BÖLÜM 1: YEŞİL ELBİSE MESELESİ
BÖLÜM 1: YEŞİL ELBİSE MESELESİ
En yakın arkadaşım Bilgen’in bugün kınası, yarınsa düğünü vardı. Onu bu gecede yalnız bırakmamak için Zonguldak’a gelmiştim ama ters giden hava şartları yüzünden uçak rötar yapınca kınaya feci şekilde geç kalmıştım. Havalimanından beni alması için Bilgen'in müstakbel kocası Kartal’ın bir arkadaşı gelecekti.
Havalimanı’nın çıkış kapısından geçtiğim an, yüzüme çarpan o sert gece ayazıyla zangır zangır titredim. Etrafta in cin top oynuyordu, ortalık kapkaranlıktı. Telefonu kulağıma yaslamış, Amerika’daki iş ortağım Altan ile hararetli bir tartışmanın tam ortasındaydım.
"Altan, ben stüdyoyla kesin olarak konuştum," dedim, rüzgara karşı sesimi duyurmaya çalışarak. "Muazzam bir teklif yaptılar, sadece ıslak imzalar kaldı. Kabul etmeyi düşünüyorum."
"Birkaç ay daha ertelesen ölür müsün Süveyda? Ayrılman buradaki tüm projeyi mahvedecek!"
"Bu konuyu defalarca konuştuk Altan! Bu ayrılık ikimiz için de en doğrusu. Daha fazla uzatmayalım lütfen. Amerika’ya döndüğümde tüm ayrıntıları konuşuruz, hoşça kal."
Telefonu kapatıp çantamın içine fırlattığım o saniyede, tam önümde duran lüks arabanın açık penceresinden bana doğru çevrilen o gözleri gördüm.
*Allah kahretsin...* Göğsüm bir anda daraldı, nefesim buz kesti. Bu adamın burada ne işi vardı? Bakışlarındaki o tekinsiz, aç pırıltıyı gördüğüm an beni çok iyi hatırladığını anladım. İki ay önce, İtalya'da tenimi cayır cayır yakan o adam, tam karşımda dikiliyordu.
"Sen Süveyda olmalısın," dedi, arabadan inip o devasa heybetiyle üzerime doğru yürürken. Sesi, omurgamdan aşağı bir ürperti indiren o boğuk, emredici tondaydı.
Donakalmıştım. Gözlerine bakarken, Alparslan’ın yüzündeki o kibirli, sert ifade yerini koruyordu.
"Sen..." diye soludu Alparslan, o sarsılmaz sesi ilk kez kuşkuya düşerken. "Türkçe mi biliyorsun? Sen o gece tek bir kelime bile Türkçe konuşmadın."
O gece kendisini yabancı bir adam gibi lanse etmişti. Benim sadece İngilizce konuşmama aldanıp Türk olduğumu tahmin etmediği için rahat davranmış, kendi dilinde bana en arsız ve şehvet dolu sözleri söylerken anlamamadığımı düşünmüştü. Ben ise ilk defa bir erkekle birlikte olan bir kadın olarak o an zevkten ve şoktan susmuş, kendimi o yakıcı sözlerin ritmine bırakmıştım. Şimdi ise, o yatakta sarf ettiği tüm o mahrem günahları kelimesi kelimesine anladığımı öğrenmenin şokunu yaşıyordu.
Alparslan'ın yüzündeki o şok, saniyeler içinde yerini baştan çıkarıcı ve ölümcül bir tebessüme bıraktı. Gözlerini gözlerime kenetledi. "Demek o gece... Söylediğim her bir kelimeyi, o delice itirafları anlayarak beni koynunda uyuttun," dedi, sesindeki o hırslı, erkeksi tınıyla beni adeta nefessiz bırakarak.
O yatakta, benim hiçbir şey anlamadığımı düşünerek tenimin en hassas kıvrımlarında gezinen elleri, dudaklarıma üflediği o cüretkar cümleler zihnime düştü. Yanaklarımın utanç ve önüne geçemediğim yoğun bir arzuyla kıpkırmızı kesildiğini hissettim. Evet, her şeyi duymuş ve anlamıştım; o da bu gerçeğin hırsıyla kavruluyordu.
Aç bakışlarını baştan aşağı bedenimde gezdirirken, her hareketinde dünyayı dize getirecek bir kibir vardı. "Kalbin mi kırıldı koca oğlan?" diye mırıldandı alaycı bir tonda, tam iki ay önce o yataktan kalkarken onun canını yakmak için kurduğum o meşhur İngilizce cümlemi bana Türkçe satarak.
Şu an bir yerin dibi falan varsa oraya girmek istiyordum. Bu adam nasıl olur da yeniden karşıma çıkabilirdi? Pembe dizi tesadüfü yaşıyordum resmen. Sonrasında bana bakışlarını uzatmadan bavuluma uzandı. "Yeterince geç kaldık, bir an önce yola çıkalım," dedi.
Bavulumu tek bir hamlede kavrayıp bagaja doğru adımladı. Ben aramızdaki o ağır, buram buram şehvet kokan gerilimden kaçabilmek ümidiyle hemen arka koltuğun kapısını açıp içeri süzülmeye yeltendim. Ancak Alparslan bagajı gürültüyle kapatıp saliseler içinde önümü kesti. Gözlerini gözlerime dikti, "Ön taraf," diye gürledi adeta.
Gözlerimi devirip ön koltuğa geçtim. Amerika’dan İstanbul’a, oradan buraya süren o yolculuk bedenimi tüketmişti. Koltuğuna geçip motoru çalıştırırken, "Kemerini bağla," dedi, göz ucuyla beni hapsederek. Yanında oturduğum her saniye tüm vücudum delice karıncalanıyordu. Karanlık yolu seyrederken ağırlaşan göz kapaklarıma yenik düştüm ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.
...
Yavaş yavaş aralanan göz kapaklarımla nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım. Yanı başımda direksiyonu kavrayan Alparslan'ı gördüğümde rüyada olduğumu sandım; Kartal’ın bahsettiği o arkadaş tam olarak bu adamdı.
"Yirmi dakika daha yolumuz var, istersen uyumaya devam et, ben seni uyandırırım," dedi. Sesi havalimanındaki o sert tona kıyasla, tamamen boğuk ve hırıltılı bir hal almıştı.
"Hayır," dedim yerimde dikleşerek. "Uyumayacağım. Yakınlarda bir benzinlik var mı? Havalimanında aceleden üstümü değiştirmeyi unuttum, kına elbisem bavulda kaldı."
"Yakınlarda benzinlik yok ama şöyle yapalım," dedi ve arabayı aniden sağa, zifiri karanlığın ortasındaki o ıssız, ağaçlık yol kenarına kırdı. "Ne yapıyorsun?" dememe fırsat vermeden arabadan indi. Peşinden fırladım. Bagajı açıp bavulumu çıkardı ve asfalta bıraktı. "Arabada giyinebilirsin, ben dışarıda bekleyeceğim," dedi.
Bavulun yanına diz çöktüm. Tam o sabırsız elleriyle fermuarı kavrayıp açmaya yeltendiği an panikle eline vurdum. Bavulun tam üstünde dantelli, şeffaf iç çamaşırlarım duruyordu. "Dur, sakın açma! Özele hiç mi saygın yok senin?" dedim tersçe.
Alparslan bir adım geri çekildi, yüzünde o şeytani, baştan çıkarıcı gülüş belirdi. İki ay öncesine, o yatakta bana fısıldadığı her bir kelimeye atıfta bulunarak, "Haydaa, iyilik yapalım dedik. Hem... O bavulun içinde görmediğim veya dokunmadığım tek bir şey olduğunu sanmıyorum," dedi, beni bakışlarıyla soyup soğana çevirerek.
"Neyse ne, uzaklaş bavulumdan, gerisini ben halledeyim," dedim, titreyen ellerimle yeşil, sırt dekoltesi kalçalarına kadar inen saten elbisemi çekip çıkarırken. Havada uğuldayan rüzgar çıplak tenimi ürpertiyordu. Alparslan arkasını dönüp karanlığa doğru ilerlerken, ben hızla üzerimdeki kot ve tişörtü sıyırıp yeşil satenin tenimden aşağı bir su gibi akmasına izin verdim. Yüksek topuklularımı giydim, halhalımı taktım, dudaklarıma o kan kırmızısı ruju sürdüm.
Bavulu kapatıp ayağa kalktığımda, Alparslan elindeki sigaradan derin bir nefes çekerek bana döndü. Bakışları yeşil satenin hatlarımı sıkıca sarışına, o alabildiğine açık sırt dekolteme indiği an nefesi boğazında tıkandı, sertçe boğazını temizledi. Gözlerinde vahşi bir parıltı vardı.
"Hazırsın galiba," dedi, sesi tamamen boğuklaşmış, çiğ bir şehvete bürünmüştü.
"Bavuluma birkaç şey koyacağım, sonra çıkabiliriz," dedim, kalbimin göğsümü delip geçmek isteyen gürültüsünü gizleyerek. Bu sefer kendiliğinden arkasını döndü; işimi hallettikten sonra bavulumu alıp bagaja fırlattı.
Ben tam ön kapıya yönelecekken, belimde aniden o devasa, yakıcı elleri hissettim. Beni sert bir hamleyle geriye, kendi taş gibi sert göğsüne doğru mühürledi. Sırtım göğsüne yaslandığı an etrafımdaki tüm dünya durdu.
"Dur... Dur, ne yapıyorsun?"
"Sakin ol, sadece fermuarını kapatacağım," diye fısıldadı, dudakları kulak mememe sürünürken.
Belimdeki o elleri, satenin kaygan yüzeyinden yavaşça aşağı, kalça kıvrımıma doğru kaydı. Fermuarın metal dişleri çıplak omuriliğimi ürpertirken, elini o çizgiden yukarıya doğru, her bir milimi tenime kazımak ister gibi ağır ağır çıkardı. Saçlarımı tek bir hamleyle omzuma atıp kafasını çıplak boynumun o en hassas çukuruna gömdü. O bildiğim, aklımı başımdan alan erkeksi kokusu tüm hücrelerime dolarken, ateş saçan nefesi tenimi eritti. Dişlerini hafifçe boynuma geçirip fısıldadı:
"2 ay önce... Beni anladığını bilerek sustun demek. Yarım kalan çok fena bir hesabımız var seninle, Süveyda."
...
Salondan içeri girdiğimiz an, bütün gözler kapıya çevrildi. Gecikmiştik ama asıl dikkat çeken şey benim geç kalmam değil, yanımda yürüyen o heybetli, takım elbisesi içinde kusursuz duran adamdı. Bilgen, masaların arasında parıldayan bindallısıyla beni görür görmez yanımıza doğru adımladı.
"Süveyda! Allah'ım sonunda gelebildin!" diyerek boynuma sarıldı. Ayrıldığımızda gözleri hemen arkamda, elleri cebinde son derece asil bir duruşla bekleyen Alparslan’a kaydı. "Alparslan, çok teşekkür ederiz kızı sağ salim yetiştirdiğin için. Kartal içeride, seni bekliyor."
Alparslan, Bilgen’e hafifçe tebessüm etti. Sert çehresine yerleşen bu centilmen ifade, onun karizmasını ikiye katlıyordu. "Rica ederim yenge, benim için bir zevkti," dedi. Ardından bakışları ağır çekimde bana döndü, gözleri dudaklarımdaki kan kırmızısı ruja kaydı. "Süveyda Hanım yolda biraz... yoruldu ama değdi galiba."
Ona çaktırmadan ters bir bakış attım ama o sadece hafifçe göz kırparak karşılık verdi. İçimden 'Pislik' diye geçirdim. Bilgen beni kızların olduğu masaya doğru çekiştirirken, arkamda bıraktığım adamın adımlarındaki o kendinden emin havayı ve üzerimdeki bakışlarını hissedebiliyordum.
Masaya oturduğumuzda kızlar hemen etrafımı sardı. Bilgen yanıma çöker çökmez, meraklı gözlerle bana doğru eğildi.
"Kızım bu adam nasıl biri, çok hoş değil mi?" diye sordu, gözlerini muzipçe kısarak. "Bilerek onu gönderdim seni alması için. Aranızda bir şey oldu mu yolda?"
"Aman, saçmalama Bilgen," diyerek sitem ettim. Önümdeki bardağa uzanarak olabildiğine rahat bir ses çıkarmaya çalışıyordum. "Adam tam bir emrivaki ustası resmen. Çok kibirli, sinir bozucu bir şey."
Salonun diğer ucundaki erkekler masasında ise bambaşka bir hava hakimdi. Alparslan, Kartal’ın yanına oturduğundan beri gövdesini kızlar masasına doğru hafifçe kırmış, elindeki bardağı ağır hareketlerle çeviriyordu. Bakışları, salondaki gürültüyü ve yanındaki adamların kahkahalarını tamamen dışlamış, tek bir noktaya kilitlenmişti: Süveyda’nın kan kırmızısı dudaklarına.
Keskin, zifiri karanlık gözleri kadının dudak hareketlerinin üzerinde acelesizce gezindi. Süveyda’nın Bilgen’e doğru eğilip kendisi hakkında konuştuğunu, o dudakların kıvrılışından ve yüzündeki o öfkeli ama tatlı ifadeden çok rahat anlıyordu. Onun dudaklarını uzaktan adeta bir gölge gibi okurken, dudak kenarı cüretkar bir memnuniyetle yukarı kıvrıldı. Kadının kendisinden "sinir bozucu" diye bahsettiğini anlamak Alparslan’ı öfkelendirmek yerine, içindeki o avcı içgüdüsünü daha da kamçılamıştı.
Ancak bu sessiz haz, masadaki bir diğer adamın araya girmesiyle anında zehre bulandı. Kartal’ın arkadaşlarından biri, gözlerini arsızca Süveyda’nın sırt dekoltesine dikmiş, hayranlıkla ıslık çalacak gibi olmuştu. Adam, yanındaki Alparslan’ın o sırada nasıl tehlikeli bir bombaya dönüştüğünden habersiz, dirseğiyle onun omzuna vurdu.
"Afete bak oğlum..." dedi adam, ağzının suyu akarcasına Süveyda'yı işaret ederek. "Yengenin böyle arkadaşları vardı da bizim mi haberimiz yoktu lan? Kızın fiziği podyumdaki Victoria's Secret mankenlerinde yok amına koyayım! Kim bu, boşta mı?"
Alparslan’ın elindeki kristal viski bardağı, masanın ahşap yüzeyine öyle bir şiddetle indi ki, masadaki birkaç tabak zangırdadı. O saniyeye kadar yüzünde taşıdığı o mesafeli adam maskesi paramparça olmuş, yerini cehennemden fırlamış bir iblisin ifadesine bırakmıştı.
Gövdesini ağır çekimde yanındaki adama doğru çevirdi. Omuzları kaskatı kesilmiş, boynundaki şah damarı öfkeden belirginleşmişti. Bakışlarında öyle vahşi, öyle katıksız bir cinayet arzusu vardı ki, masadaki tüm gürültü bıçakla kesilmiş gibi bir anda sustu. Kartal bile Alparslan’ın bu halini görünce duraksadı.
Arkadaşı aldığı bu ani tepkiyle neye uğradığını şaşırarak geriye doğru sindi, rengi kireç gibi oldu. Alparslan adamın gözlerinin içine baka baka, parmaklarını masanın üzerinde tehditkarca sıktı.
Gözleri tehlikeyle kısıldı. "Bir daha gözün o kadına kayarsa, o gözleri nereye gömeceğimi ben çok iyi bilirim. Şimdi siktir git bu masadan."
Adam yutkunarak, arkasına bile bakmadan masadan kalkıp uzaklaşırken, Alparslan’ın göğsü öfkeyle kalkıp iniyordu. Bakışlarını yeniden Süveydaya çevirdi. Sabrı feci şekilde taşmıştı ve o kadını o elbiseyle orada daha fazla tutmaya hiç niyeti yoktu.
...