CESUR TYRA

1053 Words
BÖLÜM 2: CESUR TYRA "İnsanların duygularını yüzlerinden belli etmemeleri neredeyse içgüdüsel denebilecek bir alışkanlık olmuştu..." G.O M.S (Malvior’dan sonra) 2100 Cesur, gözünü açtığında yetimhanenin sarı-beyaz rengindeki tavanıyla bakıştı bir süre. Dışarıda yüzlerce insan aynı ritimle devletin şanlı başkanı Muhteşem Malvior için tezahürat yapıyorlardı. Onun yüceliği ve halkına olan aşkı dillere destandı. Cesur için de öyle… Ailesi olmadığı için üzülmüyordu çünkü ona yaşama hakkı tanıyan, okutan bir devleti vardı. Alpiyon! Evet, belki yaşadığı yetimhanedeki bakıcılar, öğretmenler hatta temizlikten sorumlu görevliler bile oradaki çocukları hunharca dövüyor, hakaret ediyordu ama sokakta kalmaktansa kendisi gibi bir sürü yetim çocukla birlikte büyümek çok daha katlanılırdı. Yattığı yerden marşın devamına kulak misafiri oldu. (...) Karanlıkta parlayan biziz, Ateşten geçer her evladımız. İsyan susar, sadakat kalır, Nizam süreriz sonsuza kadar! (…) “Ateşten geçer her evladımız” bu cümleyi tekrar etti içinden. Kahvaltı vaktine yaklaşık bir saat varken uyanmıştı ve hep olduğu gibi bu günde uykusunu bölen şey yüce devletinin marşıydı. Her gün, her sabah ve her resmi törende çığlık çığlığa söylenen bu marş Alpiyon için vazgeçilmez bir gelenekti. Yetimhanede kalanlar ise sabah okulda bu marşı söylerlerdi, bir de önemli devlet adamları onları ziyarete geldiği zaman. Hatta ilk ezberleyen çocuğa para hediye ederlerdi. Cesur, okuldaki öğretmeninin dediğine göre 11 yıldır hayattaydı. Yani 11 yaşındaydı. Adını koyan kişi yetimhanenin müdiresi Sayın Leonora’ydı. Kendisi Cesur’u çok sevmiş ve Cesur’da onu annesi ile bir tutmuştu. Ama Leonora üç yıl önce vefat etmiş ve kendisini bir daha görememişti. İlk kaybını yaşayan Cesur’sa o günden sonra çok değişmişti. Eskisi gibi şımarmıyor, arkadaşlarıyla ortalığı dağıtmıyordu. Büyümüştü. Ona ismini veren, her gün ve her akşam ona halini hatırını soran, bazen ona uzak diyarların hikâyesini anlatan kadın yoktu artık ve küçük adam onun öldükten sonra nereye gittiğini bile bilmiyordu. Ölümü biliyordu ama…Bu yetimhanede çok çocuk ölmüştü; bazıları bebekken bazıları yeni yürümeyi öğrenmişken bazıları da Cesur’un yaşındayken. Bu kadar çok ölümün sebebi neydi bilmiyordu çocuk. Öldükten sonra ne olduğunu da. Merak ediyordu ama nasıl öğreneceğini bilmiyordu. Bir anda yanı başında ona bağıran Kael’i duyunca istemsizce yüzünü buruşturdu. “Cesuur!!! Ne halt ediyorsun? Kahvaltı vakti. Eğer yeni müdire bizi orada görmezse yine ceza alacağız!” Kael’in haklı ve kızgın sesi Cesur’u daldığı düşüncelerden bir nebze olsun uzaklaştırmıştı. Ranzasının trabzanına kolunu uzatıp başını aşağı çevirdi ve Kael’i daha da delirtmek için sadece göz devirip yine kendisini yatağa bıraktığında kendisine küfür ederek uzaklaşan arkadaşına içinden kıs kıs güldü. En son duyduğu şeyse ona neredeyse kahkaha attıracaktı. “Ne halin varsa gör! Seni herkesin önünde döverler umarım!” Böyle bir şey imkansızdı, Cesur tüm kuralları ezbere bilir ve bir kez bile çiğnemezdi. İşin eğlenceli kısmı da burada gizliydi zaten. Hiçbir kuralı çiğnemediği halde bir sürü delilik yapıyor ve kimse onu suçlu bulamıyordu. Kael’in iyice uzaklaştığını gördükten sonra hemen yataktan aşağı atladı ve odanın balkona açılan kapısına doğru koştu. Evet, yemekhaneye alt kattan kestirme ve eski bir geçit vardı. Cesur bunu uzun zaman önce bir temizlikçi sayesinde öğrenmiş ve kimseye söylememişti. Bu sayede herkesten yirmi dakika sonra hazırlanmasına rağmen hiç geç kalmıyordu. Balkona çıktığında güneş olmasına rağmen onu kaplayan zalim bulutlar yüzünden puslanmış havaya kısa bir bakış attıktan sonra işine odaklandı. Etrafta ve bahçede kimsenin olmadığından emin olduktan sonra balkonun demirden korumalıklarını tuttuğu gibi kendisini aşağıya bıraktı evet şu an alt kata inmişti yani bir alt üst dönemdeki arkadaşlarının odasına. Hızlıca odada bulunan kitaplığı itti ve duvardaki çıkıntıyı biraz ittirdi. Ve işte! Geçit hızlıca açılmış ve kapkaranlık yol açığa çıkmıştı. Cesur hızlıca kitaplığı kendi üstüne çekmiş ve tekrar eski haline geldiğinden emin olduktan sonra hızlıca koşturarak artık ezberlemiş olduğu koridorları arşınlamıştı. Doğru yolda olduğunu duvarların ardından gelen kalabalık çocuk seslerinden anlamış ve az zamanı kaldığını bilerek daha da hızlanmıştı. Sonunda geçidin sonuna geldiğinde hızlıca duvardaki taşı itelemiş ve yemekhanenin mutfağına giriş yapmıştı. Görevliler onu göremeyecek kadar telaşlı olduğu için ve kendisi de ufak tefek olduğu için aralarından sıvışıp öğrencilerin olduğu bölüme geçmişti. Üstüne bulaşan toz ve böcek ağlarını temizleyerek ilerlerken Kael’in gıcık olmuş sesini duymak onu yine keyiflendirmişti. “Seni piç kurusu! Her seferinde bunu yapmayı nasıl başarıyorsun?” Sesinde hem gizleyemediği bir hayranlık hem de çekememezlik varken Cesur onun sorusuna hiçbir şey demeden kendi bölüğüne geçti. Kael’den onun önünde yerini alınca yeni müdire, Cesur adını hiç umursamadığı için bilmiyordu, ana kapıdan içeriye girmiş ve öğrencileri kısaca selamladıktan sonra kendisine verilen özel yemeğini alıp en ön taraftaki manzaralı masasına yerleşmişti. O oturduktan sonra diğer öğrenciler hızlıca yemeklerini almaya başlamış ve herkes birbiriyle konuşur olmuştu. Bazıları yeni ve eski müdireyi kıyaslıyor bazıları görevlilerin aşk hayatı hakkında palavra anlatıyor bazıları da kendi aralarında erkeksi şakalar yapıp hunharca bağırıyordu. Üst dönemlerden olan dört beş grup alt dönemdeki çocukları köle gibi kullanıyor istekleri olmayınca da o çocuğa hayatı zindan ediyorlardı. Hatta o kadar ileri giden bir grup vardı ki! Bir çocuğu öldürmüşlerdi ve suçu bir başka suçsuz çocuğa yıkmışlardı ama neyse ki işler açığa çıkmış ve o grubun lideri olan çocuğu bir daha kimse görememişti yine de bu olay diğerlerini ne korkutmuş ne de sindirmişti. Cesur sakince yemeğini yemiş ve kimseye karışmadan odasına çıkıp hazırlanıp okula gitmek üzere yola çıkmıştı. Kimseyle gereğinden fazla konuşmuyordu artık. Bu yüzden onunla arkadaşlığını bitiren çok olmuştu ama küçük adam bunu hiç dert etmemekle birlikte hoşnut bile olmuştu. Yol boyunca şehrinin insanlarını seyretmiş ve değişik düşüncelerini dizginleyememişti… Mesela neden siyah renk ülkesinde yasaktı? Ya da neden bütün erkekler saçlarını beyaza boyatmak zorundaydı? Peki kadınlar? Onlar neden saçlarını hep kafalarının arkasında toplamak zorunda kalıyordu? Hepsi birbirinin aynısı gibiydi…sanki özel olarak bu hale getirilmiş gibiydiler ama önemli olan bu değildi galiba çünkü hepsinin yüzü gülüyor ve neşeli görünüyorlardı. Cesur gözlerinin okul otobüsünden yansımasını görünce canı sıkıldı… Onun gözleri gece kadar karanlıktı. Siyahın da ötesinde, zifiri karanlıktı. Bu özelliği ona kendisini yetersiz ve lanetli hissettiriyordu çünkü ülkesinde sadece çok az bir kısım siyah gözle doğuyordu, alt tabaka! Zenginlerden siyah gözlü çocuk doğunca hemen iris ameliyatıyla mavi çeviriyor ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlardı. Ama Cesur’un bir ailesi olmadığı için gözlerini de değiştirememek ona acı veriyordu. Okula vardıklarında hala canı sıkkın olduğu için yere bakarak ilerliyor ve etrafını umursamıyordu. Kafası aniden sert bir şeye çarpınca sinirle eli kafasına giderken gözlerini kaldırıp çarptığı şeye bakmak istedi. Bembeyaz ve çok lüks bir arabanın kapısına çarpmıştı kafasını. “Umarım” dedi içinden “umarım arabaya bir şey olmamıştır.” Tam kaçmayı planlarken kapı bir anda açılmış ve Cesur gördüğü kişiyle tüm beyin fonksiyonları kısa süreliğine çalışmayı bırakmıştı. Bu adam… Devletin yüce ve yegane sahibi Muhteşem Malvior’dan başkası değildi!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD