Bir süre sonra gelen kişilerle birlikte özel misafirlerin onlar olduğu anlaşılmıştı. Dört kişilerdi. İkisi kadın ikisi erkekti. Ve her taraflarından zenginlik akıyordu. Giyimleri, duruşları... Özellikle de erkeklerin omuzları daima dikti. Bunlar gelen diğer müşterilerden çok daha farklıydı. Patronun yanlarına koşar adımlarla gidip ceketinin ön düğmesini ilikleyerek önlerinde selam vermesi, bahsettiği özel misafirlerinin bunlar olduğunu kanıtlıyordu.
Güneş göz devirmeden yapamadı. Bu kadar yalakalık ne içindi, gerçekten anlayamıyordu.
"Tekrardan hoşgeldiniz efendim. Şu masa sizin için hazırlandı. Buyurun, geçin lütfen."
İki genç kız da onları izlemeyi bırakmış işlerine kaldıkları yerden devam etmeye başlamışlardı. Güneş'in hali hal değildi, fakat yine de belli etmemeye çalışıyordu. Karnı acıkmıştı ama şu an yemek yeme sırası da değildi. Bunun pekala farkındaydı.
"Güneş!"
Kendisine seslenen patronuna doğru döndü birden.
"Gel, şu masayla ilgilen."
Gösterdiği masa az önce gelen özel müşterilere aitti. Hemen başıyla onaylayarak elindeki tepsiyi arkadaşı Nilay'a uzattı. "54 numaralı masaya götürsene." Başını onaylarcasına salladığında, tedirgin adımlarla o masaya doğru ilerlemeye başladı. Zira aralarında biri vardı ki, çok karanlık bakıyordu. Korkmamak elde değildi. Bakışları desen adeta buz kütlesi gibiydi.
Cebinden adisyon defterini çıkararak, "karar verdiniz mi?" diye nezaketen sordu. Aynı zamanda da elinde kağıt kalemle cevap bekliyordu.
Üçü siparişlerini vermişti fakat o karanlık bakışlı adam öylece genç kıza bakmaya devam ediyordu.
"Karan, sende versene siparişini." diyerek elini elinin üzerine koymuştu yanında oturan oldukça güzel giyimli, güzel mi güzel kadın. Masada kalan diğer iki kişi ise merakla genç adama bakmaktaydı.
Elinin üzerine değen elle birlikte kendine gelen adam, elini kadının elinin altından hızla çekti ve tekrar kendisinden sipariş bekleyen genç kıza baktı. Bakışları bu sefer normaldi. "Bana da expresso." Bu hareketiyle birlikte diğer kadın yüzünü asarak kendi elini geri çekmişti.
Sonunda siparişleri almasıyla birlikte bir hışımla oradan uzaklaştı Güneş. Mutfağa geçmesiyle birlikte derin bir nefes aldı. 'Bu neydi böyle' diye kendi kendine sordu. Elini kalbinin üzerine koydu ve tekrar derin bir nefes aldı. O adamın bakışlarını çözümlemeye çalışıyordu kendince. Zira öyle karanlık bakıyordu ki, bir an korktuğunu bile hissetmişti. Sanıyordu ki adamın herkese olan bakışları böyleydi.
Peki kalbi neden bu kadar hızlı atıyordu?
O yoğun bakışlar karşısında korkmuş muydu, yoksa heyecanlanmış mıydı? Nedensiz.
Hala eli sol göğsünün üzerindeyken bunları düşünüyordu.
Siparişler hazır olduktan sonra tepsiyi eline alarak mutfaktan çıktı. Artık yürüyüşü de bozulmuştu. Bacakları zangır zangır titremeye başlamıştı fakat çok dikkat etmeye çalışıyordu. Elindeki tepsiyi sağ sağlim masaya ulaştırdıktan sonra az da olsa bir şeyler atıştırmalıydı. Günü sorunsuz çıkarmak için başka çaresi yoktu. Adımları kontrolsüzleşmeye başlamıştı. Bacakları birbirine dolanıyordu.
O sırada yanına iş arkadaşı Nilay yaklaştı. "Sen iyi misin?"
Endişeyle ve tereddütle sormuştu. Genç kız başını, 'iyiyim' dercesine sallasa da Nilay buna pek inanmamıştı. "Sen bugün hiç bir şey de yemedin." tekrar endişeli bir sesle düşüncesini dile getirmesinin ardından, "istersen tepsiyi bana ver, ben yapayım servisi. Sende git bir şeyler atıştır biraz." diye devam etti.
Güneş başını olumsuz anlamda sağa sola doğru salladı. "Olmaz. Patron izliyor yukarıda. Ağzına malzeme vermeyelim. Sonra ikimiz de işimizden bile olabiliriz. Ben şu servisi yaptıktan sonra yerim bir şeyler."
Nilay'ın şüpheli ve endişeli bakışları eşliğinde yürümeye devam etti. Zira özel müşteriydi bunlar ve patronunu sinirlendirmek istemiyordu. Hele ki işinden olmak hiç istemiyordu. Bu paraya ihtiyacı vardı.
Masaya yaklaşınca siparişleri önlerine titreyen elleriyle koymaya başladığında, o adamın karanlık bakışları da yine üzerindeydi. Kaşlarını çatmış genç kızın yüzünü şüpheyle inceliyordu. Ve bu durum, Güneş'i daha fazla tedirgin etmekle birlikte heyecanını da iki kat arttırıyordu. Ellerindeki titreme de bununla birlikte arttı.
O sırada bir şey oldu. Görünmez kaza da bu ya, elindeki tepside son kalan kahveyi masadaki kadının önüne koyarken gözleri birden karardı. Kahve kadının üzerine döküldü. Masada kalan diğer iki kişi ayaklanırken, üzerine kahve dökülen kadın öfkeyle bütün Cafe'yi inletecek şekilde bağırdı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun!"
Peçeteyle üzerini öfkeyle silmeye çalışırken soluklanıp tekrar bağırdı. "Bu elbise kaç para haberin var mı senin!"
Fakat Güneş hiçbirini de duymuyordu. Kulakları çınlamaya başlamıştı artık. Elini zonklayan başına götürdü ve ağrısını dindirmeye çalıştı. Diğer garsonlar üst kattan çoktan inmiş ve kahve dökülen yerleri temizlemeye başlamışlardı. Aynı zamanda da özür dileyip duruyorlardı. Nilay ise soluğu arkadaşının yanında almış, "Güneş, iyi misin?" diye sormuştu ama genç kızın bu soruya cevap vermeye bile gücü kalmamıştı artık. Ne hareket edebiliyordu, ne de ağzını açıp tek kelime edebiliyordu.
En son gözleri tamamen karardığında yere düşmek üzereyken masadan hiç kalkmayan adam kalkmış, çevik bir hareketle kızı tutmuştu.
Genç kızın ise son hatırladığı şey, tek eksik olan patronunun da gelmiş olmasıydı.
🌙☀️
Kız yere düşmeden onu tutan adam hakkında ne düşünüyorsunuz?
**********
Peki Karan'ın karanlığında, Güneş'in ışığı kaybolacak mı?
O, gecenin en derin saatlerine hükmeden bir adam.
Kuralsız, acımasız ve sonsuz bir yalnızlığa mahküm.
Güneş ise adı gibi parlıyor.
Masum, berrak ve hayat dolu.
Birbirlerine yaklaşmaları bile yasak.
Ama bir bakış tüm dengeleri yıktı.
Bir dokunuş bütün duvarları yıktı.
Ay ve Güneş aynı gökyüzünde duramazdı belki...
Ama kalpleri çoktan aynı karanlığa ve aynı aydınlığa sürüklenmişti.
Karan'ın gecesinde bir Güneş doğabilir miydi?
Yoksa aşk, onları sonsuza kadar yakar mıydı?