gözleri.
İnsan değildi. Hiç biri insan değildi, Ivan insan değildi!
Ayaklandım ve karanlıkta telaşlıca adım atmaya başladım. Saç diplerime kadar terlemiştim.
Karnaval yerinde olmalıydım ama ses yoktu. Ormanın içinde öylece uzanıyor muydum?
"Sakin ol."
Hızla arkama döndüğümde karanlık gözler bana bakıyordu. Ardından gözlerim yanına kaydı başka karanlık bakışlar daha.
Aaron başını hafifçe yana eğerek gözlerini yüzüme kilitledi.
Ardından Gwen güven vermek ister gibi tek elini havaya kaldırarak bana baktı.
"Sakin ol Michel. Her şeyi hatırladığını biliyoruz."
"Siz insan değilsiniz."
Kendi kendime konuşuyordum. Delirmiş miydim? Öyle olmalıydı yoksa yaşananları hiç bir türlü açıklayamazdım. Bütün bunları nasıl unutmuştum? Neden şimdi zihnime akın ediyordu bütün hatıralar. Delirecek gibiydim. Bu gerçek olamazdı.
"Michel."
Dalgın ve bir o kadar şaşkın gözlerimi nemli topraktan kaldırdım ve Ivan'a döndürdüm. Sisli ormanın içinde öylece ayakta duruyordu bense hala kendime gelememiş, yalpalıyordum.
Nemli toprak kokusu burnuma dolarken Ivan'a daha dikkatli bakmaya çalıştım. Karanlık geceye hakim oluyor, aydınlığı içinde boğuyordu. Zihnimde çok sessizce bir fısıltı dolaştı.
Geceye karışır yağmur,
gezer rüzgar, ormanın karanlığında, kaybolur fısıltısı sessiz çığlıklarda.
Kendisi gibi karanlık adımları hareketlendiğinde bir kaç adım atarak yaklaştı, otomatikman geri geri yürümeye başlamıştım.
Nabzım boğazımda atıyor beynim inanmayı reddediyordu aklım ise her şeyi yalanlıyordu.
İmkansızdı yani olamazdı. Peri masalı mıydı yoksa sadece beynimin oyunları mı?
Korku bedenimi hastalık gibi esir almaya başladığında öleceğimi düşündüm.
Hemen şuan burada beni öldürecekti, o insan değildi.
Ne zordur yaşamak ölüm bu kadar güzelken.
Sivri dişleri vişne çürüğü dudaklarının arasından gözüktüğünde normal olmadığını biliyordum. Değişmişti.
"Sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun? Zamanı geldiğinde seni götüreceğimi."
Bir kaç adım daha atarak yaklaştı. Nasıl rahat olabiliyordu? Sanırım aklını kaçıran tek kişi bendim.
Götürecek miydi beni? Nereye? Neden?
Babamı düşündüm, ölmeden önce onunla koşmayı istedim. Buna izin verir miydi? Belki de kaçmalıydım. Boğazımda bir çığlık düğümlenmiş, baba diye haykırmak ve ağlamak istiyordum. Belki de anne diye bağırmak.
Özür dilerim lütfen kurtar beni..
Beynim allak bullaktı.
Ne zordur sevmek yalnızlık bu kadar gerçek iken.
Arkamı göremesem de sendeleyerek geriye doğru yürüyordum. Kurtulmak için yollar düşünüyor, herhangi bir kaçış planı bulmaya çalışıyordum ama ne bir telefona sahiptim ne de bağırdığımda sesimi duyurabileceğim bir yere.
Beynim durmuş, dilim tutulmuştu.
"Zamanı geldi."
Vakit geldi, zaman doldu.
"Seninle bir yere geleceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Önce beni öldürmen gerekecek tabi sizler için zor olmaz sonuçta ilk ben değilimdir, değil mi?"
Titrekçe konuşmama rağmen sesimi duyurabilmiştim.
Aaron'un güldüğünü duydum. Ivan ise istifini hiç bozmadan yaklaşmaya devam ediyordu. Dilimden dökülen kelimelere kendim bile şaşırıyordum az önce onlara kafa mı tutmuştum?
Nasıl bir rüyadaydım? Hala hayal görüyor olabilir miydim? Gerçek ile hayal karışmış, inancım sarsılmıştı.
Ivan'ın o okulda diğerlerinin boynunu nasıl kırdığını düşündüm. Artık bulanıklık yoktu her şey net ve kirliydi. Karanlık kirliydi.
Kum saati kırıldı, karanlık uyandı.
Şimdi kalkma vakti, uyanıp gözlerini açma vakti.
"Hayır. Geleceksin."
Beni buradan zorla götürebilirdi ve yapabileceğim hiç bir şey olmazdı.
Biliyordum işte, beni öldürecekti sonum bu karanlık ormanda yalnız ölmekle bitecekti.
Ama hayır böyle bitemezdi, katil bir yaratığın ellerinde ölmeyecektim babam için, Abby için yaşamam gerekiyordu.
Seçenek yok, yol yok, zaman yok.
Maskeler indi, karanlık dindi.
Artık her şey daha gerçek, daha acı.
"Bana bir şey yapamazsın. İnsanlar fark edecektir!"
" Ortadan kaybolmak o kadar da zor bir şey degil.
Plan kurma, ne yapacağını ya da sonuçlarını düşünme.
Sadece sessizce kaybol. Habersizce, aniden. "
Ne kolaydır gözlerimi kapatmak aydınlık bu kadar siyah iken.
Kalbimde bir yerde kısa bir anlığına burkulma hissettim.
Yalandı, her şey koca bir yalandan ibaretti. Yaşadığım hayat, tanıdığım herkes bir avuç yalandı.
Ivan yalandı.
Ona inanıp, güvenmeye karar verdiğim tüm anlara lanetler okudum.
O insan bile değil, tanrım!
Ne güzeldir inanmak gerçek bu kadar saklıyken.
Göz yaşlarım akmaya başladığında sinirliydim, beni öldürecek olsa bile karşısında aciz olmak istemiyordum sonuna kadar savaşmak ve yaşamak için çırpınmak istiyordum ama ne kadar kolaydı beni öldürmesi.
Karşımda ki bir yaratıkken nereden kapılıyordum kaçabileceğim, ondan kurtulabileceğim hissine?
Bu olmazdı değil mi? Beni kolayca öldüremezdi.
Babam beni merak ederdi, okula gitmezsem eminim eve gelirler ve beni ararlardı.
"Beni arayacaklardır, beni..beni merak ederler. "
"Plan kurma. Sonuçları yada nedenleri düşünme. Unuttun mu? "
"N-Neyi? "
Adımları hala kendinen emin bir şekilde atıyor yüzü yine hiç bir duygu barındırmıyordu.
Şimdi bana daha yakın olduğundan yüz hatlarını seçebiliyordum bakışları her zamankinden daha karanlıktı.
"Fewston. İnsanların sessizce yaşayıp, habersizce öldüğü yer. "
İnsanların sessizce yaşayıp, habersizce öldüğü yer..
Sisli orman artık iyice karanlığa gömüldüğünde korkuyla aldığım titrek nefeslerimi duyuyordum. Beni götürecekti, kurtulmak ya da kaçmak şimdi gözümde imkansız birer hayaldi.
Şimdi gitme vakti, gerçekle tanışıp ölme vakti.
Her şeyin arkasında onlar vardı. Kaybolan insanlar ve asla bulunamayan cesetleri.
İnsanların sessizce yaşayıp habersizce öldürüldüğü yerdi burası. Fewston.
Kanla yazıldı yeminler, verildi karanlık sözler.
"Beni zorla götüremezsin."
"Seni zorla götürmeyeceğim. Sen kendin geleceksin.."
Durdu ve gözlerimin içine baktı. Tanıdık gözleri artık yabancı bakıyordu.
Artık koyu kırmızı bakıyor, farklı davranıyordu.
Belki de olduğu gibi davranıyordu başka birisiymiş gibi değil.
Sanki, uzun zamandır taktığı maskesini indirmiş gibi.
"..tabii Anneni görmek istiyorsan."
Maskeler indi, karanlık dindi.
Şimdi kalkma vakti, uyanıp gözlerini açma vakti.