Bölüm 8

1198 Words
“Ateş.” Selin’in sesi, odanın içini saran sessizliği ikiye böldü. Yumuşaktı ama bu sessizlikte yankılanmasına engel olamadı. Ses tonu ciddiydi ama panik yoktu. Sanki onun düşüncelerinde boğulmasını istemiyor gibiydi sadece. Sanki Ateş’e ‘Yüzeye çık, burada nefes al,’ demişti. Ateş başını kaldırmadı. Gözlerini sabitlediği o noktada tuttu, öylece duruyordu. Parmaklarını yavaşça birbirine kenetledi, sonra gevşetti. Derin bir nefes aldı. Göz kapakları ağırmış gibi açıldı ve yavaşça Selin’e döndü. “Bunu neden şimdi öğreniyorum?” diye sordu, sesi boğuk ve keskindi. “Her zamanki gibi olur sandım. Yani, bir süre bunun geçici bir denetim olduğunu düşündüm. Önemsiz olduğunu sandım. Nevin’in sadece sistem üzerinden raporlara bakıp bir şey bulamayacağını ve geçeceğini düşündüm ama sonra o bir şeyden huylandı… Ya da öyle bir şey oldu, bilmiyorum. Bir noktada bu, şirket araştırmasından çıkıp seni sorgulamaya başladığını fark ettim. Eski şirket kayıtları, danışmanlık verdiğin kurumlar, hatta bazı ortak projeler...” Selin kısa bir an duraksadıktan sonra ekledi. “Ateş, merkezindeki konu bir anda sen oldun.” Ateş ona yanıt vermeden başını eğdi. Düşünceleri çarpıştı. Sessizlik çöktü tekrar. Ardından gözlerini kaldırdı, dudağının kenarına hafif bir çizgi yerleşmişti, ne gülümseme ne de öfke. Duru ama tehlikeli bir kararlılık vardı. “Onun beni neden araştırdığına kesin emin olmalıyım. Karşısına çıkacağım.” Selin kaşlarını kaldırdı, göz bebekleri büyüdü. “Ne? Hayır. Ateş, bu... Bu düşüncesizlik olur. Nevin’in amacı belli değil. Sana yaklaşmak mı, seni provoke etmek mi istiyor yoksa sadece işini mi yapıyor? Bunu öğrenmeden ortaya çıkman çok büyük bir hata olur.” “Zaten bunu öğrenmek için yapacağım,” dedi Ateş, araya girerek. “Ne istediğini bilmem gerek. Kime çalıştığını. Kimin adına baktığını. Ne arıyor? Bilmek zorundayım.” “Ya bu seni deşifre ederse? Ya onu geçmişinden tanıyan biriysen ve seni hatırlarsa? Bu kadın seni arıyorsa, karşısına sen olarak çıkamazsın.” Ateş ayağa kalktı. Pencerenin önüne yürüdü. Karaköy’ün taşlı sokakları, güneş ışığında ağır ağır parlıyordu. Sokaktan geçen bir simitçinin bağırtısı geldi uzaktan. Kuşlar havalandı hışırdayarak. “Selin... Ben onun karşısına başka biri olarak çıkacağım,” dedi, usulca ama içindeki kararlılığı gizlemeden. “İş arkadaşı olacağım. Aynı bölüme atana bir akademisyen gibi. Yavaşça sızacağım hayatına. Onu kendi dünyasında göreceğim. Ne kadar ileri gidebilir, onu izleyeceğim. Ama önce,” Bakışları tekrar Selin’e döndü. “Önce sen bana bildiğin her şeyi anlatacaksın. Bu araştırmaya ne zaman başladı? Kimlerle görüştü? Nerelere dokundu? Ne kadar yaklaştı bana?” Selin dişlerini sıktı. Omuzlarındaki paltosu hala sırtındaydı. Sanki bu konuşma onu da savunmaya geçirmiş gibiydi. Üşümüş birine benziyordu ama sırtını dikleştirdi. “Tamam. Hepsini araştıracağım ama Ateş.. Lütfen, dikkatli ol. Bu iş öyle sanıldığı kadar yüzeyde değil gibi. Nevin tesadüf değil ve eğer seni fark ederse-” “Fark etmeyecek,” diye böldü Ateş, gözlerinden sert bir parıltı geçti gitti. “Çünkü ben onun geçmişinden değil, geleceğinden geleceğim.” N.Ç. Nevin’in göz kapakları ağır ağır kapanırken, zihninde bulanık bir görüntü canlanıyordu. Nevin, gözlerini açtığında içinde çocukluğunun en karanlık dehlizlerinde dönüp duran o sisli ormanın içinde buldu kendini. Ağaçlar eğri büğrü gövdeleriyle kökleri topraktan fışkıracak kadar yeri zorlayan yaşlı varlıklar gibi duruyordu. Dallardan sarkan kuru yapraklar arasında rüzgarın fısıltısı değil, sanki babasında kalıp içinde söyleyemediği kelimeler geziniyordu. Adımlarını zorla atıyordu Nevin. Şimdiki aklıyla çocukluğunun bedenindeydi. Yere bastığı her dal çıtırdadığında kalbinin içinde zor bela kabuk bağlayan yaraların yüzeyinde yeni bir çatlak oluşturuyormuş gibi hissediyordu. Nevin ormanın içinde zor seçilen patikanın sonunda, yaşadığı evin siluetini fark etti. Harap olmuş, pencereleri perdesiz kalmış, kapısı zorlandığı zaman gıcırdayacak kadar paslıydı. Minik adımları koca adımlara dönüşürken eve koştu Nevin. Yaklaştıkça kalbinin atışları daha da düzensizleşirken, babasında hissettiği o sıcaklığı değil, artık hiçbir zaman doldurulamayacak o boşluğu daha derinden hissedeceği için korkuyordu. “Baba!” bağırdı korkuyla genç kız. Çocukluğundan kurtulup kendisi olmuştu şimdi. Evin içine adım attığında boşluğun verdiği rüzgar sertçe çarptı yüzüne, bir tokat gibi. Gözleri doldu. Canı yanıyordu ama bu yangın içindeydi. Dışarıdan bir şeyle olsaydı şayet hallederdi Nevin ama bu babasının yokluğuydu. Asla dolduramadığı o boşluktu. Loş holde ilerledi. Biraz ileride yere saçılıp kalmış birkaç zarfın arasında o uğursuz zarf da duruyordu. Üzerinde yalnızca gerekirse yazılı olan zarf… Eğilip almamıştı ama o eski ve sararmış bir zarf bir anda elinde belirmişti. Parmakları titriyordu. Zar zor nefes alır olmuştu. Zarf soğuk ve yabancıydı ama içindeki yük ağır, dayanılmaz bir ağırlıktı. Bakışlarını zarfa indirdiğinde gözyaşları yanaklarından süzüldü. Açmak istiyor, ama aynı zamanda açmaktan korkuyordu. Çünkü o zarf sadece kağıt ve mürekkep değil, yıllardır içine sakladığı, yüzleşmekten kaçındığı acıların somut haliydi sanki. Bilmiyordu, sadece hissediyordu Nevin. Babasının ölümünden sonra arkasında bıraktığı izlere dair her küçük işaret gibi bu zarf da onun içindeki yarayı kanatmak için bekleyen bir tetikleyiciydi sanki. Henüz kabuk bağlamaya başlayan o yarayı yeniden kanatmak, Nevin’in ruhunda açılan derin yarıklardan kan akmasına neden olabilirdi. “Kızım…” Babasının sesi boğuk ve hüzünlü, bir melodi gibi çalınıyordu kulaklarında. Etrafına bakındı hızla ama kimse yoktu. Gözyaşları daha hızlı akar oldu. Bir kişi değil, sadece duygu vardı. Kaybedilen bir şeyin, geri gelmeyecek bir zamanın acısı vardı. Nevin, elleriyle o sesi yakalamaya çalışıyordu ama her seferinde parmaklarının arasından kayıp gidiyordu. Bu kayıp, hayatındaki en büyük boşluktu. Kelimelerle ifade edilemeyen bir hüzündü. Ter içinde, zor nefes alarak, kalbinin kulaklarında çınlayan sesiyle uyandı Nevin. Gün daha yeni ağarmaktaydı. Pencereden sızan soluk turuncu ışıklar, odasında belirgin gölgeler oluşturuyordu. Nevin, birkaç dakika içinde bulunduğu rüyanın etkisinden çıkmaya çalışırken bunun artık mümkün olmadığını fark etti. Hayalinde babasından kalan sıcaklığı, zor zamanlarda hatırladığı o birkaç anıyı daha fazla zorlayamazdı. Rüyanın etkisinden bir türlü çıkamadı. Ev, tıpkı kendi içinde bastırıp saklamaya çalıştığı hatıralar gibi, zamanın ve yalnızlığın içinde çürümeye terk edilmişti. Rüyasında hissettiği çaresizlik, gerçek hayatta da peşini bırakmıyordu. Her sabah uyandığında o ağır sessizlikle yüzleşiyordu. Evde yalnızdı ve bu yalnızlık, kalabalık bir hüzünle çevriliydi. Zarf… Nereden dahil olmuştu öyle rüyasına? Babası öldüğünden beri, Nevin’in hayatı bir puslu gölgeden ibaretti. İçinde kalan küçük umut kırıntılarını korumaya çalışıyordu ama o kırıntılar, zarftaki sır gibi, kapalı kalmış ve görünmezdi. Zarfa bakmak, geçmişin gölgelerini yeniden ortaya çıkarmak anlamına geliyordu onun için. O gölgeler, soğuk ve acımasızdı. Çocukken dokunmayı göze alamadığı, yetişkin olduğunda da yüzleşirken zorlandığı her şey gibiydi o zarf. Yaşadığı zorunlu sessizliğin ve içinde taşıdığı zor hatıraların simgesiydi. Nevin, evindeki herhangi bir köşede yeni bir ipucu aramaktan kaçınıyordu çünkü tahmin ediyordu ki, babasından kalan izlerde buldukları onun için daha büyük bir yıkım, daha derin bir acı getirecekti. Onun için geçmişin kapılarını aralamak, yeni yaralar açmak demekti. Henüz yeni yeni kapanmaya başlayan o yara, bu defa kanama riskini taşıyordu. Nevin, hiçbir zaman dillendirmese de, babasında kalan o zor hatırayı ortaya çıkarmaktan, çocukken yaşadığı zor zamanları deşmekten korkuyordu. Bu, kabuk bağlamış yaraların daha da derinleşmesinden başka hiçbir şeye hizmet etmeyecekti. O yüzden, zarf daha fazla zorlanmadan, yaşandığı gibi kalmalıydı. Bazı gerçekler, bazı hatıralar, dokunulmadan kalmalıydı. Böylece zarfa bakmamak, ona dokunmamak, sanki bir sığınak olmuştu. Korkuyordu. Korkuyordu çünkü geçmişin ağırlığı altında ezilmek istemiyordu. İşte tam da bu yüzden, zarfa bakmak onun için bir dönüm noktası olacaktı. Henüz hazır değildi ama içten içe, bu korkunun onu nereye götüreceğini biliyordu. Bu korku belki de hayatındaki en büyük mücadeleydi. İçinde büyüyen fırtınayı bastırmak için mücadele ederken, kendi kendine verdiği savaş her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Nevin, sıcak nefesiyle bu düşünceyi içinde pekiştirirken, sabaha birkaç adım daha yaklaştığını fark etti. Zaman onu beklemeden tüm bencilliğiyle ilerleme devam ediyordu. Hayat ise, zor da olsa devam etmek zorundaydı. Kendi içinde taşıdığı yaralarla, onları daha fazla kanatmadan…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD