Pansiyonun loş koridorları, Dolunay’ın koşu adımlarıyla yankılandı. Kapısını açıp içeri daldı, hemen ardından sürgüsünü çekti ve sırtını kapıya dayadı. Kalbi göğsünde bir davulu andırıyordu. Nefes nefeseydi. Göğsünün üzerinde, tişörtünün altından gelen madalyonun sıcaklığı hâlâ hissediliyordu ancak şimdi daha hafif, sakinleştirici bir ısıya dönüşmüştü neredeyse bir kedi mırıltısı gibi.
“Bu delilik,” diye fısıldadı karanlık odaya. “Tam anlamıyla delilik.”
Kamera ekipmanını masaya bıraktı. Titreyen parmaklarıyla telefonunu açıp çektiği videoyu izlemeye başladı. Görüntüde kendi titrek sesi çeşmeyi anlatıyordu sonra o ürkütücü ulumalar geliyordu. Görüntüde siyah gözlü adam sadece lensin odaklanamadığı bulanık, rahatsız edici bir leke olarak görünüyordu. Ve kurtlar... Kurtlar hiç yoktu. Sadece adam geri çekilirken, ormandaki çalıların anlamsız bir rüzgârla hışırdadığı görülüyordu. Ama ses kaydı mükemmeldi. O hırıltılar, o tek kelime “Gel...” ve sonraki koroya benzeyen ulumalar... Hepsi oradaydı. İnternete yüklese, bir haftada milyonlar kazanabilecek bir materyaldi.
Ama bir şey onu durdurdu. Ninesinin ciddi yüzü. Madalyonun anlamsız ısınması. Ve o altın gözlü kurdun ona bakan bakışındaki tanıma ifadesi.
Telefonunu bıraktı, madalyonu çıkardı. Avucunun içinde soğuktu şimdi. Üzerindeki işaretleri parmağıyla takip etti. Bir alfabe gibiydiler ama hiçbir dilde görmediği semboller. Gözlerinin altındaki o soluk, kırmızı çizgiyi hatırladı. Acaba bununla bir bağlantısı var mıydı? Yoksa ninesinin sürme sürdüğü yerin altındaki o işaretlerle mi?
Dışarıdan uzaktan, tekrar bir uluma duyuldu. Bu sefer yalnız, hüzünlü ve bir o kadar da güçlü. Sanki bir çağrıydı. Ya da bir nöbet değişimi.
Pansiyon sahibi kadının sözleri aklına geldi, “Akşam güneş battıktan sonra odandan çıkma.” Pencereye koştu. Güneş, ufukta kan kırmızısı bir şerit bırakarak batmak üzereydi. Hızla kalın, kadife perdeleri kapattı. Odayı tam bir karanlık kapladı. Sadece telefonunun ekranından gelen loş bir mavi ışık vardı.
Ne yapmalıyım? Diye düşündü. Kaçmalı mıyım? Arabaya atlayıp buradan uzaklaşmalı mıyım?
Ama içinde onu buraya çeken aynı amansız merak, şimdi de onu alıkoyuyordu. Üstelik, dışarıda ne olduğunu bile bilmiyordu. Gece ormanıda o siyah gözlü yaratıklar mı, yoksa o gümüşi kurtlar mı daha güvenliydi?
Kararsızlık içinde çantasından dizüstü bilgisayarını çıkardı. İnternet çekmiyordu, zaten beklemiyordu da. Ama önceden indirdiği notlarına baktı. Aykaran ile ilgili, çoğu saçma sapan forum hikayesi olan tonlarca araştırmayı taradı. Çoğu kaybolan gezginlerden, çıldıran köylülerden bahsediyordu. Ama birkaç eski neredeyse unutulmuş blog yazısı, daha farklı bir hikayeden söz ediyordu.
“Ormanın Bekçileri”nden. Yazılara göre Aykaran’ın ormanlarında insanlardan daha eski şekil değiştirebilen, bölgeyi kötü niyetli varlıklardan koruyan bir kurt sürüsü yaşıyordu. Onlara “Ayaz’ın Çocukları” diyorlardı.
“Ayaz’ın Çocukları...” diye mırıldandı Dolunay. Gözleri madalyona kaydı. Acaba?
Dışarıdan bu sefer sokaktan, sert bir fren sesi ve araba kapaklarının çarpma sesi duyuldu. Sonra birkaç erkeğin yüksek, gergin sesleri. Dolunay perdenin kenarından gizlice dışarı bakmaya karar verdi. İçgüdüsü ona bakmamasını söylüyordu ama merakı ağır basıyordu.
Perdeyi milimi milimine araladı.
Sokakta, Dolunay’ın arabasının yanına iki kamyonet yanaşmıştı. Beşaltı kişi, el fenerleriyle etrafı aydınlatıyorlardı. Kasaba kahvesindeki yaşlı adamlardan biri de oradaydı ancak şimdi daha genç, daha sert görünümlü üç adam onunla konuşuyordu. El fenerinin ışığı yüzlerine vurduğunda, Dolunay onların yüz ifadelerini gördü. Korkudan ziyade, öfkeli, gergin bir ifade vardı. Bir tanesi, uzun bir çift namlulu av tüfeğini omzuna asmıştı.
“Şehirden gelen kız işte,” diye duyuldu yaşlı adamın sesi. “Direk çeşmeye gitti. Çekim yapıyordu.”
“O şey onu gördü mü?” diye sordu av tüfekli olan, sesi kalın ve hırıltılıydı.
“Gördü. Ama... Sürü de çıktı. Sürü onu korudu.”
Genç adamlar arasında huzursuz bir mırıldanma dolaştı. Av tüfekli adam küfür etti. “Demek Leyla Hanım haklıymış. O kadının torunu bu. İşte bu yüzden geldi. Kanı çağırıyor.”
“Dinle, Hamit,” dedi yaşlı adam sesini alçaltarak. “Bu işi eski usulle çözelim. Kızı al, kasabadan uzaklaştır. Sabaha kadar yola çıksın. Geri dönmesin.”
“Ve yaşlı cadı?” diye sordu Hamit. “O bize ne yapar?”
“O şehirde. Burada değil. Ve sürü... Sürü kızı koruyor, evet. Ama biz ona zarar vermeyiz. Sadece göndeririz. Sürü bunu anlar. Kavga etmek istemezler.”
Dolunay’ın midesi kasıldı. Onu göndermek istiyorlardı. Ama ne pahasına? O siyah gözlü yaratık gibi mi olacaktı? Ya da daha kötüsü?
Tam o sıra sokak lambalarının ötesinde, ormanın kenarında iki noktasal ışık belirdi. Altın rengi. Sonra iki tane daha. Ve daha fazlası. Kurtlar geri dönmüştü. Sessizce ama varlıklarını hissettirerek sokağın girişini tutmuşlardı.
Kasabalılar onları gördü. Av tüfekli Hamit, tüfeğini indirdi ama tetiğe parmağını geçirdi. “Görüyor musunuz?” diye homurdandı. “İşte. Onun için burada. Bizim için değil.”
“Tetiği çekme Hamit!” diye uyardı yaşlı adam sesinde bir panik vardı. “Çekersen hepimiz ölürüz. Sadece... sadece geri çekilelim. Sabah hallederiz.”
Adamlar tereddütle geri adım attılar. Kurt sürüsünden önde duran iri, altın gözlü kurt Hamit’e doğru hafifçe büyüdü, postu diken diken oldu. Açık bir tehditti.
Hamit dişlerini sıktı, sonra başıyla işaret etti. Adamlar kamyonetlere bindiler. Motorlar çalıştı ve araçlar hızla uzaklaştı. Sokak yeniden sessizliğe gömüldü.
Ama kurtlar gitmedi. Altın gözlü kurt, Dolunay’ın penceresine doğru baktı. Işık olmamasına rağmen, Dolunay onun kendisini gördüğünden emindi. Kurt, başını hafifçe yana eğdi, sonra kuyruğunu salladı garip bir şekilde insancıl bir hareket gibiydi ve sürüyle birlikte ormanın gölgelerine geri döndü.
Dolunay perdeyi bıraktı, titreyerek geri çekildi. Hem kasabalılardan hem de kurtlardan korkuyordu. Ama bir şey açıktı. Kurtlar onun muhafızlarıydı. Peki neden? Ninesiyle bağlantısı neydi? Ve ninesi, göz altındaki o işaretlerle onlar için sadece Leyla teyze falan değil Leyla Hanımdı. Bu demek oluyordu ki hem saygı duyuyorlar hem de korkuyorlardı. Cadı da demişlerdi zaten... Hangisini ciddiye alacağını şaşırarak iç geçirdi. 'Ne boktan bir şeyin içindeyim ben böyle?' diye düşündü.
Yatağına yeniden yerleşirken sanki bir fırıltı duydu. "Benim için varoldun. Yeniden."
Korkuyla etrafına bakıp yorganı üzerine çekti ve uyumaya çalıştı.
Uyumak mümkün değildi. Saatler gece yarısına yaklaşırken odada bir değişiklik hissetti. Madalyon, tekrar ısınmaya başladı, bu sefer sıcak değil, titreşimli bir enerji yayıyordu. Sonra, zihninde bir ses duydu. Tam bir ses değil, daha çok bir bilgi paketi gibiydi. Kelimeler değil, imgeler ve duygular.
“Güvendesin. Bekle. Şafakta, çeşmenin kaynağına git. Sana göstereceğiz.”
Ses... Sestense, zihinsel bir izlenim, altın gözlü kurdun bakışından gelen bir mesaj gibiydi. Az önceki fıdıltıdan farklıydı.
Şafak sökerken, Dolunay hala uyanıktı. Korku ve heyecan iç içe geçmişti. Kasabalılar onu bulmaya gelecek miydi? Kurtların dediğini yapmalı mıydı? Ya bu bir tuzaksa?
Ama göğsündeki madalyon sakin, sabit bir titreşimle atıyordu onu yatıştırıyordu. Ninesi ona bunu vermişti. Onu korumak için. Belki de rehberlik etmek için.
Gün ağarır ağarmaz, sessizce odasından çıktı. Pansiyon sessizdi. Kapıyı açtı, sokağa baktı. Kimse yoktu. Arabasına yöneldi ama sonra vazgeçti. Yürüyecekti. Kurtlar onu nereye götürmek istiyorlarsa, oraya kadar yürüyecekti.
Çeşmeye doğru ilerlerken kasaba hâlâ derin bir uykudaydı. Çeşmeye vardığında orada, ormanın hemen kenarında onu bekleyen bir şey gördü. Altın gözlü kurt tek başınaydı. Kocaman gümüşi bir hayvandı, duruşunda asil ve vahşi bir güç vardı.
Dolunay durdu. Kalbi hızlı atıyordu. Kurt ona baktı, sonra başıyla ormanın içine doğru işaret etti. Net bir davetti.
“Ben... Ben seni takip mi edeceğim?” diye fısıldadı Dolunay.
Kurt kuyruğunu hafifçe salladı ve ormana doğru yürümeye başladı. Birkaç adımda durup arkasına, Dolunay’a baktı.
Bu delilikti. Tam anlamıyla. Ama aynı zamanda hayatının en önemli hikayesiydi. Kamerayı çıkardı ama sonra düşündü. Bunu kaydedemezdi. Bu, onun için sadece bir ‘içerik’ değildi artık. Bu kişiseldi.
Kamerayı bıraktı. Sadece madalyonu ve telefonunu aldı. Derin bir nefes aldı ve kurdun arkasından, rüyalarında defalarca koştuğu ama şimdi farklı orman olsa da ilk kez bilinçli adımlarla girdiği ormana doğru yürüdü. Yıllardır bilinçli şekilde hiçbir ormana girmemişti.
Ağaçların gölgeleri onu yuttu. Kurt onun yavaş insan hızına ayak uydurarak görünür bir patika olmayan, sadece hayvan izleriyle dolu bir yoldan ilerliyordu. Hava serin ve nemliydi, kokular tanıdıktı. Çürümüş yaprak, ıslak toprak, yabani ot. Tıpkı rüyalarındaki gibi.
Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra, bir açıklığa geldiler. Burası, kayalık bir yamacın eteğindeydi. Yerden kayaların arasından berrak, buz gibi bir su kaynıyor ve küçük bir gölet oluşturuyordu. Suyun kaynadığı ana kaynak düz, koyu renkli bir taşla çevriliydi. Ve o taşın üzerinde aynı madalyondaki, aynı ninesinin göz altındaki alfabeden kazınmış işaretler vardı. Çok daha büyük ve kutsal görünüyorlardı.
Kurt göletin kenarına gidip su içti. Sonra Dolunay’a döndü.
Orada açıklığın kenarında gölgelerin içinde, başka birileri vardı. Kurtlar değildiler. İnsanlardı. Ya da bir zamanlar insan olmuş şeylerdi. Kıyafetleri yırtık pırtıktı, tenleri soluktu. Bazıları dört ayak üzerinde duruyordu bazıları ise iki ayak üzerinde ama eğik duruyorlardı. Ve hepsinin gözleri... O korkunç, ruhsuz siyahtı.
Ama onlar ilerlemiyorlardı. Göletin etrafında, görünmez bir bariyermiş gibi bir çizginin gerisinde duruyorlardı. Kaynaktan akan su, onları uzak tutuyor gibiydi.
Altın gözlü kurt, tekrar zihninde konuştu. Bu sefer imgeler daha güçlüydü.
“Koruyucu. Temizleyici. Kanı temizler, ruhu arındırır. Onlar... Kirletilmişler. Aç ve kayıp. Su onları yakar.”
Sonra, başka bir görüntü geldi. Ninesi genç bir kadınken aynı kaynağın başında, bu işaretleri taşa kazırken. Ve onun yanında, gözleri henüz altın rengine dönmemiş ama vahşi bir bilgelikle parlayan bir kurt.
“Sen onun kanını taşıyorsun,” diye geldi mesaj. “Koruma senin hakkın. Ama aynı zamanda sorumluluğun. Bu yer, senin mirasın. Ve bu tehdit... Senin tehdidin. Sadece sen ve senin gibi olanlar, onu tamamen temizleyebilirsiniz.”
Dolunay suya, taştaki işaretlere, sonra da o siyah gözlü aç ve ıstıraplı yaratıklara baktı. Rüyaları, korkuları, ninesinin gizemi, kasabalıların düşmanlığı... Her şey yerli yerine oturuyordu. Bu bir hikâye değildi. Bu bir varoluş meselesiydi.
“Onlar... Ne?” diye sordu sesli bir şekilde sesi ormanın sessizliğinde çınladı.
Kurdun zihinsel cevabı bir kelime ya da cümle değil, bir duygu seliydi.
“Çok uzun zaman önce bu ormanın ruhuna yakın yaşayan insanlar. Sonra dışarıdan gelen, ormanın kalbindeki karanlık bir şey belki bir maden, belki bir lanet nedeniyle onları bozmuş, ruhlarını çalmıştı. Kurt sürüsü yani Ayaz’ın Çocukları kaynağın gücüyle onları uzak tutuyor, ormanı ve dünyayı onların yayılmasından koruyordu. Ama güçleri sınırlıydı. İnsan ruhuna, insan iradesine ihtiyaçları vardı. Leyla’nın, yani ninesinin kanını taşıyan birine.
Dolunay göğsündeki madalyona dokundu. “Peki... Ben ne yapacağım?”
Kurt kaynağa doğru yürüdü. Burnuyla suyu işaret etti. “İç. Mirasın uyansın. O zaman göreceksin. Seçim senin olacak. Buradan kaçıp hiçbir şey olmamış gibi yaşamak... Ya da kalıp savaşmak. Ama bil ki o, yıllardır seni bekliyor.”
Dolunay berrak, soğuk suya baktı. Bu çeşmedeki karanlık suyun tam zıttıydı. İçinde hafif, mavimsi bir parıltı vardı.
Hiç düşünmedi. Eğildi, avuçlarına su doldurdu ve içti.
Su boğazından aşağı inerken, bir şimşek çakması gibiydi. Gözlerinin altındaki o soluk kırmızı çizgi anında canlandı ve parlak, altın rengi bir işaret haline geldi tıpkı ninesininkiler gibi ama daha küçük. Tüm bedeni, bir enerji dalgasıyla yıkandı.
Ormanın seslerini duyabiliyordu her yaprağın hışırtısını, her böceğin hareketini. Kurtların sessiz zihinsel fısıltılarını hissedebiliyordu. Ve o siyah gözlü yaratıkların açlığını ve acısını da...
Gözlerini açtı. Dünya daha canlı, daha keskin, daha gerçek görünüyordu. Altın gözlü kurt artık sadece bir hayvan değil, sert görünümlü ama nazik bir insana benziyordu.
“Ninem...” diye fısıldadı Dolunay, gözlerinden yaşlar boşanırken. “Bana bunu neden söylemedin?”
“Korktu,” diye geldi kurdun düşüncesi, nazikçe. “Ama artık hazırsın. Ya da hazırlanmak zorundasın. Çünkü onlar sadece bekliyorlar. Ve senin varlığın, onlar için bir davetiyedir. Ya onları yok edeceksin... Ya da onlara katılacaksın.”
Dolunay ellerine baktı. Şimdi teninin altında hafifçe parlayan, madalyondakiyle aynı altın rengi ince çizgiler görüyordu. Mirası uyanmıştı. Bir anda başı dönmeye başladı ve daha ne olduğunu anlamadan gözleri kapandı.
Karanlık, onu içine çekti.