Gordan, titreyen elleriyle telefonu kulağına götürdüğünde sesindeki panik neredeyse boğazına kadar tırmanmıştı. Telsizden gelen çığlıklar, radyo frekansındaki uğultular ve çevredeki insan bağırışları bir anlığına arka planda kaldı. Gözlerinin önünde az önce bir kadın, kucağındaki çocuğa sarılmak yerine, onu yere savurup üstüne atlamıştı—gözlerinde bir anneye ait tek bir ışık kalmamıştı. Gordan birkaç saniyeliğine dona kalmış, gördüğü şeyin gerçekliğini sorgulamıştı ama kan sesi, boğuk çığlıklar ve panik içinde kaçışan insanların görüntüsü gerçekliği acımasızca yüzüne çarpmıştı. Aracın içinde, çatlamış bir güvenlik balonunun ortasında gibiydi; direksiyonun soğukluğu avuçlarına işliyor, kalbi göğsünü kırıp çıkacak gibi çarpıyordu. Motorun homurtusu, dışarıdaki sirenlerle birlikte bir kabusun ritmini tutuyordu. Ve tüm bu kaosun içinde, Anna’nın cevap vermesini bekliyordu—tek sığınağı, tek gerçeği.
Telefon açıldığında, “Anna,” dedi, sesi düzensizdi, kelimeler boğazına takılıyor gibiydi. “Beni dikkatle dinle hayatım. Bir şeyler çok yanlış gidiyor!”
Aracın kapısını hızla çekip bindi. Motoru çalıştırırken, elinden düşmek üzere olan telefonu direksiyonla yanağı arasına sıkıştırdı. Kontak sesiyle birlikte aracın içi sarsıldı. Karşı yoldaki binanın önünde bir kadın, kafasını kaldırım taşına tekrar tekrar vuruyordu. Etraftakiler sadece izliyordu. Hiçbiri yardım etmiyordu. Gözleri boş, bedenleri hareketsizdi—sanki ruhları bedenlerinden çekilip alınmış gibiydi. Kadının alnından yükselen kan, kaldırıma yavaşça yayılırken, arka planda bir alarm sesi çatlak bir çığlık gibi inliyordu. Gordan’ın elleri direksiyonda sıkılıydı; parmak boğumları beyazlamıştı. Derin bir nefes aldı, ama ciğerlerine dolan hava kesif ve metalik bir tat taşıyordu. Dışarıdaki gerçeklik, bildiği dünyanın kurallarını çoktan yıkmıştı. Şimdi sadece içgüdüleriyle hareket etmeliydi—ve o içgüdü, Anna’ya ulaşmasını emrediyordu. Gordan hızla gaza basarak, polis departmanının açık otoparkından ana caddeye doğru sürdü.
Anna’nın sesi geldiğinde, Gordan bir anlığına hayatta olduğunu hatırladı. “Elazia ve Zoe... Onlar iyi mi?!”
“Evet, sanırım öyle. Evde olmaları gerekiyor,” dedi, direksiyona abanarak dönüşe girdi. Sokaklar artık tanınmaz haldeydi. Bir yerde elektrik direği devrilmişti, kıvılcımlar çıkarıyordu. Bir başka noktada, yerde kanlar içinde bir güvenlik görevlisi yatıyor, yanından geçen biri onun kolunu kemiriyordu.
“İnsanlar, Anna... insanlar delirmiş gibiler. Gördüğüm şeye inanmakta zorlanıyorum. Seni almaya geliyorum!”
Gordan, ters yönden gelen bir araca çarpmamak için direksiyonu keskin bir hareketle kırdı. SUV yalpalayarak yoldaki çöp konteynerini devirdi, tekerlekler asfaltın üzerinde tiz bir çığlık gibi kaydı. Camdan dışarı bir adam atladı; yüzü dehşet içinde ama gözlerinde umut kırıntısı bile yoktu. Hemen arkasından üç kişi koşarak geldi—ama bu bir kovalamacadan çok bir av sahnesini andırıyordu. Adam yere devrildiğinde çıkardığı ses metalik bir ezilme gibiydi. Koşanlar üstüne atladı; boğuşma sesi bir an sonra yerini tek yönlü bir vahşete bıraktı. Gordan gözlerini kaçırdı, dikkati dağılmamalıydı. Frenlere asıldı ama geç kalmıştı; bir kadın bir anda önüne fırladı. Ne çığlık attı ne de kaçtı. Göz göze geldiklerinde, kadının bakışları bir ceset kadar boştu—sanki sadece kabuğu ayakta kalmıştı. Gordan son anda direksiyonu kırarak onu sıyırdı; yan aynadan kadının hâlâ hareketsiz ayakta durduğunu gördü, kıpırdamadan, sessizce. Kalbi göğsünde zırh gibi çarpıyordu; gerçeklik artık yalnızca hayatta kalmaya indirgenmişti.
Anna’nın endişeli sesini duydu.
“Ne demek istiyorsun? Sen... sen iyi misin Gordan?”
“Şimdilik evet,” dedi. Kemerini çekiştirerek sıkılaştırdı, bir yandan elini silahına götürdü. “Bir olay yerine gittiğimde… adam karısını yiyordu. Gözleri... artık insan gibi değildi. Ve yalnız değilmiş. Diğer ekipler de aynı şeyleri bildiriyor.”
Caddede devrilen kamyon, adeta cehennemin ağzı gibi kıvıl kıvıl yanıyordu. Metal gövdesi bükülmüş, lastikleri patlamıştı; alevler kasanın altından göğe doğru yükseliyor, akşam üstünü kızıl bir bozkura çeviriyordu. Yoğun duman siyah bir örtü gibi gökyüzüne yayılırken, kamyon kasasının kırık camlarından dışarı sarkan siluetler kısa süreliğine beliren kabus figürleri gibiydi—yanmış bedenler ya da hâlâ yaşayan ama tanımlanamayan varlıklar, Gordan ayırt edemedi. Gözlerini kaçırdı, gaza bastı ve direksiyonu sertçe kırarak çevre yoluna girdi. Kalbi hızla atıyordu, adrenalin kulaklarında uğulduyor, elleri direksiyonda terliyordu. Tam sol şeride geçecekken, bir şey hissetti. İçgüdüsel, soğuk bir ürperti. Arka koltuktan gelen hafif bir sürtünme sesi… Sanki deri bir ceket kumaşa değmişti. Gordan, göz ucuyla dikiz aynasına baktı. Boş. Koltukta kimse yoktu. Ama his gitmemişti—o huzursuzluk, o içe işleyen takip edilme duygusu. Aynaya yeniden baktı. Hâlâ hiçbir şey yoktu, ama gözleri artık sık sık oraya kayıyordu. Tetikteydi. Bir şeyler yanlış gitmişti ve bu yanlıştan ailesini korumalıydı.
“Dinle beni,” dedi, sesi keskinleşti. “Eğer sana doğru gelen bir şey olursa – bir insan bile olsa – eğer gözleri donuksa, eğer bilinçsiz gibi davranıyorsa... sakın tereddüt etme. Kaç. Gerekirse onu sakatla. Hatta... öldür. Beni anlıyor musun?!”
Telefonun ucunda birden sessizlik oldu. Anna’nın sesi kesildiği anda, Gordan’ın kalbindeki ritim aniden hızlandı. Elini sıkıca direksiyona bastırırken boğazına bir düğüm oturdu. Sessizlik, araya sızan korkunun biçimiydi sanki. O an, hattın diğer ucundan kısa, kesik bir cızırtı geldi—radyo paraziti gibi, sanki frekans bozulmuştu ya da bir şey sinyali bastırıyordu. Gordan gözlerini yoldan bir an ayırdı, telefona baktı, ekran hâlâ aktifti ama o parazitin getirdiği uğursuzluk hissi içini oyuyordu. Kulak kabarttı, tek bir nefes sesi ya da fısıltı duymak için. Ama tek duyduğu şey, kendi hızlanan nefesiydi; panikle karışan, bilinçaltının sınırlarında dolaşan bir korkunun yankısı gibiydi. O an, yalnız olmadığını hissetti. Ne telefonda, ne arabada. Tüm şehir, tek bir büyük sessizliğin içine düşmüş gibiydi—ve bu, fırtınadan önceki andı.
Anna’nın sesi nihayet geldi. Zayıftı ama net: “Evet, anladım. Ama kızlarımız?”
“Evde güvendeler.” dedi Gordan, bu kez daha net ve sakin. İçindeki polis kontrolü ele aldı. “Hector, annemle babamı almak için yola çıktı. Ben de seni alacağım. Sonra evde, birlikte olacağız. Orada hepimiz güvende olacağız.”
Gordan, radyo patırtısının ardından yalnızca kendi çarpan kalp atışlarını duyarak aracı yavaşlattı. Önünde, kanlı bir çöp yığını gibi duran cesetler dizilmişti. En üstte, tanıdık bir yüz ona dönük duruyordu: Polis Departmanından Alan’dı. Üniforması yırtılmış, rengi solmuştu; ayak bileklerine kadar kanla kaplı pantolonunun bir kısmı kopmuş, bir gözü yarı kapalı, diğeriyse bomboş bir bakışla uzağı siyahlaştırıyordu. Ağzının kenarından sarkan koyu katran gibi yoğun, siyah sıvı, kurumuş kanla birleşerek çenesine kadar inmişti. Arada bir kelimeler dudaklarının arasından yükselircesine çatallaşıyor, ama sesi çıkmıyordu—sadece bakıyordu. Gordan’ın boğazına bir yumru oturdu; her şeyin bildiği kuralları yıkıldığı o anda, soğuk bir korku su gibi omuzlarına indi. Altında yatan cesetler, bir zamanlar omuz omuza çalıştığı insanların yığılmasıydı ve şimdi tek bir gerçek kalmıştı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
“Bebeğim, beni anlıyor musun?” diye sordu sesini sabit tutarak.
“Tamam.”
“Seni geldiğimde arayacağım. Nerede olduğunu söyle.”
Anna donuk bir sesle fısıldadı. “Üçüncü kat, C koridoru... 6 numaralı laboratuvardayım.”
“Tamam. Güvenli bir yere saklan.” dedi otoriter bir tonda. “Sakın dışarı çıkma.”