Dolunay, akciğerleri yanana kadar koştu. Ayakları nemli toprağa batıp çıkıyor, ağaçların alçak dalları yüzünü ve kollarını çiziyordu ama acıyı hissedecek durumda değildi. Zihninin içi, arı kovanına çomak sokulmuş gibi uğulduyordu. Gözlerinin önüne sürekli o kanlı savaş alanı, o eski kıyafetler ve Aren’in o yıkıcı, aşk dolu bakışı geliyordu. “Hayır, hayır, hayır...” diye mırıldanıyordu durmadan, sanki bu kelime bir tılsımmış gibi. Ahşap kulübenin merdivenlerini tökezleyerek çıktı. Titreyen elleriyle kapının koluna asıldı, içeri daldığı gibi kapıyı arkasından şiddetle çarpıp tüm kilitleri çevirdi. Sırtını sağlam meşe kapıya dayayıp yavaşça yere çöktü. Nefesleri o kadar sığ ve hızlıydı ki, boğulacak gibi hissediyordu. Kulübenin sessizliği, kafasının içindeki o sağır edici gürültüyle korkun

