47. Bölüm

4205 Words
İstanbul'da Gece Yarısı - 47. Bölüm Yaklaşık dört buçuk saatlik bir uçuşun ardından koskocaman bir baş ağrısıyla helikopterden indik. Doğrusunu söylemek gerekirse jetle uçmayı tercih ederdim. Nitekim helikopterin pervane sesleri insanın beynini uyuşturuyordu. Ayrıca çok konforlu bir uçuş da sayılmazdı. Uzun bacaklarım koltuğa sığmamıştı ve her tarafımıza dolanan kemerler ruhumu daraltıyordu ama nihayetinde bitti. Kendimizi otelin helikopter pistine atarken kalbimin çarptığını hissettim. Kabına sığamaz gibiydi ama tuhaf geliyordu doğrusu. Evimde değildim ama bir şekilde ait olduğum yerde gibi hissediyordum. Sabah ayazı çıplak kollarımı yalarken İstanbul'un tuzlu nem kokusunu içime çektim. Aynı hatırladığım gibiydi. Birkaç adımla etrafı seyre daldım. Her yer beton yığınıydı aşina olduğum şekilde. Elbette zengin bir muhitte olduğumuzdan virane yapılar yoktu görüş açımda. Daha çok yüksek rezidanslar, havuzlu siteler ve kendi küçük kent şehirlerini oluşturmuş villalar vardı. Biraz ilerimizde görünen Kız Kulesini fark ettim. Onun da arkasında neredeyse bir noktayı andıran Galata'yı... "Ağlıyorsun." Dudaklarımı titreten bir soluk havaya karışırken kirpiklerimi kırpıştırdım. Gülümsemeye çalıştım. "Özlemişim." Diye itiraf ettim Juliet'e dönmeden önce. "Beş yıl oldu." Moskova'dan ayrılmadan önce neredeyse duygusal bir hezeyanın kıyısından düşmek üzere olan kadın biraz toparlanmış görünüyordu. Elimden tutup sıkarken destek vermek ve belki de destek almak adına başını omzuma koydu. "Güzel bir şehre benziyor." "Hiç gelmedin mi?" Diye sordum. Bellamy'nin bir dünya vatandaşı olduğunu kabul etmek zorundaydım. Yılda en az iki defa olmak üzere her ülkeye ziyaret gerçekleştirdiğini düşünüyordum ama Juliet konusunda emin olamıyordum. O zevkine araba çalan bir küçük hırsızdı sadece. "Sadece Sakız Adasına tatile gittim." Dedi. Göğsümü koca bir nefesle doldururken arkamı döndüm. Vivien özgürlüğüne dair afallamış bir ifadeyle etrafını izliyor Tamina ise Bellamy'den sigara alıyordu. Juliet ve Bellamy'nin bavulları helikopterden tahliye olurken "Sakız adası Yunanistan'a bağlı." Dedim hızlıca. "Öyle mi?" Juliet şaşkınca başını olduğum tarafa çevirirken biraz daha izledim manzarayı. "Ama görünen manzaranın Türkiye'ye ait olduğunu söylemişlerdi." Gülümsedim alayla. Güzelim adaları savaşta kazanıp masada kaybettiğimizin öyküsünü anlatamazdım ya şimdi ona. "Boş ver." Dedim. "Demek ki Türkiye'ye ilk gelişin." Tıpkı benim gibi. Elbette İstanbul'u ilk defa görmüyordum ama bu gözler ve bedenle, bu vicdan ve şefkatle ilk görüşümdü. Bu ayaklar ve ellerle ilk gelişim... İlk sevişimdi bu sanki İstanbul'u. Bu yeni benin vatanıyla ilk buluşması gibiydi. Gibisi fazla hatta. Yeniden doğurmuş gibi hissediyordum kendimi İstanbul'a. "Neden geldik İstanbul'a?" Diye sordum. Aslında aklıma birkaç sebep gelmişti ama helikopterin gürültüsünden kimseye soramamıştım. "Korkut mu istedi?" "Harvey." Dedi Juliet. Kaşlarımı çattım. Harvey aklıma gelen ihtimallerin başında yer almıyordu doğrusu. "Neden?" Duraksadı. Ona baktığımda konuşup konuşmamak arasında kaldığını görebiliyordum. "Bunu o söylemeli." "Neyi?" Diye sordum ısrarla. "Serdar Türkiye'ye mi dönmüş?" "Bilmiyorum." Dedi kendinden emin bir sesle "Lütfen sorgulama Eyşan. Bunu seninle paylaşan Harvey olmalı, ben değil." "Neyi ama?" Diye sordum tekrar. Bu esnada arkasını dönmüş ve otel girişine doğru yol almaya başlamıştı. Hala jartiyerimde duran telefonu alırken ben de sırayla otele girenlerin arkasından yol almaya başladım. Plan her neyse Harvey biliyordu ama o muhtemelen şimdi Nikolai ve adamlarıyla esaslı bir tartışma içerisindeydi; rahatsız edemezdim. Korkut'u aradım. Saat sabahın dokuzuydu. Muhtemelen benden haber beklediğinden uyumamıştı. Eğer Fransa'ya inmiş olsaydık aramazdım bile ama şimdi İstanbul'daydık. "Eyşan," İlk çalmada açtı telefonu. Benden haber beklediğine emin oldum. "Korkut." Dedim karşılık olarak. "Tamina'yı aldın mı?" Sağ ol ya, ben de iyiyim. Kafayı patlatıp Marianne'i öldürdüm ama sorun yok. İyiyim. "Aldım." Çatı girişinde elinde oda kartlarımızı tutan görevliyle karşı karşıya kalana dek ilerledim. "İstanbul'da mı takas edeceğiz?" Birkaç saniyelik sessizliğin ardından "Hayır." derken tereddütlüydü. "İstanbul'a mı indiniz siz?" Alnımı ovuşturup görevliden kartı aldım. 70152 İçeri geçerken görevlinin arkamdan kapıyı kapatıp kilitlediğini ve bu esnada helikopterin de tekrar havalandığını duydum. "Evet, sanırım Harvey'nin İstanbul'da işi var." "Oraya geliyorum." Dedi ansızın bir atılmayla. Dudaklarımı ısırdım. Birincisi ve en önemlisi; Korkut'a güvenmiyordum. Bana her an ikinci kazığını atabilirdi. O yüzden Tamina'yı gözlerim kapalı bir şekilde Korkut'a vermeyecektim. İkincisi, ne için İstanbul'daydık bilmiyordum ve Korkut'un buraya gelmesi Harvey'nin işine taş koyar mıydı hiç emin değildim. O yüzden, gelmemesi hayrımaydı doğrusu. "Harvey'den haber bekleyelim." Dedim tamamen sakin bir tavırla. Tek tek merdivenleri inerken her şey yolundaymış imajı çiziyordum. "Eminim çok uzun bir iş değildir zaten." "Oraya geliyorum." Dedi tekrar ve cevabımı beklemeden telefonu kapattı. İç geçirdim; umuyordum ki bir planı piç etmemiştim. Merdivenlerin başında durup en yakın odanın numarasına bakmaya gittim. 70001. Pekala, benim odam bu katta olmalıydı. Zaten herkes de biraz önümde ilerliyordu; kendimi köpek bakıcısı gibi hissediyordum ve bir yandan da dinlenmeye ihtiyaç duyuyordum ama Tamina öngörülemez bir kadındı. Elimden kaçmasını istemiyordum ve Vivien'da, ki Juliet'e adını söylerken öyle dediğine göre Diane ismini kullanmak istemiyordu, oldukça korumaya muhtaçtı. Birkaç kocaman adımla Viv'e ulaşıp omzundan kendime çektim onu. Sendeleyip duraksadığında vücudunun titrediğini fark ettim. Hala adrenalinin etkisi altında olmalıydı. "Vivien," Kendine yeni bir isim mi seçmişti yoksa eski benliğine geri mi dönmüştü bilmiyorum ama dudaklarım adını soluduğum anda gülümsedi. "Benimle birlikte kalabilirsin." Geniş bir şekilde gülümseyerek arkasına baktı. Bu esnada Juliet ilerideki odanın kartını Bell'den almış ve hararetli bir kavga başlatmıştı. "Senden önce davrandı." Diyerek Juliet'i işaret etti Vivien. "Onunla kalacağım." En azından Bellamy'nin Juliet'i tehlikeye sokmayacağından emindim. Bir adım geri çekilerek Viv'in Juliet'in yanına gitmesi için yol açarken arkamdan geçen iki adamın emin adımlarla Bellamy'ye ilerlediğini gördüm. Oldukça iri yarı ve güçlü kuvvetli iki koruma gibi görünen bu adamlar önce Bellamy'ye bir durum raporu verdikten sonra Tamina'ya döndüler ve kendilerinden emin bir halde kızın iki koluna birden girerek Tamina'yı koridorun öte ucuna doğru sürüklemeye başladılar. Her şey gözlerimizin önünde ve usulca cereyan ediyor olmasına rağmen Tamina'nın itiraz eden çırpınışlarına yüksek desibelli birkaç isyan eşlik etti. "Nereye götürüyorsunuz beni?" İki koca oğlana tekmeler savurup yumruklar sallıyordu ama hiçbiri isabetli değildi ne yazık ki. "Bırakın beni! Bırak!" Hızlı adımlarla Bell'e gittim. Kontrollü ama sinirli bir ifadesi vardı. Tüm bedeni Juliet'te dönüktü ve onu bir şeylere ikna etmeye çalışır gibiydi. "Tamina'yı nereye götürüyorlar?" Diye sordum onların muhabbetini umursamadan. Hararetli tartışması sekteye uğradığında çileden çıkmış ama tüm bunlara rağmen bana döndüğünde kendine hakim olmaya çalışıyordu. "Korkut'tan Serdar'ı alana kadar Tamina'yı saklayacağız." Dedi tane tane. Gözleri kapalı, dişleri sıkılıydı. Juliet'le aralarındaki problem her neyse bunu Viv'le birlikte başlatmıştık. O yüzden şimdi Bell'in dişlerini sıkıp gözlerini kapaması aslında lehimize sayılırdı. O dişlerin boğazıma geçmesini istemiyordum çünkü. Ayrıca, hepimizin Korkut'tan bir ihanet bekliyor oluşu lehimeydi doğrusu; kimseye Korkut'u neden tehdit ettiğimi açıklamakla uğraşmayacaktım. "Öğrendiğim iyi oldu." Diyerek sinsi sinsi sırıttım. Aslında Bell'i severdim ama sonuç itibariyle o bir silah tüccarıydı ve etik, ahlak gibi erdemlere sahip değildi ne yazık ki. Ve bunlara rağmen onu çileden çıkartıp izlemek, kuduz bir kaplanın kendini kafesinde paralamasını seyretmek gibiydi. Eğlenceliydi. Tehlikeliydi ama çok eğlenceliydi. Eğer mümkün olsa Juliet'in onu nasıl süründürdüğünü yakından izlemek isterdim ancak ne yazık ki bu mümkün görünmüyordu. Juliet Viv'i açtığı kapıdan odaya sokarken Bell'e parmak kaldırdı. "Bugün rahat işlerinle ilgilen Bels." Derken aralarına sinir bozucu bir mesafe sokmuştu. Ayrıca Bels kelimesi Bellamy'nin üzerinde korkunç asitli bir etki bırakmış gibiydi; köpürüyordu resmen adam! "Juliet!" Bellamy'nin gırtlağını parçalayan o testeremsi ses beni şaşkına uğratsa da tepki vermedim. "Yerinde olsam bir oda daha tutardım Bels," Dedi Juliet inatla. Dudaklarımı ısırdım. Bellamy'nin ettiği o savruk ve saçma cümlenin altında Juliet'i huzursuz eden, benliğinde bir yara açıp o yarayı oyan bir anı vardı. Tatsız ve muhtemelen çok acı bir anı... Bellamy o anıyı pervasız birkaç sözcükle dürtmüştü ve Juliet bunun intikamını fena alacaktı ama doğrusu işkenceyi bu kadar ulu orta başlatacağını düşünmezdim. "Çünkü biz kız partisi yapacağız ve şeyyy..." Juliet dudaklarını yalayıp birbirine bastırırken masum masum baktı sevgilisine. Parmağıyla Bellamy'nin bacak arasını gösterirken kıkırdıyordu. "Sende o şey varken bu odaya giremezsin." Dudağımı dişleyip kıkırtımı bastırarak boğazımı temizledim. "Ben biraz dinleneceğim." Diyerek aralarındaki sevimli, sevimsiz tartışmadan kaçarken fena eğleniyordum doğrusu ama yine de yorgundum. Koridorda ilerleyip kartımın ait olduğu odaya girdim. Epeyce büyük bir süitti ve salon salomanje bir dizayna sahipti. Salon salomanjenin ayırdığı odanın sağ kısmı tamamen Amerikan mutfak bir salondu ve geriye kalan sol kısmıysa devasa büyüklükte bir yatak odası. Üstelik otelin en üst katındaydık ve sadece duvarlar değil, tavan da camdı. İşin en güzel kısmı ise gece çöktüğünde beton yığını gibi görünen bu manzara bir karnaval gecesine dönüşecekti, biliyordum. Cam duvarlara gidip sürgülü kapıyı açarken terasa ahşap döşeme yaptıklarını fark ettim. Tüm gece topuklarımın canına okuyan topukluları çıkartıp bir kenara fırlatırken ahşap döşemenin tonlarına yakın renklerden bir dizayn görerek neşelendim. Sarımtırak koltuklar ve sarıya eşlik eden mor, kırmızı ve beyaz kırlentler neşemi yerine getirmişti. Güneş de iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı. Hemen bu neşenin ve güneşin tadını çıkarmalıyım, diye düşünerek içeri geçtim. Yanımda hiçbir kıyafet yoktu ama otelin muhakkak ki bir bornozu olmalıydı. Duş jeli, şampuanı ve terlikleri de. Üstümdeki sigara ve ter kokusundan kurtulup İstanbul güneşine serilmiş bir topak tarhana gibi kurumak istiyordum açıkçası. Önce sadece sıcak suyun içine yattım ardından duş köpüğü ekleyip biraz onlarla oynadım. Hiç fark etmediğim bir anda içim geçti ve tuhaf bir şekilde küvetin içinde uyukladım ama işim bitip suyun içinden çıktığımda ne yazık ki altında kuruyup kalmak istediğim o güneşi çoktan kaçırmıştım. Kapı çaldığında küvetten çıkmış, aynada kendimi inceliyordum. Gelenin Juliet ya da Harvey olmasını bekliyordum ama kat görevlisiydi. Ellerinde paket vardı. "Eyşan Gürsoy?" Kalbimin durduğunu hissettim. O kadar hızlı bir şekilde boğazım kurudu ki aksırırken kekelememek için kendime biraz zaman vermek zorunda kaldım. "Benim." Genç kadın elindeki paketleri bana uzatırken gülümsedi. "Harvey De La Cour gönderdi." Gülümsemeye çalışsam da kar etmedi. Beni kendi adımla otele kaydettirmemişti, değil mi? O kadar isim dolaşıyorken etrafımda, hele hele elinde adıma dört farklı sahte kimlik varken bunu yapmış mıydı gerçekten? Göğsümü kaşıyarak paketi salonun ortasındaki tezgaha koydum. Üstündeki notu açmadan önce şarja bıraktığım telefonumu alarak ona sıkı bir fırça çekmeyi umuyordum. Bana kalp krizi mi geçirtmek istiyordu? Tanrı'm... Onun bu gözü kara cesareti... Hiçbir şey olmasa bile bir gün onun bu cesareti yüzünden ölüverecektim. Saat akşamın dördüne geliyordu; harika. Hala neden gelmemişti ki zaten? Nikolai ile işi halletmiş olmalıydı ve çoktan İstanbul'a inmesi gerekiyordu; aradım ama açmadı. Bir kez daha denerken bu kez kutunun üzerindeki kartı da açıyordum. Bu sefer ısrarcı olmak zorundayım. H. De La Cour Alt dudağımı ısırarak kutuyu açtım bu sefer de. Kalbim atmayı durdurdu desem yeriydi. Gözlerim inanılmaz bir hızla taşarken arka arkaya nefes almaya çalışıp kutuyu benden uzak bir köşeye ittirdim. Masaya tutunarak başımı yere çevirip ağlamaya başladım. Dudaklarımdaki sinir uçları kulaklarıma doğru geriliyormuşçasına uyuşmuştu. Parmaklarımdan kan ve takat çekilirken irademe tutunmaya çalıştım. Olmadı... Beynimin içinde ardı ardına silahlar patlıyordu ve kapalı gözlerimin önüne sürekli başından vurulup yere düşmüş Harvey'yi görüyordum. Koşar adım banyoya gidip klozete eğilerek kusmaya başladım. Titrek bir şekilde yana düşerken sinirden güldüm. Bedenimin neden böyle aşırı bir tepki verdiğini anlamak çok kalp kırıcıydı. Üstelik gördüğüm tek şey beyaz tüllerle kaplı bir kutuydu. Odanın bir yerine attığım telefon çalmaya başladığında gözlerimden yaşlar akıyor, dudaklarım kıkırdıyordu. Ağzımı çalkalayıp tutuna tutuna salona geçtim. Telefon çalmaya devam ediyordu ve kutunun içindeki kabarık elbisenin yarısı da dışarı taşmıştı. Gözlerimi kutudan çekip telefonu elime aldım. Arayan nihayet Harvey'di. "Neredesin?" Diye sordum tüm hezeyanlarımı görmezden gelerek. "İstanbul'a indim." Dedi. "Kutuyu aldın mı?" Histerik kıkırtımı bastırmaya çalıştım. "Aldım ama ısrarını ret edeceğim." Dedim kontrollü olmaya çalışarak. "Her zamanki gibi." Bir nefeslik sessizliğin ardından konuştuğunda yapmaya çalıştığı şeyi anladım; daha doğrusu kabullendim. Bir elbise değildi bana gönderdiği; gelinlikti. Her kızın gelinlik hayali olduğu miti gerçeği yansıtmıyordu ne yazık ki. Ben gelinlikten korkardım mesela... Gelinlik birçokları için mutluluk anlamına geliyor olabilirdi ama ben? Gelinlik benim için ruhumun kefeni gibiydi. Beni o gelinliğin içine sokabilmek için sevdiğim adamı öldürmüşlerdi; mutluluğum ve ruhumu bir gelinliğin içine gömüp yakmışlardı sanki. Şimdi beyaz bir elbise gördüğüm zaman bile... "Eyşan, podyuma çık diye göndermedim güzelim o gelinliği." Bir çift el beni gırtlaklamaya çalışıyordu sanki. "Nikahımızda giymen için gönderdim." İdrak sorunu yaşadığım muhakkaktı. "Nikahımız derken?" Dolaptan su alıp bardağa koyma nezaketi göstermeden şişeyi başıma diktim. "Harvey, bizim İstanbul'da işimiz ne?!" "Biraz sonra yüz yüze konuşalım, olur mu?" Diye sordu nazik bir şekilde. Sesimdeki kızgınlığı ve gerginliği hissettiğine emindim. Alttan almaya çalışıyordu ama işe yaramayacağını onu temin edebilirdim. Dudaklarımı kemirerek "Çabuk gel." Diye solurken kendimi dizginlemeye çalıştım. Çok kızgındım ve aslında taşmış bir volkan gibi hissediyordum kendimi ama haklı argümanlarımı telefonda harcayacak kadar aptal değildim. Telefonu tezgaha bırakarak kutuya gittim usul usul. Rus ruleti oynamaya korkmazdım ama bir gelinlik ödümü patlatıyordu. Nasıl patlatmasındı ki? En son gelinliğin içindeyken rahmim parçalanmıştı. Annemi kaybetmiştim. Gelinliği giyeyim diye sevgilimi öldürmüşlerdi. Bir erkeği ret ettim diye vurulmuştum. Lanetli gibi bir şeydi benim için. Gelinliği kaldırıp incelemek dahi istemedim. Tüllerin aralarına parmaklarımı geçirip çıkan cayırtı sesleri eşliğinde parçaladım gelinliği. Kapı tekrar çaldığında bu kez gelenin Harvey olmasını umdum ama yine yanılmıştım. Gelen Juliet'ti. Parmaklarımın arasından sarkan tülleri gören kız kaşlarını çatarak odaya girerken "Ne yaptın?" Diye soludu hayretle. Etrafa saçılan parçalanmış kumaşlardan da anlayacağı üzere... Parçalamıştım kefeni. "Onu Nichole tasarlamıştı!" "İsterse Versace tasarlamış olsun." Dedim soluk soluğa. "Niye parçaladın ki?" Dedi bu kez hayal kırıklığı ile. "Şimdi ne giyeceksin nikaha?" "Ne nikahı be?!" Diye inledim. Evlenmek isteyen kimdi ki? Harvey'le aramızda bir şeyler oluyor diye hemen nüfusuna mı geçecektim adamın? Hem Avrupalıların evlenmeden önce uzun yıllar nişanlı takıldıkları o döneme ne olmuştu? Harvey'nin namusunu mu kirletmiştim? Hamile mi bırakmıştım? Evlilik için bu acele de neydi? "Sizin nikahınız," Dedi bu kez Juliet; yanımdan geçip gelinliğin onarılacak bir tarafı olup olmadığını incelerken "Harvey söyledi. On gündür bu nikaha hazırlanıyoruz." diyerek haşat olmuş gelinliği kutuya geri bıraktı. "Nichole o gelinliği iki gece üç gün uyumadan çizdi. On iki terzi yedi gündür gelinliği dikiyor. Daha bir saat kadar önce presten çıktı ve sen yarım saatte kaz yolar gibi parçalamışsın gelinliği." "Nikah olmayacak." Dedim kesip atarcasına. Evlenmek falan istemiyordum. Hem zaten Amy De La Cour olarak evliydim, değil mi? Derken kapı son bir kez daha çaldı ve şükür ki bu kez gelen Harvey'ydi. Bornozuma sıkı sıkıya sarılıp kapıyı açarken Juliet'i, harap olmuş gelinlik için yas tutsun diye yalnız bıraktım. Harvey açtığım kapıdan içeri girerken tırnaklarımı avcuma batırdım. Juliet'in yanında kıyamet koparmak istemiyordum ama işin açıkçası kendimi tutmak da epey zordu. Beni öpmek için uzandığında ayan beyan bir hamleyle geriye kaçıp başımı çevirdim. Benden gizli saklı hamleler yapmasından hoşlanmıyordum. Hele de bu hamleler doğrudan beni etkiliyorsa. "Giyinmemişsin." Dedi bariz olanın altını çizercesine. Başımı sallamakla yetindim. "Ortada giyilecek bir şey bırakmamış ki." Dedi Juliet isyanla. Bu esnada gelinlikten geriye kalanları kutuya tıkıştırmış ve yanımıza gelmişti. "İçinden geçmiş gelinliğin." "Bizi yalnız bırakır mısın Juliet?" Diye sordu sakin bir sesle. Kız Harvey'yi onaylayarak odadan ayrılırken bornozun içine sarındım sıkı sıkı. "Bu nikah meselesi nereden çıktı?" Dedim Juliet odadan çıkar çıkmaz. "Marianne'i sen mi öldürdün?" Diye sordu sorumu duymazdan gelerek. Gözlerimi kaçırmamak adına mücadele ediyordum kendimle. Elbette öğrenecekti ve elbette soracaktı ama keşke benim sorgumu sabote etmeseydi. "Kafanı patlatan Marianne miydi?" Kirpiklerimi kırpıştırıp dişlerimi sıkarken "Evet." dedim sadece. O kaltak bunu hak etmişti! Ayrıca ilk savaş çığlığı atan da Marianne'in ta kendisiydi. "Vlad'ı da öldürmüşsün." Dedi ben daha bahanelerime alışamamışken. Vlad... Evet, onu öldürdüğümü bilmiyordu. Vlad'ın ölümünün sır olarak kalmasını özellikle istemiştim Natt'ten ama muhtemel ki Harvey, Nikolai ile Larisa hakkında konuşurken hakkımdaki tüm kirli çamaşırlar ortaya dökülmüştü. "Bir de küçük kızı kaçırma var tabii." "Harvey bu kadar sakin konuşma, korkuyorum." Diye itiraf ettim. Bunca şeyi bilmesine rağmen telefonda renk vermemişti. Geldiğinde öpmek için hamle bile yapmıştı ama şimdi görüyordum ki tüm bunların hepsi bir resimdi. Sakin olmaya zorluyordu kendini yine. "Vasili ile yemekte olduğumuz gece seni ve küçük kızı tuvalette sıkıştırmışlar." Onaylayarak salladım başımı. "Söylemedin." Dedi ürkütücü bir sesle. Söylediği diğer her şey bir yana, bu sözü bambaşka bir yanaydı sanki. Ondan bir şeyleri saklamam sinirini bozuyordu resmen ama... Fırsat olmamıştı ki. Yani o gece olanları ikimizde çok net hatırlıyorduk, değil mi? Beni yalvartmakla meşguldü. Ne ara anlatacaktım olanları? Ve sonra da o kadar çok işimiz vardı ki. "Uygun bir zaman olmadı." Dedim. Gerçek buydu; ondan bir şey sakladığım falan yoktu ama gözlerinde fırtına öncesi sessizlik salınıyordu sanki. "Hem hallettim ben." "Her yerde seni arıyor Eyşan!" Dedi sonunda bastıramadığı ani bir öfkeyle. "Böyle olacağını zaten biliyorduk." Diye atıldım. Kurdun inine girmiştik; beş çayı partisiyle kurtulacağımızı düşünmemişti herhalde. "Eyşan, benim için Fransa'dan gelip sonra da benim fantezilerime dayanamayarak yatağımdan çıkıp gidecektin. Plan buydu! Ama sen Nikolai'ın bir korumasını ve işbirlikçisini öldürmekle kalmamış, bir de Nikolai'dan çocuk kaçırmışsın. Ve elbette bu nokta da Tamina'nın ortadan kayboluşu da oldukça şaibeli." Alt dudağımı ısırıp bakışlarımı kaçırdım. Böyle alt alta sıralayınca yaptıklarım bana bile çok gelmişti. "Özü-" "Dileme!" Diye kızdı. "Bir şey olduğunda bana söyle!" "Sen ne yapacaktın?" Diye inledim. "Vlad bana saldırmaya kalktığında ben bile ne yaptığımı hatırlamıyorum. Bir anda olup bitmişti her şey." "Niye söylemedin?!" "Fransa'ya gönderirdin!" Çaresiz bakışlarımı ona çevirdim. "Vlad'ın saldırısını, Marianne ve Sergei'nin bizi tuvalette sıkıştırmasını, Marianne'in beni öldürmeye çalışmasını anlatsaydım beni Fransa'ya gönderirdin ama kalmak zorundaydım!" "Söyleseydin en azından!" Diye üsteledi. "Sen niye nikah meselesini söylemedin?" Diye çıkıştım. Sorularına karşılık öne sürebileceğim tek bir mantıklı argümanım yoktu. O yüzden savunmadan çıkıp saldırıya geçtim. "Korkut'la yaptığın anlaşmayı son ana kadar sakladın. Serdar'la yemeğe çıktığını söylemedin bile!" "Seni korumaya çalışıyordum." Diye karşılık verdi. Bu tartışmaları daha öncesinde yapıp bitirmiştik ama elimde daha iyi alternatifler yoktu. Ben de biliyordum Korkut ve Serdar'la olan meselenin aslını ama dedim ya, tek seçeneğim bunlardı. Hem... Nikah konusu hala bir giz sayılırdı. "Öyle mi? Nikah beni nasıl koruyacak mesela?" "Nikah değil, çifte vatandaşlık koruyacak seni." Deyince kalakaldım. "Babanın seni bulacağını söylüyorsun, haklısın da." Dedi karşıma gelip omuzlarıma sarılırken. "Bir cinayet soruşturması geçireceğiz. Bu da bir gerçek. O yüzden bu nikaha ihtiyacımız var." Doğrusu... Bu sürpriz nikahı bu kadar mantıklı bir sebepten tasarladığı hiç aklıma gelmemişti. "Gerçek bir düğün olması için elimden geleni de yaptım ama gelinliği parçalamana engel olamadım tabii." Yine de... Elleri arasından sıyrılıp arkamı dönerken hava alabilmek için yüzümü yelpazeledim. "Yapamam." Dedim şuursuzca. Bana kızması bitmiş miydi, yoksa ertelemiş miydi hiç bilmiyorum ancak konu değişmişti ve belki de önceliğimiz nikah olduğu için diğer konuları es geçmişti. "Evlenemem ben." Dedim hıçkırmamak için kendimi zorlarken. Bunun aynı deneyim olmayacağını ben de biliyordum. Evleneyim diye zorlanmıyordum ya da evleneyim diye kimse kimsenin beynini patlatmıyordu ama nedense aynı olacak gibi hissediyordum. Korkuyordum!... "Eyşan bu bir teklif değil, mecburiyet." Dedi Harvey, arkamdan dolaşıp karşıma geçerken. "Evet, evleneceğimizi telefonda haber vermenden belli." Diye alay ettim iğnelercesine. Nefes kontrolü yaparak sakinleşirken "Pek evlenme teklifine benzemiyordu." dedim. "Dizlerimin üzerine çöküp tek taş çıkartsam kabul edeceksin sanki." Diye karşılık verdi o da alayıma. Histerimin her an dışarı fırlamak için tetikte olduğunu ikimiz de biliyorduk ama ben kontrolüme sıkı sıkıya tutunuyordum ve o da bana güveniyordu. "Edilecek bir tarafı mı var?" Diye sordum isyanla. "Hem sen ne ara hallettin bu evrak işlerini. Üstelik benden habersiz!" "Zor oldu." Diyerek bavulunu salondaki koltuğun üzerine koydu; açarken beni de yanına çekmişti. "Ama imkansız değildi." Bavulun küçük gözünden bir evrak çantası çıkartıp içinden eski, turuncu nüfus cüzdanımı çıkardığında neredeyse küçük dilimi yutacaktım. "Onu nereden buldun?" Diye sordum. Sara kimliğimle İspanya'ya gitmeye karar verdiğimde bile esas kimliğimi Fransa'da bırakmayı düşünüyordum. Bu sebeple Natt'le kaldığımız evin döşemesinin altında çürümeye bırakmıştım onu. Beş sene önce bırakmıştım... "Bütün sihirbazlık numaralarımı öğrenemezsin." Diyerek göz kırparken gömleğinin düğmelerini açmaya başladı tek tek. "Bu arada artık bunlar kullanılmıyormuş." Dedi kimliğimi göstererek. "Değiştirmen lazım." "Harvey ben Türkiye'den beş yıl önce çıktım ve bir daha hiç geri dönmedim. Şimdi nikah kıyacağız ve bu belgeler hiç sorgulanmayacak mı? Vizem kontrol edildiğinde gizli saklı Fransa'da kaldığım yılları elbet fark edeceklerdir." "O kısımları hallettim." Dedi bana dönüp ellerime uzandığında. "Sana bu soruyu sorduklarında tek yapman gereken Fransa'dan aynı yıl içerisinde döndüğünü söylemek. 12 aralık 2017 tarihinde." Ellerimi çekip yüzümü sıvazlarken başımı salladım hafifçe. "Başına bela açacağım." "İlk olmayacak." Dedi üzerine basa basa. "Bak, sana tüm detayları öğreteceğim ama şimdi değil; şimdi nikaha hazırlanmalıyız, tamam mı?" Derken gömleği omuzlarından sıyırarak kemerine uzandı. "Ben duştayken izin ver de Juliet seni hazırlasın." "Evlenemem!" Diye isyan ettim bu sefer. İçimdeki histeri fırtınalı bir denize tutulmuş küçücük bir balıkçı takası gibi bir yükseliyor, bir alçalıyordu. Bazen tepetaklak gelse de batmamayı başarmıştı ve içimdeki küçük isyana öncülük etmeye devam ediyordu ama haklı bir isyandı. Korkuyordum... Omuzlarım yukarı kalkarken buğulanan gözlerimi kırpıştırarak dudaklarımı ezdim sertçe. "Evlenemem Harvey." Nikahta keramet var mıydı bilmiyorum ama bence lanet saçan bir delilikti. Tamam, bu kez damat Serdar değildi ve gelin de ölü sayılmazdı ama ya yine basarlarsa düğünü? Olmayacak şey değildi ki bu? Hepimiz birlerinin kuyruğuna basmıştık, değil mi? En basitinden Du Pond Harvey'nin peşinden adam göndermiş olabilirdi. Nikolai izimi bulmuş olabilirdi. Babam... Gelebilirdi. "Evlenemem." Dedim bir kez daha. Çıkarttığı kemeri koltuklardan birine fırlatırken bana baktı uzun uzun. "Adı mı korkutuyor seni?" Titrek nefeslerimi yuttum. Eylemin ta kendisiydi beni korkutan ama ne diyecektim. Baştan sona ihtiyacımız olan bir durumdan bahsediyorduk. Aslında bu evliliğe ihtiyacı olan bendim! Adam uğruma kendini feda ediyordu ama ben korkuyordum işte. "Yapamam işte Harvey." Diye arkamı döndüm. Onun bavulundan bir gömlek çekip çıkartırken bornozdan kurtularak giyinmeye başladım. "Hani senin boş bir senedin vardı." Dedi biraz sonra keyifle. Gömleğinin düğmelerini iliklediğim sırada kolumdan tutup beni kendine asıldı nazikçe. "Ne senedi?" Dedim. Salak mıydım ben boş senede imza atacak? Bunu ancak ben yapardım; bana yapa- "İsteğim her ne olursa olsun yapacaktın." Dedi. "Yarışları izlemeye gitmek için verdiğin söz hani." Diğer dirseğimden yakalayarak kollarımı çıplak göğsüne yasladığında yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. Hatırladım... O sözü verirken de hiç emin olamamıştım zaten. Havaya savrulmuş bir yemin sayılırdı hem o söz. Ayrıca yarıştan kaçmamıştım. Bence bu verdiğim boş sözden çok daha değerliydi. "Hiç hatırlamıyorum." Dedim şımarık bir çocuk gibi dudak bükerken. Sırf yarış izlemeye gitmek için söz verdim diye Harvey'le evlenmeyecektim. Bunu bekliyormuş gibi güldü. Dirseklerimi tutan ellerini açtığında hiç de şaşkın görünmüyordu. "Şaşırmadım." Kısılmış gözlerimi keskin hatlı yüzüne çevirirken tek kaşımı kaldırıyordum. "Şaşırmadın?" Başını salladı çok hızlı. "Evet," Dedi ukalaca. "Sözünün eri biri değilsin." Sahte bir kırgınlıkla göğsünden ayrılırken yapmaya çalıştığının farkındaydım. Duygusal bir manipülasyon peşindeydi. "Mesela karşılık olarak benden bir yemek isteseydin ya da ne bileyim, masaj falan... Belki hatırlardım. Ama evlilik?" Diye soludum. "Harvey evlenmekten bahsediyorsun." Ne olmuş, dercesine bakıyordu. Bunun gerçek bir evlilik olmayacağı ortadaydı ama sonuçta evlilikti! Ki zaten evli gibiydik... 'O zaman sorun ne?' Diye sordu kalbim. Sorun... Korkuyordum. Şimdi ceketimi alıp çıkabilirdim mesela ama evlenince o iş o kadar kolay mı olurdu? Hiç sanmıyorum. Kalbim kahkaha attı. 'Şimdi ceketimi alıp çıkabilirsin, öyle mi? Denesene şekerparem?' Kendi kendimi sabote etmek konusunda üzerime insan tanımıyordum. Tamam! Harvey şimdi de izin vermezdi... Gerçi ben de izin almazdım ama final hep aynıydı. Onun yanında buluveriyordum kendimi. Bu beni rahatsız ediyor muydu peki? Evet! Hayır... Bazen. "Bir imza sadece." Dedi Harvey sonunda ısrarcı bir sesle. "Hayatımızda değişiklik yapmamıza gerek bile olmayacak." Bir imza değildi sadece... Öyle olsaydı Harvey son üç yıl içerisinde Jules'la bin defa evlenmiş olurdu ama belli ki sürekli ertelemişti. Neden? Çünkü sadece bir imza değildi! Bana gelince, daha üç ay bile olmamıştı tanışalı ve evlenecektik, öyle mi? "Evlilik ciddi bir iş Harvey." Diyerek başımdaki havluyu çekip çıkardım. Nemli saçlarım gömleğin üzerine dağılırken doğru kelimeleri arıyordum. "İki kişilik yaşamaya karar vermek, bu kararın altına imza atmak..." "Farkında mısın bilmem ama ben çoktan dört kişilik yaşıyorum zaten." Diyerek dikkatimi gerçeklere çekti. Bir de bu vardı elbette. Ben, Nichole ve Jules... Konuşulanlara kulak misafiri olmuştum ama ilan edilmiş bir durum yoktu ortada. Ne Harvey ne de Jules meydana çıkıp ayrıldıklarını açıklamamışlardı ve biz gidip üstüne nikah mı kıyacaktık? "Harvey sen nişanlısın!" Dedim en büyük bahanemin arkasına sığınarak. Olmadığını biliyordum ama evlenemezdim... Evlenmekten korkuyordum evet ve başka bir şeyden daha korkuyordum. Söyleyemesem de... Ben anne olamayacaktım ve evlenirsek Harvey de baba olamayacaktı. Buna değer miydi? Zaten takılıyorduk. Mücadeleyi kaybetmiş ve duygusal olarak yenilmiştim. Aşıktım... O da öyle ama o kadar. Kimsenin, özellikle de Harvey'nin baba olma hakkını elinden alamazdım. Hem... Madem Fransa'ya giriş çıkış olayını halletmişlerdi; vizemde bir sorun olmayacaktı, o zaman evliliğe gerek de yoktu. "Ama evli değilim." Diyerek çıkarttığı ceketinin iç cebine uzandı. Doğrulduğunda elinde lacivert, kadife bir yüzük kutusu vardı. Arkamı dönüp birkaç adım gerilerken yüzümü ellerimin arasına sakladım. "Serdar'ı elde etmek için Rus mafyasının fahişesi olmak gözünü korkutmuyor ama geçireceğin soruşturma için bir imza atmak ödünü patlatıyor." Karşıma geçip elime uzandığında ardı ardına nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordum. O haklıydı; ben de öyle! Tanrı'm! Niye hayatım Nasrettin Hoca'nın 'Sen de haklısın.' fıkrası gibiydi. Niye herkes haklıydı? "Eyşan, sanırsın sana evlenme teklifi değil de Çin işkencesi ediyorum." Doğrusunu söylemek gerekirse Çin işkencelerinin daha insaflı olduğunu düşünüyordum. Kadife kutunun kapağını açtı ve soluk pembe bir elmastan yapılma dikdörtgen elmas yüzük odaya vuran akşam güneşi ışığında parladı. Dudağımın içini ısırıp bir adım geri kaçtım. "Hayır." Diyecek oldum ama yüzüğü çıkartıp kutuyu koltuğa fırlatırken kesti beni. "Teklif etmiyorum." Dedi kararlı bir ses tonuyla. "Mecbursun." Elimi belime kaçırırken içimdeki endişeler kaçtı dışarı tek tek. "Baba olamazsın." Dedim çekingen bir ses tonuyla. "Ömrünce." Yüzüme baktığında anladım. Bunu hiç düşünmemişti. Aklına bile gelmemişti; şaşkınlığından okuyabiliyordum bunu. Yine de üzerimden uzanıp sakladığım elimi yakaladı. Tüm gücüme rağmen elimi ikimizin arasına çekerken dudaklarını ıslattı. "İstediğim bir çocuk olsaydı şimdiye çoktan Jules'la evlenmiş olurdum." Dedi tane tane. "Ama isteyeceksin." Dedim. O yüzük parmağımı diğerlerinden ayırırken sakin kalmaya çalışarak devam ettim. "Bir gün mutlaka istersin." "Eyşan," Sözlerimin manası onu sarsmış görünmüyordu. Bir hilkat garibesine amade olmak ona keyif mi veriyordu? Tanrı'm! Tanrı'mmm... "Bir gün baba olmak istersem bunu sevdiğim kadınla yapmak isterim." Dedi çok net bir tavırla. Yüzüğü parmağıma geçirip parmaklarını nemli saçlarıma dolarken sıcak dudaklarını şakağıma bastırdı; beni göğsüne çekerken fısıltıyla devam etti. "Herhangi biriyle değil. Seninle." - - - Not: Ay geciktik ama vazgeçmedik. Nasıldı bölüm? Beğendiniz mi :D Evleniyorlar :D Ay çok hiyicinli :D :D Soru: Birkaç gündür özelden mesajlar alıyorum ve bugün de bir okuyucum/arkadaşım, karakterleri tanıttığım bir bölüm istedi benden. Karakterler de aklımda az çok yerleşti gibi. İster misiniz? Bu karakterleri tanıttığım bir bölüm hazırlayayım mı? Lütfen cevap verin, ben de ona göre karar vereyim :)) Bu arada... Kısa bölümler yazıp paylaşacağım dedim ama olmadı... Olmuyor... Ben kısa yazamıyorum galiba :D yine 4000 kelime oldu bölüm :D Hani sorun değil tabii de.. Ben kısa bölümleri bağlayamıyorum :D Yine de pes etmek yok. Devam :D Bilmediğiniz kelime varsa sormaya çekinmeyin bu arada :* :')
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD