Dolunay gözlerini açtığında toprağın soğuk nemini ve çürümüş yaprakların keskin kokusunu hissetti. Kalbi göğsünde çırpınan bir kuş gibiydi. Yavaşça doğruldu, sırtına yapışan ıslak toprağı silkeledi. Etrafındaki koyu, biçimsiz gölgeleri seçebiliyordu. İçini kemiren bir tanıdıklık hissiyle boğazı düğümlendi.
“Yine mi?” diye fısıldadı kendi kendine ve sesi ormanın sessizliğinde eriyip gitti. “Yine mi buraya geldim ben?”
Korkuyla etrafına bakındı. Aynı koca meşe, aynı kökler, aynı keskin taş sırtına batıyordu. Ama bu sefer bir farklılık vardı. Sanki üzerinde gözler vardı. Yavaşça başını kaldırdı, arkadaki sık ağaçların aralıklarına baktı. Karanlık hareket ediyor gibiydi. Sonra onları gördü. Ya da görmediği halde gördüğünden emin oldu. Ağaçların ardında, karanlığın içinde ona bakan sayısız gözler. Sarı, hipnotik gözler... Kurt gözleri. Binlercesi. Onu izliyorlardı. Hepsinin bakışlarında bir tehdit değil, kadim ve net bir uyarı vardı. ‘Bizimle gel, sen ona aitsin’ uyarısı.
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atarken yerden fırladı. Ayakları ıslak toprak ve çalıların üzerinde kayarak nefesi düzensiz patlamalar halinde ciğerlerinden dışarı çıkarken, ormanın içinde koşmaya başladı. Dallar yüzünü çiziyor, kökler ayak bileklerine dolanıyordu. Arkasındaki gözlerin ağırlığını sırtında taşıyor gibiydi.
Nihayet ormanın sonundaki patikayı, uzaktaki evlerin ışıklarını gördü. Koşusu hiç kesilmedi, ta ki kendi evlerinin bahçe kapısına çarpana kadar. Soluk soluğa kapıyı açtı, içeri daldı ve hemen ardından çarparak kapayıp sırtını dayadı. Güvende olduğuna dair yalancı bir rahatlama hissetti.
Salona doğru döndüğünde irkildi.
Koltukta loş ışıkta, onu bekleyen bir siluet vardı.
“Anaanne? Sen bu saatte ne arıyorsun burada?” diye nefes nefese sordu.
Yaşlı kadın hafifçe kıpırdandı. Mum ışığının altında, yüzü alışılmadık derecede ciddi görünüyordu. Gözleri her zamanki gibi kalın, sürmeli çizgilerle belirgindi. Ama bu gece bir şey daha vardı.
“Dolunay,” diye seslendiğinde ninesinin sesi kuru yaprakların hışırtısı gibiydi. “Yine mi aynı yere gittin uykunda?”
O ise başını usulca salladı. Gözleri istemsizce ninesinin yüzüne odaklandı. Sol göz altında, soluk kahverengi bir leke gibi duran ancak yakından bakınca belli olan karmaşık işaretler vardı. Kıvrımlı çizgiler, noktalar, bilmediği bir alfabeye ait deriye kazınmış gibi duran harfler... Kasabada ona ‘Deli’ ya da ‘Büyücü’ diyenlerin dedikleri aklına geldi. O an hiç de haksız olmadıklarını düşündü.
Ninesi ayağa kalktı. Uzun, eski moda bir robenin içinde upuzun ve heybetli görünüyordu. Dolunay’a yaklaştı.
“O zaman,” dedi yumuşak ama tartışmaya kapalı bir sesle, “Gitme vaktin geldi, Dolunay.”
Dolunay şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Ne? Ne demek istiyorsun nine? Nereye gideceğim?”
Yaşlı kadın, Dolunay’ın omzuna uzun nasırlı elini koydu. Dokunuşu beklenmedik derecede sıcak ve güçlüydü.
“Hani hep ısrar ettiğin, videoların için gitmek istediğin bir kasaba vardı ya,” dedi dudaklarında garip, anlamlı bir gülümsemeyle. “İşte oraya gitmene izin veriyorum. Merak etme, babanı ben ikna edeceğim.”
Bir an için birkaç dakika önceki orman, kurt gözleri, göz altındaki o tuhaf işaretler... Hepsi zihninde bir kasırga gibi döndü. Ama sonra sözlerin anlamı beynine ulaştı.
Aykaran Kasabası.
Kanalının yıldızının parladığı, abone sayısının fırladığı şu günlerde rüyasında gördüğü fırsat. Türkiye’nin en gizemli, en çok konuşulan, en ürkütücü hikayelerine ev sahipliği yapan o kasaba. Gitmek için babasına yalvarıp durmuş, her seferinde “Oraya gidenler düzgün dönmüyor kızım,” cevabını almıştı. Ve şimdi en beklenmedik müttefiki, izin veriyordu.
“Gerçekten mi?” diye bağırdı yerinden zıplayarak, tüm geçmiş korkuyu unutmuş bir halde. “Cidden Aykran’a gidebilir miyim?”
Ninesi başıyla onayladı, gözlerindeki sürme daha da koyu görünüyordu. “Hazırlan. Sabah yola çıkacaksın. Bana güven.”
Dolunay sevinçten içi içine sığmazken, yukarı koşup çantasını hazırlamaya başladı. Kamerasını, ses kayıt cihazını, gece görüş lenslerini heyecanla yerleştirirken pencereden dışarı ormana doğru baktı. Karanlık, sakin ve sessizdi. O gözler... Hayal ürünü olmalıydı. Uyku sersemliği. Stresten.
Ama aynaya baktığında kendi gözlerinin altında henüz belirmiş gibi duran çok soluk, neredeyse hayali bir kırmızı çizgi gördü. Silik ama oradaydı. Elleriyle ovaladı, çıkmadı.
“Işıktan olmalı,” diye mırıldandı kendi kendine, döndü ve sevinçle hazırlıklarına devam etti. Hayatının en büyük fırsatıydı bu. Kanalını bir üst seviyeye taşıyacak, belki de hayatını değiştirecek bir yolculuk.
Alt katta ki yaşlı kadın hala ayaktaydı. Pencereye yaklaştı, dışarıdaki koyu geceye baktı. Orman, evlerin ışıklarına meydan okuyan bir kütle gibi duruyordu.
“Duydun mu beni?” diye fısıldadı neredeyse duyulmaz bir sesle sanki karanlığa konuşuyormuş gibi. “Gönderiyorum. Söz verdiğin gibi, ona her şeyi hatırlat. Ama asla zarar görmesine izin verme. Yoksa o eski alfabeyi yeniden hatırlatırım ve bu sefer yazdıklarım sadece uyarı olmaz. Onu koru.”
Dışarıda, rüzgarda uzaktan gelen bir uluma duyulur gibi oldu. Ya da belki de sadece rüzgardı.
Yaşlı kadın, göz altındaki işaretlere hafifçe dokundu. Onlar ısındı, hafifçe zonkladı. Görev tamamlanmıştı.
Dolunay yukarıda gelecekteki başarısının hayalini kurarken, aslında hiç gitmek istemediği bir ders için yola çıkacağını bilmiyordu. Ne yazık ki Aykaran Kasabası’nın gizemi sadece videolar için değil, kendi kanında akan gerçek için onu bekliyordu.