Altın Bakışlar

1401 Words
Sabahın erken saatlerinde Dolunay, heyecandan uyuyamadığı için gözlerinin altında mor halkalarla bavulunun başındaydı. Aşağı indiğinde babasını mutfak masasında yüzü asık, kahvesini yudumlarken buldu. Annesi erken yaşta vefat etmişti babası onu korumak için adeta üzerine titreyen, tedirgin bir adamdı. “Dolunay,” diye başladı babası gergin sesiyle. “Ninen... Yani annem gitmen iyi olacak dedi. Anlamıyorum ama... Bana söz ver. Dikkatli olacaksın. O kasabada garip şeyler döndüğünü sen de biliyorsun. Videolarını çek, işini yap ve hemen dön.” Dolunay babasının yanına koşup ona sıkıca sarıldı. “Söz veriyorum baba! Çok dikkatli olacağım. Bu benim için çok önemli.” Ninesi kapıda sessizce duruyordu. Elinde eski deri bir kordonla bağlanmış üzerinde tuhaf bir madeni para gibi duran, yine o bilinmeyen alfabeden işaretler kazınmış küçük bir madalyon tutuyordu. “Bunu yanında taşı,” dedi madalyonu Dolunay’ın avucuna sıkıştırarak. Madalyon beklenmedik bir ağırlığa sahipti ve teması soğuktu, metalden ziyade taş gibiydi. “Kaybolmasın. Sakın çıkarma.” Dolunay madalyonu boynuna taktı. Cildine değdiği an hafif bir karıncalanma hissetti ama bunu heyecanına bağladı. Ninesinin gözlerinin içine baktı yaşlı kadının bakışlarında, daha önce hiç görmediği bir hüzün ve endişe vardı. “Teşekkür ederim, nine.” Yola çıktı. Arabasıyla şehirden uzaklaşırken, dikiz aynasından evlerini ve arkasındaki o koyu ormanı seyretti. O an bir anlığına ormanın kenarında, ağaçların gölgeleri arasında hareketsiz duran koyu bir sürü siluet görmüş gibi oldu. Gözlerini kırpıp tekrar baktığında, orada hiçbir şey yoktu. “Hayal gücün fazla çalışıyor, Luna,” diye düşündü kendi kendine Yotube da olan takma adıyla. “İşte bu yüzden en iyi gizem avcısı sensin.” Yol uzun ve doluydu. Navigasyon Aykaran Kasabası’na yaklaştıkça bazen titriyor, bazen sinyalini kaybediyordu. Etraf giderek daha tenha ve engebeli bir hal aldı. Dağlar daha dik, ağaçlar daha koyu yeşil, gökyüzü daha alçak görünüyordu. Kasabanın girişinde yarısı devrilmiş üzeri yosun bağlamış ahşap bir tabela vardı. “AYKARAN’A HOŞ GELDİNİZ. GERİYE BAKMAYIN.” Tabelanın altına kırmızı sprey boyayla karalanmış bir not eklenmişti, “Ya da bak, ne fark eder?” Dolunay heyecanla arabasını durdurup kamerayı çıkardı. İlk çekimlerini yaptı. “Merhaba millet! Luna burada ve nihayet Türkiye’nin belki de en gizemli noktasında, Aykaran Kasabası’nın girişindeyim! Gördüğünüz gibi pek de sıcak bir karşılama değil. Hadi içeri girip bu kasabanın sırrını çözmeye başlayalım! Eminim sizde en az benim kadar heyecanlısınız.” Kasabaya girdiğinde ilk hissettiği şey, bir boşluk duygusuydu. Sokaklar tenha, pencerelerden bakışların gizlendiği hissi vardı. Birkaç yaşlı, bir kahvenin önünde oturuyordu ve arabası yanlarından geçerken konuşmalarını kestiler yüzlerinde ifadesiz, taş gibi bir sükunetle ona baktılar. Havada nemli toprak ve eski ahşap kokusunun yanı sıra, tuhaf bir şekilde tanıdık gelen keskin bir çam ve yabani ot karışımı bir koku vardı. Tıpkı rüyasındaki orman gibi... Kalacak yer olarak, kasabanın tek “pansiyon”u olan iki katlı, cumbalı, hafif çökmüş görünen bir ahşap binayı seçti. Sonrasında kendine bir ev bulacaktı. Kapıyı çaldığında arkasından gıcırtılı bir ses duyuldu ve kapı bir karış açıldı. Kapı aralığından yüzü derin çizgilerle kaplı, gözleri donuk mavi bir kadın baktı. “Ne istiyorsun?” diye gırtlaktan bir sesle sordu. “Merhaba, internetten yer ayırtmıştım. Dolunay Kıraç. İki gece kalacağım.” Kadın uzun uzun onu süzdü. Bakışları Dolunay’ın boynundaki madalyona kaydı ve gözleri hafifçe büyüdü. Bir an için yüzündeki katı ifade çözüldü ve yerini şaşkın, hatta biraz korkmuş bir ifadeye bıraktı. Sonra hızlıca kapıyı açtı. “İçeri gel,” dedi sesi daha yumuşak ama aceleci bir tondaydı. “En üst kattaki oda. Anahtarı içeride bırak. Akşam güneş battıktan sonra odandan çıkma. Perdeleri sıkıca kapat. Dışarıdan bir ses duyarsan, merak etme. Onlar sadece... Köpekler.” Dolunay içeri adım attı. Karanlık ve havasız bir salona girdi. Kadın ona bir şeyler daha söylemek ister gibiydi ama sonra başını hızla iki yana sallayarak arka kapıya doğru süzüldü ve gözden kayboldu. Odaya çıktı. Oda beklediğinden daha temiz ama eşyaları son derece eskiydi. Pencereden kasabanın ana sokağı ve uzakta, kasabayı çevreleyen sık orman görünüyordu. Orman, buradan da aynıydı. Tıpkı rüyasındaki gibi. Çantasını bırakıp hemen keşfe çıkmak istedi. İlk hedefi kasaba meydanındaki terk edilmiş ve “lanetli” olduğu söylenen eski çeşmeydi. Ekipmanını toplarken, ceketinin cebinde ninesinin verdiği madalyonun birdenbire ısındığını hissetti. Çıkarıp baktı. Üzerindeki o tuhaf işaretler loş odada soluk, yeşilimsi bir fosfor ışığıyla parlıyor gibiydi. Hızla yanıp sönüyordu. Kalbi hızlandı. “Manyetik bir alan olmalı, ya da altında fosforlu bir kaplama vardır,” diye düşündü ama için için rahatsız oldu. Madalyonu tekrar göğsünün altına, tişörtünün içine soktu. Dokunduğu yer yanıyor gibiydi. Sokağa çıktı. Hava gün ortası olmasına rağmen serin ve pusluydu. Çeşmeye doğru ilerlerken etrafta hâlâ çok az insan vardı. Fark etti ki ona bakan herkes tıpkı pansiyondaki kadın gibi önce yüzüne, sonra boynuna bakıyor ve hemen bakışlarını kaçırıyordu. Bir çocuk annesinin eteğine sıkıca yapışmış, parmağıyla Dolunay’ı işaret ediyordu. Annesi, çocuğun elini hızla indirdi ve onu içeri çekti. Çeşmenin başına geldiğinde buranın neden bu kadar ünlü olduğunu anladı. Demir işlemeleri paslanmış, taşları çatlamış çeşmenin havuz kısmı siyah, durgun bir suyla doluydu. Suyun rengi doğal değildi adeta mürekkep gibi koyuydu. Etrafında hiçbir bitki yetişmemişti. Ve çeşmenin arkasındaki duvarda büyük harflerle, sprey boyayla yazılmış bir uyarı vardı. “SUSADIN MI? İÇ. SONUNDA SUSUZLUK ÇEKMEYECEKSİN. HİÇBİR ŞEY HİSSETMEYECEKSİN.” Dolunay kamerayı kurdu, tripodu yerleştirdi. “İşte karşınızda, ünlü Aykaran Çeşmesi,” diye fısıldayarak konuşmaya başladı. “Söylentilere göre, bu sudan içenler...” Tam o sırada arkasındaki ormandan uzun, hüzünlü bir uluma duyuldu. Tek bir ses değil birbirine karışmış, uyum içinde yükselen onlarca ses... Kurt ulumaları. Dolunay’ın kanı dondu. Bu ses, rüyasındaki uyarıyla aynı tınıdaydı. Kamerasını hızla ormana çevirdi ama lensinde sadece koyu yeşil bir duvar göründü. Sonra, ulumalar aniden kesildi. Yerine büyük bir sessizlik çöktü. Çok yakınlardan, bir çalının hışırdadığını duydu. Yavaşça arkasını döndü. Çeşmenin diğer tarafında bir ağacın gölgesinde, hareketsiz duran biri vardı sanki. İnsan boyutlarındaydı ama duruşu garip, neredeyse dört ayak üzerine çökmüş gibiydi. Başı öne eğikti bu yüzden yüzü görünmüyordu. Üzerinde paçaları yırtık eski bir pantolon ve yırtık bir ceket vardı. Dolunay nefesini tuttu. “Merhaba?” diye seslendiğinde sesi titrek çıktı. “İyi misiniz?” O kişi başını yavaşça kaldırdı. Dolunay, bir çığlık atmamak için dişlerini sıktı. Adamın yüzü solgun ve çarpıktı. Ama asıl korkunç olan gözleriydi. Tamamen siyahtı. İrisi, rengi, her şey... Kömür gibi kapkara. Ve o gözlerin içinde, hiçbir insan ifadesi yoktu. Sadece açlık ve kadim bir yabancılık vardı. Adamın dudakları kıpırdadı ama normal bir ses çıkmadı. Boğuk, gırtlaktan gelen, hayvanımsı bir hırıltı duyuldu. Sonra, net bir kelime, “Gel...” Bu kelimeyi duyar duymaz Dolunay’ın göğsündeki madalyon öyle ısındı ki, adeta cildini yakacak gibi oldu. Aynı anda zihninde, ninesinin fısıltısı yankılandı, “Kaybolma.” İçgüdüsel olarak, elini madalyona götürdü ve onu avucunun içine sımsıkı kavradı. Sıcaklık, birden yoğun bir enerji dalgasına dönüştü ve kolundan yukarı, beynine doğru aktı. O anda siyah gözlü adamın arkasındaki ormanda, bir şeyler hareket etti. Gölgeler canlandı. Ve bu sefer hayal değillerdi. Kurtlar, büyük, gümüşi postlu kurtlar, ağaçların arasından sessizce süzülerek çıktılar. Başlarında neredeyse bir at kadar büyük, gözleri soluk altın rengi olan bir kurt vardı. Sürü, siyah gözlü adam ile Dolunay’ın arasına girdi. Altın gözlü kurt, adama döndü ve alçak, derin bir hırıltı çıkardı. Siyah gözlü adam geriledi. Yüzündeki açgözlü ifade, saf bir korkuya dönüştü. Bir uluma daha duyuldu, bu sefer çok yakından ve adam, arkasını dönüp ormanın derinliklerine doğru, tuhaf, sıçrayıcı adımlarla koşarak kayboldu. Dolunay nefes nefese kalmış, titriyordu. Gözlerini sürüden alamıyordu. Kurtlar ona döndü. Onlarca göz ona bakıyordu. Ama bu sefer rüyasındaki gibi bir uyarı değil... farklı bir şey vardı bakışlarında. Bir tanıma. Bir koruma. Altın gözlü kurt, bir adım öne çıktı. Burnunu havaya kaldırdı, madalyonun olduğu yöne doğru. Sonra insanı şaşırtacak derecede yumuşak bir sesle, neredeyse bir iç çekiş gibi bir ses çıkardı. Sonra tüm sürü, tek bir vücut gibi dönüp ormana geri süzüldü ve kayboldular. Dolunay, olduğu yerde çakılıp kaldı. Göğsündeki madalyonun ısısı yavaş yavaş azalıyordu. Elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Kamera tüm olanları kaydetmiş miydi? Ekranına baktı. Kayıt devam ediyordu. Ama görüntüde, siyah gözlü adam sadece bulanık, tanımlanamaz bir gölge olarak görünüyordu. Kurtlar ise... Kurtlar hiç görünmüyordu. Görüntüde sadece boş bir orman kenarı ve titreyen yapraklar vardı. Sadece o hırıltılar ve ulumalar ses kaydında, tüyleri ürperten bir netlikte duruyordu. O an ninesinin, babasının ve kasaba halkının korkularının ne kadar haklı olduğunu anladı. Burada olanlar, sıradan bir “gizem” değildi. Burada, gerçek bir şey vardı. Ne yazık ki o buna bile isteye gelmişti. Pansiyona doğru koşmaya başladığında, aklında sadece tek bir düşünce vardı. Ninesi onu buraya sadece bir video çekmesi için göndermemişti. Onu bir şeye hazırlamak için göndermişti. Ders ise daha yeni başlıyordu. Ormandan onu takip eden altın gözlü bir bakış, pencereden içeri girip ışıkları yanana kadar onu izlemeye devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD