Karaköy'ün loş sokaklarında akşamın son ışıkları sönüyordu. Ofisin jaluzileri kapalıydı. Tek bir masa lambasının turuncu ışığı Ateş'in yüzündeki keskin hatları derinleştiriyor, elmas yeşili gözlerini bir yırtıcının gece avına hazırlanışı gibi parlatıyordu. Masanın üzerine serili belgeler arasında Nevin Çağlı'nın dosyası açıktı. Son bir haftadır izlediği her hareket, her rutin not edilmişti.
Ateş, koltuğunda oturmuş, elindeki konyak bardağını hafifçe sallarken gözlerini açık dosyaya dikmişti.
Selin'in anlattıkları zihninde bir kasırga gibi dönüyordu. Nevin Çağlı. İsmi bile içinde birden çok çelişkiyi tetikliyordu.
06:30: Evden çıkış.
Üst üste eklenmiş fotoğraflardan en üsttekini eline alıp inceledi. Sol omzunda sıkı sıkıya tuttuğu çantasıyla karşıdan karşıya geçiyorken bir an dondurmuştu onu.
Ondan uzak durmak için çabalarken bir anda hayatının merkezinde bulmuştu. Ya da Nevin, Ateş’in hayatının hep merkezindeydi de Ateş gözmezden gelmişti.
Peki neden? Nevin’in babasının yaptığı bir iyilikle olunacak iş değildi bu. Ateş, neden bu kadar takılı kalmıştı Nevin’de?
Onun adını duyduğundan beri aklından çıkmayan sorular onu boğmaya başlamıştı sanki.
13:15: Ethem'in Sahafı'nda Azem Elçi ile buluşma. 47 dakika.
Selin, dosyaya uzandı ve parmağıyla son satırın altını çizdi. "Azem'i devreye soktuğuna göre işler ciddileşti demek oluyor bu."
Ateş, elindeki fotoğrafı dosyanın üzerine bıraktı. Deri koltuğuna gömülerek gözlerini kapattı. "O herifin bana ihanet edecek gücü yok. Ama yine de Nevin'i korumak için her şeyi yapar."
Hazar, kapının yanında sessizce bekliyordu. Ellerindeki titreme bugün daha belirgindi. "Üniversiteye giriş için gerekli belgelerin hazır," diye fısıldadı. "Adın Tunç Koral. Kamu maliyesi doktora sonrası öğretim görevlisi. Referanslar gerçek, her şey kontrol edildi. Hiçbir sıkıntı yok."
Ateş göz ucuyla Hazar’a baktı. "Ne zaman başlıyorum?"
"Yarın sabah," Hazar'ın sesi bir an tereddüt etti. "Ama direkt fakülteye girmek riskli olabilir. Okulu tanımıyorsun. Önce okulda biraz dolaş."
Bir anlık sessizlik oldu. Dışarıdan gelen martı çığlıkları odadaki gerginliğe iğne gibi battı.
"Yarın," dedi Ateş sonunda. Parmaklarıyla masanın kenarına birkaç defa ritmik hareketlerle vurarak. "Onu ilk kez yakından göreceğim. Konuşacağım. Test edeceğim."
Selin'in dudakları gerildi. "Ya seni tanırsa? Adın ve her şey değişmiş olabilir ama gözlerin hiç değişmedi, Ateş."
"Tanımayacak." Ateş ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Jaluziyi açıp aşağıdaki sokaklara baktı. "Çünkü ben onun karşısına korktuğu adam olarak çıkmayacağım. Sıradan bir akademisyen olacağım. Onun dünyasından biri."
Ertesi Sabah
Bölüm başkanı Prof. Dr. İlhan Demir, masasının arkasında oturmuş, gözlüğünün üzerinden Tunç Koral’ı inceliyordu. Ofisin beyaz ışığı, duvarlardaki eski akademik dereceleri ve yılların yorgunluğunu taşıyan kitaplıkları canlı bir şekilde aydınlatıyordu.
"Kamu maliyesindeki son gelişmeleri takip ettiğiniz belli Tunç Bey," dedi İlhan Hoca, dosyadaki özgeçmişe bir kez daha göz atarak. "Ancak üniversitemizdeki pozisyon biraz özel. Öğrencilerle birebir çalışmanız gerekecek. Teorik öğretimden çok pratik öğretime önem veriyoruz ve disiplinli bir yapımız vardır."
Tunç, koltuğunda hafifçe öne eğildi. Gözlerindeki o keskin yeşil parıltıyı gözlük camlarıyla hafifçe yumuşatabilmişti. "Endişelenmeyin, hocam. Öğrencilerle iletişim benim için her zaman öncelikli olmuştur."
İlhan Hoca, bir an duraksadı. Tunç’un CV’sindeki referanslar kusursuzdu, ancak bir şey onu rahatsız ediyordu. Belki de fazla kusursuzdu.
"Peki," diye mırıldandı sonunda. "Bugün öğle vakti fakülte toplantısı var. Sizi herkesle orada tanıştıracağım. Ondan sonra ofisinizi gösterirler."
Tunç başını eğdi. "Memnuniyetle."
Kapı çalındı ve sekreter, başını içeri uzattı. "Hocam, Dekan Bey toplantının bir saat öne alındığını söyledi. Herkesi bekliyorlar."
İlhan Hoca hızla ayağa kalktı. "Tamam, geliyorum."
Tunç’a döndü. "O halde, görüşürüz?"
“Tabi hocam," dedi ceketinin düğmesini iliklerken hafifçe gülümsedi.
Tunç, İlhan Hocayla birlikte odadan çıktıktan sonra yalnız kaldı. Bölümün koridorunda ilerlerken omuzlarını dikleştirdi. Ateş’ten sonra Tunç olmak garibine gidiyordu. Her konuşması, hareketi, tavrı… Her şey Ateş’ten o kadar tersti ki…
Sıkkın bir nefes alıp öğleye kadar üniversiteyi dolaşmaya karar verdi. Çalışacağı yerden biraz haberi olmalıydı.
Üniversite Kütüphanesi
Nevin, sabah erkenden görev yaptığı okulunun kütüphanesine giriş yapmıştı. Öğlenki toplantı öncesi birkaç belge inceleme fırsatı olacaktı. Masasının üzerine yaydığı belgeleri düzenlerken ensesinde bir ürperti hissetti.
Gözlerini kaldırdığında iki masa ötede bir adamın kitapları incelediğini gördü. Lacivert ceketli, uzun boylu, saçları dikkatle taranmıştı.
Adam aniden başını çevirdi ve Nevin'in bakışlarını yakaladı. Keskin yeşil gözleri kütüphanenin loş ışığında garip bir şekilde ışıldadı. Elinde birkaç kitapla ve hafif bir gülümsemeyle yaklaştı.
"Burada yeni göreve başlayacağım da," dedi sesi yumuşak ama bilinçle kontrol edilmiş bir şekilde. "Kategorilerin nasıl çalıştığını çözemedim. Kitaplar biraz karışık yerleştirilmiş. Yardımcı olabilir misiniz?"
Nevin, içinde yükselen alarmı bastırmaya çalışarak karşısındaki kibar adama başını salladı. "Öğrenciler karıştırabiliryor genelde. Tabii. Hangi konuda araştırma yapıyorsunuz?"
"Kamu sistemindeki boşluklar." Adam, elindeki kitaplardan birini Nevin'e uzattı. Hannah Arendt'in Totalitarizmin Kökenleri kitabıydı bu. "Özellikle de görünmeyen çürüme ilginizi çeker mi?"
Nevin'in parmakları kitabın kenarında dondu. Rastlantı olamazdı bu. Gözlerini Ateş'in, yani Tunç’un yüzüne dikti ve ona ilk kez gerçekten baktı. Sol gözünün altındaki küçük yara izi vardı ve gözüne taktığı gözlükten zor fark ediliyordu. Ellerinin üzerinde ince dövmeler vardı.
‘Garip bir adam’ olarak tanımlanmıştı Nevin’in gözünde. Tavır davranışları, konuşması ve dış görünüşü ince ayrıntılarda tezatlık yaratıyordu.
"Belki bir gün tartışırız," diye mırıldandı Nevin, kitabı geri verirken sesini olabildiğince sabit tutarak. İlgisini çekmiş olsa da yeni tanıdığı bir adamla hemen bu konulara girmeyecekti. Onunla konuşması bile meslektaş oldukları içindi. Yoksa kolay kolay insanlarla iletişim kuran biri değildi.
Tunç gülümsedi. "Umarım."
Nevin, kitabı Tunç’a uzattıktan sonra çantasını toparladı ve hafifçe geri çekildi. "Fakülte toplantısına yetişmem gerekiyor," dedi, sesindeki mesafeyi koruyarak. "Size iyi günler."
Tunç, başını zarifçe eğdi. "Tabii, işinizi aksatmayayım. Belki bir sonraki karşılaşmamızda bu kitabı tartışma fırsatı buluruz." dedi. Nevin’in gideceği toplantıda kendisinin tanıtılacağını biliyordu.
Nevin cevap vermedi. Sadece küçük bir baş hareketiyle selam verip arkasını döndü ve kütüphanenin koridoruna doğru ilerledi. Ayak sesleri halıyla kaplı zeminde yutulurken, ensesindeki o garip ürperti hala geçmemişti.
Bu garip bir hisle Nevin, Tunç’un gözlerini düşünüyordu. O gözlerde bir şey vardı. Belirsiz ama tanıdık bir ağırlık. Adını koyamıyordu. Sadece içgüdüsel bir tedirginlik, kaslarını hafifçe gergin tutuyordu.
Nevin, öğle güneşinin altında hızlı adımlarla fakültesine yürüdü. Zihni hala Tunç’un o keskin bakışları ve kasıtlı seçilmiş gibi duran sözleriyle meşguldü. ‘Görünmeyen çürüme’ mi, dedi kendi kendine içinden. Rastgele bir akademik tartışma konusu değildi bu. Hele ki Hannah Arendt’i elinde tutması. Bu nasıl bir tesadüftü Allah aşkına?
Toplantı salonuna ilk gelenlerden biri kendisiydi. Orta yerlerden bir yere oturmuş, önündeki not defterini açmıştı. Diğer öğretim görevlileri birer birer içeri girerken içerideki uğultu artmaya başlamıştı.
Kapı tekrar açıldığında İlhan Hoca yanında 3 kişiyle birlikte içeri girdi. Yanında gelenler arasında uzun boylu, koyu lacivert ceketli bir adamı hemen tanımıştı. Bu adam, dikkat çekmeyecek bir adam değildi.
Tunç’un ise gözleri kısa bir süre Nevin’i aradı. Onu, pencerenin yanındaki masada tek başına otururken buldu. Yeşil desenlerin ağırlıklı olduğu şalı, kahverengi kazakla örtülü omuzlarına düşüyordu. Bir anlık göz göze geldiler.
Tunç ve beraberinde gelen 2 kişi sessizce salonun ön tarafına yönelirken İlhan Hoca, kürsüdeki yerine geçti ve herkesin dikkatini toplamak için hafifçe boğazını temizledi.
“Arkadaşlar,” dedi yüksek ve tok bir sesle. “Bugünkü toplantıya geçmeden önce yeni öğretim görevlisi ve araştırma görevlisi arkadaşlarımızı aramıza tanıtmak istiyorum. Öncelikle Dr. Eren Demir."
İsmini duyan Eren ayağa kalkıp salona döndü. Keskin çizgili takım elbisesiyle Eren, tıraşlı yüzü, buz mavisi gözleri ve akademik duruşuyla tipik bir hukukçu izlenimi veriyordu.
“Dr. Demir, anayasa hukuku alanında çalışmalarıyla tanınan bir isim," dedi bölüm başkanı ve ekledi. “Bir diğer arkadaşımız Araştırma görevlisi Sibel Aydın.”
Eren’in oturmasıyla bundefa Sibel ayaklandı. Sibel, Eten’e göre daha genç, kestane rengi saçlarını omuzlarına dökülen, gözleri ışık saçıyordu. Gözlerindeki meraklı parıltı, araştırma görevlisi olduğu izlenimini destekliyordu.
"Sibel Hanım ise siyaset teorisi üzerine doktorasını tamamlayacak ve özellikle direniş hareketleri konusuna ağırlık vermiş durumda."
Nevin, göz ucuyla Tunç'a baktı. Diğer ikisinin tanıtımı sırasında bile dikkati onda kalmıştı. Tunç ise tamamen sakin, elleri kucağında, sanki bu anı uzun zamandır bekliyormuş gibi oturuyordu.
"Ve son olarak," dedi bölüm başkanı, sesini biraz daha yükselterek, "kamu maliyesi ve devlet teorisi alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken Dr. Tunç Koral da bize katılıyor."
Tunç ayağa kalktı. Gözleri meslektaşı olacağı insanların arasında dolaştı ama onca insanın arasında bir kişiyi arıyordu. Onu bulduğundaysa bir an duraksadı.
Nevin, Tunç’un bakışlarının kendinde normalden fazla kaldığını fark edince bakışlarını kendisi kaçırdı. Parmaklarını dizlerinin üzerinde hafifçe sıktı. Ne vardı bu kadar bakacak?
Tanışma faslının ardından asıl toplantıya geçilmiş, yeni dönem için yapılacak çalışmalar konuşulmuştu. Kalabalık dağılırken Nevin, çantasını toparlayıp çıkmak üzereydi ki, Sibel Aydın yanına yaklaştı.
"Merhaba, Nevin Çağlı, değil mi?" diye sordu, gülümseyerek. "Sizin çalışmalarınızı okudum. Özellikle devlet şiddeti üzerine olan makaleniz çok etkileyiciydi."
Nevin, içgüdüsel olarak mesafeli durdu. "Ah, teşekkür ederim. Araştırma alanınızla kesişiyor sanırım?"
Sibel başını salladı. "Evet, aslında ben de benzer konulara odaklanmayı hedefliyorum. Belki bir gün fikir alışverişi yapabiliriz?"
Nevin, Sibel’in samimiyetinde bir art niyet sezemedi. Belki de gerçekten sadece akademik bir diyalog kurmak istiyordu. Yine de mesafeli olmasında fayda vardı.
"Tabii, belki," diye cevap verdi Nevin, kısaca.
Tam o sırada, koridorun diğer ucundan Eren Demir ve Tunç Koral birlikte çıkageldi. Eren, bir şeyler anlatıyor, Tunç ise başını hafifçe eğerek dinliyordu. Nevin, Tunç’un dudaklarında gördüğü o belli belirsiz gülümsemeyi sevemedi.
"Ah, işte yeni meslektaşlarımız," dedi Sibel, el sallayarak.
Eren, onlara doğru ilerledi. "Merhaba. Nevin Hanım, sanırım sizinle daha önce tanışmamıştık."
Nevin, Eren’in uzattığı eli sıktı. Adamın tokalaşması güçlüydü, neredeyse fazla güçlü. Nevin, elini çok tutmadan adamın elinden çekti.
"Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum" diye mırıldandı Nevin. Bir anda böyle bir kalabalığın içinde olmayı hiç planlamamıştı ve o yanında birden fazla insanın olmasından hoşlanmazdı.
Tunç ise sessizce bir adım geride duruyordu. Nevin’e bakışları, bir yırtıcının avını izlerkenki gibi sabit ve dikkatliydi. Bu, Nevin’in dikkatinden kaçmamış ve onu rahatsız etmeye yetmişti.
"Merhaba, sizinle de tanıştığıma memnun oldum" dedi Nevin, kasıtlı olarak bakışlarını ona dikmiş ve gözlerini kaçırmayarak hitap etmişti. "Siz de hukuk alanında mı çalışıyorsunuz?"
Tunç, Nevin’in cüretkar bakışları karşısında başını hafifçe yana eğdi. "Hayır. Ben daha çok. Ben, sistemlerin içindeki boşluklarla ilgileniyorum."
Eren, araya girdi. "Tunç’un çalışmaları oldukça disiplinlerarası. Kamu maliyesi, siyaset teorisi, hatta güvenlik stratejileri bile.”
Nevin’in içine bir kuşku düştü. Bu adamın uzmanlık alanı neden kendisininkine bu kadar benzerdi? Nasıl bir tesadüftü bu?
Sibel, ortamdaki gerginliği hissetmiş olacak ki, konuyu değiştirdi. "Eren Bey, sizin de anayasa hukuku üzerine çalıştığını duydum. Belki bir seminer düzenleyebiliriz?"
Eren gülümsedi ve Tunç’a döndü. "Harika fikir. Sen ne dersin Tunç?"
Tunç ise hala Nevin’e bakıyordu. Bakışlarını kaçırmadan Eren’i yanıtladı.
"Belki," dedi yavaşça, "Nevin Hanım da bize katılır."
Nevin, gözlerini kaçırdı. "Belki."
İçinden tek bir düşünce geçiyordu.
Bu üçlü tesadüfen burada olamaz.