Karanlık Arzu

1201 Words
Kurdun zihnindeki sesi duyduktan ve suyu içtikten sonraki an, Dolunay’ın bedenini ani, ezici bir yorgunluk kapladı. Bacakları tutmaz oldu, başı dönmeye başladı. Altın gözlü kurdun endişeli bir hırıltısı kulaklarında uzaklaşan bir yankı gibi kaldı. Gözlerinin önündeki dünya, taş, su, ağaçlar bir girdap gibi dönmeye başladı ve sonra her şey siyaha bulandı. Gözlerini açtığında, tavanına bakıyordu. Alçıpan, çatlamış tanıdık bir tavan. Pansiyonun odası. Yanında, pansiyonun sahibi yaşlı kadın, Nermin Hanım, oturuyordu ve elinde ıslak bir bezle Dolunay’ın alnını siliyordu. “Canım uyandın mı?” diye fısıldadı kadın, gözlerinde derin bir kaygı vardı. “Seni sabah dışarıda, çeşmenin yanında baygın bulduk. Neredeyse donuyordun. Çok şükür ki Hamit erkenden kahveye giderken gördü.” Dolunay yataktan doğrulmaya çalıştı ama başı zonkluyordu. Vücudu, ağır bir antrenmandan çıkmış gibi halsizdi. Rüya mıydı? O kadar canlı, o kadar gerçekti ki... Kaynak, kurt, siyah gözlüler, içtiği su... Göğsüne dokundu. Madalyon hala oradaydı, soğuk ve sıradan bir metal parçası gibi duruyordu. Gözlerinin altına baktırmak için aynaya uzandı ama Nermin Hanım onu yatıştırıcı bir hareketle tekrar yastıklara yasladı. “Sakin ol kızım. Senin için kötü oldu. Bu kasabanın havası bazı insanlara dokunur. Belki de buraya gelmen doğru değildi.” Kadının sesinde samimi bir endişe vardı ama aynı zamanda onu gönderme arzusu da seziliyordu. “Ama... Kurtlar...” diye zorlukla mırıldandı Dolunay. Nermin Hanım’ın yüzünde bir anlık bir gerginlik belirdi. “Rüya gördün canım. Soğukta kalmışsın ateşin çıkmış. Hepsi hayal ürünü. Şimdi dinlen.” O günün geri kalanını Dolunay odasında, kafası karışmış bir halde geçirdi. O yaşadıkları o kadar gerçekti ki... Ama bedeninde hiçbir değişiklik yoktu. Madalyon soğuktu. Gözlerinin altını aynada kontrol ettiğinde, sadece uykusuzluktan kaynaklanan mor halkalar vardı. Belki de gerçekten bir halüsinasyon, ateşli bir rüyaydı. Belki de ninesinin anlattıkları ve kasabanın atmosferi onun zihninde böyle karmaşık bir fantazi yaratmıştı. Ertesi sabah, kendini daha iyi hissetti. Aklındaki karman çormanlığı bir kenara bırakıp pratik bir karar aldı. Pansiyonda kalmak pahalı ve kalıcı değildi. Eğer burada biraz daha kalacaksa ki kanalı için materyal toplamak hâlâ cazipti kendine küçük bir ev kiralamalıydı. Kasaba meydanındaki kahvede, Hamit’i buldu. Adam bir önceki geceki ya da rüyadaki? Gerginliğinden eser yokmuş gibi sakin, hatta biraz ilgisiz görünüyordu. Dolunay ona kalacak yer sordu. Hamit kahvesinden bir yudum aldı, uzun uzun Dolunay’ı süzdü. “Boş ev mi? Zor. Aykaran’da pek kalan olmaz, evlerin çoğu sahipsiz ya da metruk. Ama...” diye duraksadı “Orman kenarında biraz uzakta bir tane var. Eski bir taş ev. Temeldir, sağlamdır. Ama etrafta başka ev yok. Tek başınasın. Ve...” burada sesini alçalttı, “Geceleri orman seslerine alışkın değilsen, ürkütücü gelebilir.” Dolunay’ın içinde bir şey kıpırdandı. Orman kenarı... Tek başına... Bu tam da aradığı türden bir gizemli atmosferdi. Üstelik, o “rüyasında” gördüğü yerden çok da uzak olmayan bir yerdi belki. “Görebilir miyim?” diye sorarken sesinde bir heyecan vardı. Hamit başıyla onayladı. “Tabii. Ama şimdi değil. Öğleden sonra gel, anahtarı alır götürürüm.” Öğleden sonra Hamit’in kırmızı kamyonetine atlayıp kasabanın dışına, ormana giden dar bir toprak yola saptılar. Yol karın erimesiyle çamurlu ve engebeliydi. Yaklaşık on dakika sonra ağaçların arasında, küçük bir tepenin yamacına yaslanmış bir ev belirdi. Dolunay, nefesini tuttu. Ev gerçekten de taştandı. Gri, yer yer yosun bağlamış duvarları vardı. Çatısı sağlam görünüyordu. İki katlıydı ve önünde, içi kuru otlarla dolmuş küçük bir verandası vardı. Etrafında, en az yüz metre çapında, başka hiçbir yapı yoktu. Sadece orman, evi sarmalıyordu. Uzaktan, bir dere şırıltısı duyuluyordu. Havada ağaçların ve ıslak toprağın keskin, temiz kokusu vardı. “İşte burası,” dedi Hamit, motoru durdurup. “Eskiden orman bekçisi için yapılmış. Sonra... İşte, kullanılmadı.” Dolunay araçtan atladı. Eve doğru yürürken ayaklarının altındaki toprakta, tuhaf bir tanıdıklık hissi vardı. Kapıyı açtıklarında içeri vuran loş ışıkta, tozlu ama sağlam bir iç mekan gördü. Minimal mobilyalar vardı bir şömine, bir tahta masa, birkaç sandalye, üst katta bir karyola. Soğuktu ama şömine yanınca sıcacık olacağı belliydi. Pencerelerden, ormanın derinlikleri ve uzakta, kasabanın minik ışıkları görünüyordu. “Burası... Mükemmel,” diye fısıldadı Dolunay, içeri adım atarak. Rüyasındaki kaynağın kokusuna benzer bir koku, evin taş duvarlarından sızıyor gibiydi. Hamit kapıda bekliyordu, yüz ifadesi anlaşılmazdı. “Emin misin? Geceleri burada yalnız kalmak... Cesaret ister. Sana başka bir yer bulmaya çalışabilirim, kasaba içinde.” Hayır. Dolunay bunu istiyordu. Bu ev, ona sanki aitmiş gibi geliyordu. Hem uzakta, hem de ormanın tam kalbindeydi. Hem güvende, hem de maceranın içindeydi. Belki de, o rüyanın bir parçasını burada yakalayabilirdi. “Hayır, burası iyi. Bunu kiralıyorum.” Hamit hafifçe omuz silkti, iç çekti. “Peki. Anahtarlar burada. Elektrik var, içme suyu kuyudan. Haftada bir, yiyecek bir şeyler bırakırım. Ama...” ciddiyetle Dolunay’a baktı, “Bir kuralım var. Güneş battıktan sonra, asla dışarı çıkmayacaksın. Perdeleri sıkıca kapatacaksın. Dışarıdan bir ses duyarsan, merak edip bakmaya kalkma. Anlaştık mı?” Dolunay başını salladı. Bu kurallar, Nermin Hanım’ın da benzer uyarılarını hatırlattı. “Anlaştık.” Hamit, ona anahtarları bıraktı ve kamyonetine binip gitti. Motor sesi uzaklaşıp kaybolunca, Dolunay etrafındaki derin sessizliğin içinde kaldı. Sadece rüzgarın ağaçlarla dansı ve uzaktaki dere sesi vardı. İçeri girdi, kapıyı kapattı. O anda göğsündeki madalyon çok hafif, neredeyse hayal meyal bir sıcaklık yaydı. Bir anlıktı, sonra geçti. Belki de rüya değildi. Belki de her şey tam da olması gerektiği gibi, yavaş yavaş başlıyordu. O akşam, ilk kez taş evinde yalnız kaldı. Hamit’in dediklerini yaptı ve perdeleri kapattı, şömineyi yaktı. Biraz evi temizledi. Ateşin dans eden ışığı, taş duvarlarda canavarımsa gölgeler oluşturuyordu. Dışarıdan bazen bir dalın kırılma sesi, bazen de tanımlayamadığı, uzaktan gelen hafif hışırtılar geliyordu. Duş almak istedi. Küçük banyoda, su ısınana kadar bekledi. Yıkanıp çıktığında, temiz iç çamaşırlarını giydi. Bornozu henüz açmamıştı çantasından. İnce pamuk atleti ve külotuyla banyodan çıkıp, yatak odasına doğru, henüz ısınmamış taş koridorda yürüdü. O anda, sırtında diken diken bir his oluştu. Pencereden sızan ay ışığı salonun karşısındaki büyük, tozlu aynada kendi siluetini aydınlatıyordu. Islak, dağınık saçları, solgun teni... Ve tam arkasında koridorun karanlık girişinde, ona bakan iki nokta. Kırmızı, yatay çizgilere sahip hipnotik derecede yoğun iki göz. Bir çift kurt gözü değildi. Daha büyüktü. Daha... İnsani bir pozisyondaydı. Ama kesinlikle insana ait değildi. Dolunay dondu. Rüyada değildi. Bu gerçekti. Yavaşça, milim milim arkasını döndü. Koridor boştu. Hızla aynaya baktı. O gözler orada karanlıkta, hâlâ ona bakıyordu. Ama gerçek dünyada karşısında hiçbir şey yoktu. Sadece boşluk ve soğuk taş duvarlar vardı. Kalbi göğsünde çılgınca atarken içgüdüsel olarak göğsüne, madalyonun olduğu yere dokundu. Madalyon sıcak değil ama güçlü, ritmik bir titreşim yayıyordu bir kalp atışı gibi. Ve bu sefer o gözlerin içinde bir tehdit değil derin, sarsıcı bir merak ve... Bir tanıma vardı. Sanki onu çok uzun zamandır ama hiç bu şekilde, bu kadar yakından görmediği bir şeyi izliyormuş gibi. Bir an gözler hafifçe yana kaydı, Dolunay’ın çıplak omzuna, sonra tekrar yüzüne odaklandı. Bu bakışta, ilkel bir tutku ve aynı zamanda büyük bir ilgi vardı. Sonra bir anda, gözler kayboldu. Sanki geri çekilmişlerdi, karanlığın içinde erimişlerdi. Dolunay titreyerek, hızla bornozunu bulup üzerine geçirdi. Aynaya yeniden baktı. Sadece kendi korkmuş yansımasını gördü. O gece uyuyamadı. Pencerenin yanına oturup dışarıyı izledi. Orman, ay ışığı altında gümüşi ve sessizdi. Bu bir rüya değildi. Bayılması, belki de mirasın uyanışının bedeni üzerindeki şokuydu. Şimdi bu taş evde, yalnız ama aslında yalnız olmadığını biliyordu. Alfa’nın dışarı çıkmak için an bekleyen ve onun bu eve ayak basmasıyla canlanan ruhu onu izliyordu. Hem de büyük bir tutku, ilgi ve karanlık arzuyla. Dolunay ise artık kaçmak istemiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD