2. Bölüm 'Annemin Katili'
Yasemin Fırat :)
16 yaşında...
Güne gözlerimi yüzüme narin dokunuşlar yapan Yüksel abla sayesinde açtım. Yanağımı okşayarak beni uyandırmaya çalışıyordu. Anne babama nazaran o, kan bağım olmamasına ve konuşamayan biri olmama rağmen beni seviyordu.
Bunu biliyordum.
Biliyordum çünkü bunu her hareketiyle hissettiriyordu. Etrafımda bana sevgiyle yaklaşan tek insandı. Kimse sevmiyor beni ve ben bu gerçeğe duymaya başladığım yıldan beri alışkınım. Yani beş yıl...
Yerimde dikleştiğimde bana el kol hareketleriyle kahvaltı demeye çalıştı. Aynı anda sesli konuşuyordu da. Duyuyordum ama o, duyduğumu bilmiyordu.
"Kahvaltı hazır, kızım. Kalk da minik göbüşünü doyur." dedi. Hep böyle derdi. Minik göbüşün.
Başımı hafif hafif salladım ve ayağa kalktım. Kendi anne babamdan çekiniyordum ama ondan asla çekinmiyorum.
Yüksel abla odamdan çıktığında giymiş olduğum saten geceliğimin düğmelerini açmadan direk üstümden çıkardım. Ardından da geceliğin takımı olan şortunu çıkardım.
On altı yaşında olmama rağmen sonradan görme annemin 'lüks ve şık kadın' şartlarına uymak zorundayım. 'Zengin' ve 'elit' bir ailenin kızı olduğum için saten gecelikler giymeliymişim.
Anne ve babam zengin olabilir ama bu görmemişler gibi olduklarını değiştirmez. Sonradan görmeler ve bu duruma aşırı kıl oluyorum ama elimden de itaat etmek dışında hiç bir şey gelmiyor.
Babam yani Yener Fırat, Ötüken Dergâhı'nın dini lideri olarak bilinir. Annem ise 'elit ve değerli' biri olarak tanınır cemiyette.
Yener ve Nergis Fırat...
Herkes sağır olduğum için önümde konuşurken rahat davranıyor. Jest ve mimiklerimi sabit tutmakta oldukça iyi olduğum için duyduğum şeylere karşı tepkisizliğimi koruyabiliyorum.
O yüzden yemekte ya da 'aile sohbeti' denilen o saçma merasimde konuşulan her şeyi duyuyorum.
Babam Ötüken Dergâhı'nda insanları başka amaçları için kullanıyor. Söylemeye dilim varmasa da yatağına aldığı kadınlar oluyor. O tarikat ya da dergah üzerinden fuhuş da gerçekleştiriliyor, organ ticareti de yapılıyor. Hatta madde ticareti de yapılıyor.
Sayısız haltlar dönüyordu Ötüken Dergâhı'nda fakat herkes dini bir tarikat, dini bir mekan sanıyordu. Sayısız insanın hayatı yanlış yönlendiriliyordu ama herkes babamı saygın biri olarak görüyordu.
Annem ise sadece usülsüz işlerin döndüğünü biliyor ama umursamıyordu. Kocasının onu hep aldattığını bilmiyordu mesela.
Aynada omzumdaki ize bakakaldım yine. Duymaya yeni yeni başladığım zamanlarda yanlışlıkla kendimi yakmıştım ve bu iz, o zamandan kalmıştı. Annem yine beni azarlamıştı.
"Sağırdı, konuşamıyordu şimdi de sakarlığı çıktı başıma." demişti. O günden sonra acılarımı ondan da saklamaya başlamıştım.
Ben menenjit hastalığına yakalanıp sağır olduğumda babam, annemden uzaklaşmaya başlamış. Sonra zamanla benim kimseyi duymamam ve ben derdimi anlattığımda anlamamaları annemin benden nefret etmesini sağlamış.
"Boşver Yaso." dedim kendi kendime içimden. Kendime ait bir iç dünyam vardı benim. Benim adım Yaso'ydu ve benim her derdimi içimden anlattığım o minik evrende Ömür adında bir arkadaşım vardı.
Gerçek hayatta yanlızdım oysa...
Dolaptan, annemin zevki olarak aldıkları arasından laciverte yalın soluk mavi bir bluz ve siyah kumaş bir pantolon aldım.
Ben anlamıyorum ki neden sadece on altı yaşında olmama rağmen böyle şık giyinmem gerekiyor. Dediğini yapmadığımda da bana ceza verip duruyor.
Elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım ve yüzüme annemin öğrettiği gibi hafif ama şık, gündelik bir makyaj yaptım. Giyindiğimde hazırdım ve aşağı indim.
Ben günaydın diyemezdim o yüzden anne babama bakıp başımı hafifçe ve ağır ağır sallardım. Bu benim dilimde günaydın demekti.
Bazen annemin kendi kendine dertlenişlerinde eskiden babamın çok iyi biri olduğundan ve bize değer verdiğinden bahsederdi. Bu halinin yok olması ve şimdiki katı haline bürünmesinin tek sebebi ise benim.
Ama ben ne yaptım ki!
Hasta olmayı ben hiç istemedim ki.
Yerime oturduğumda babam eliyle buyurun işareti yaptı ve biz kahvaltıya başladık. Babam nasıl isterse öyle hareket ediyordum ben.
Belki beni yeniden sever diye.
Duymadığım için rahatlardı. Babam, "Akşamki yemek için Yasemin'i hazırla." dedi. Duymamış gibi yaptım ve kahvaltıma odaklandım.
"Niye seni yemeğe hazırlıyorlar ki?" diye sordu kafamdaki hayali arkadaşım. Dışarıdan belli etmesem de içimden, "Bilmem," dedim. "Birazdan öğreniriz."
Annem uysal bir sesle "Tamam." dedi.
"Hanımefendi hala babama yaranmaya çalışıyor. Varya gram sevmiyorum şu kadını." dedim içimden Ömür'e.
Annem merakına yenik düşmüş olacak ki "Yemekte kimler olacak?" dedi. Bu benim de işime geldi çünkü merak ediyordum ne yemeği olduğunu. Soramazdım da...
Malum sesimiz çıkmıyordu.
"Kadir Firaz ve ailesi." Çenesiyle beni gösterdiğinde göz ucuyla fark ettim bu hareketini. "Yasemin'i beğenirse dini nikah kıyacağız ikisine de. Yasal evlenme yaşı dolduğunda da resmi nikah kıyarlar." dedi rahat rahat.
Elimdeki çatal düşecek gibi olduğunda zoraki bir hareketle sanki hiç duymamış gibi yapıp yavaşça bıraktım elimden. Duyduğum şey normal değildi. Çok ağırdı.
Hem de çok.
Hasta doğmayı ben seçmedim ama beni böyle bir paçavra gibi atamazlar. Konuşabilseydim eğer engel olmaya çalışırdım belki ama derdimi anlatamazdım.
Hoş, anlatsam da anlamazlardı ki.
Ben daha on altı yaşındayım. Duyamadığım ve konuşmadığım için eğitim öğretim hayatım yoktu. İki ay önce garip bir şekilde babam eve bir öğretmen yollatmıştı.
"En azından okuma yazmayı öğrensin de yazarak anlatsın derdini." demişti. Babam beni düşünüyor diye sevinmiştim çünkü benim okuma yazmayı öğrenmem için hem öğretmen tutmuş hem de telefon almıştı bana.
Ama yeni yeni anlıyorum gerçekleri. Babam onlarla daha rahat iletişim kurayım diye değil, beni evlendirmek için okuma yazma öğretiyormuş.
Ne kadar da saf ve aptalmışım ben.
Ben ifademi korudum ve kahvaltımı yaptım. Babam, anneme Kadir Firaz denen adamı ve işlerini anlattı. Tabi ki de kendisi gibi yasa dışı işler yapan birini bulmuştu.
"Yerimin sağlam olması için damadım olması lazım." dedi babam sıkıntıyla çenesini ovuştururken.
Kısa bir an sabit tuttuğum ifademle sanki hiç konuştuklarından haberim yokmuş gibi babama baktığımda bana gülümsedi.
Babam, bana gülümsedi.
Babam, bana gülümsedi.
Babam, bana gülümsedi.
İçime bir ağırlık çöktü. Şu an tek istediğim odama çıkıp ağlamaktı. Bu kadar yıldır bana bir hayat yükü olarak bakan bu adam, bugün onun mevkisi sağlamlaşsın diye beni evlendirmek istediği için ilk defa bana gülümsedi.
Portakal suyumu kafama diktim. Annem, "Bu Kadir Firaz, Yasemin'in konuşamadığını biliyor mu peki?" Duraksadı. "Duymuyor da zaten."
Elimdeki bardağı nazikçe masaya bıraktım oysa ki şuan içimde harlanan sinir bu bardağı kırmamı emrediyordu.
Babam söyledikleriyle kalbime bir darbe daha indirdi. "Neden okuma yazma öğrensin istedim sanıyorsun. Kadir Firaz, Yasemin'i geçen aylarda yapılan basın toplantısında görmüş ama konuşmadığını anlamış. Bu yüzden öğrensin dedim ben de. En azından bu sefer karşılaştıklarında derdini anlatabilir."
Babam beni amaçları doğrultusunda yönlendirmiş oldu yani. Derin bir nefes aldım. Kadir Firaz kim sanırım anladım.
Yaklaşık iki buçuk ay önce Ötüken Dergahı adına yapılan bir soruşturma için babam basın toplantısı düzenlemişti. O soruşturmanın sebebi ise bendim. Duymadığım ve konuşamadığım için derdimi anlatamamıştım.
"Babanız yasa dışı işlerle mi uğraşıyor?" diye sormuştu biri fakat ben duymuyorum rolünde olduğum için sessiz kalmıştım. Bu yanlış anlaşılmış ve dergaha şafak operasyonu yapılmıştı.
Ama babam yine tüm bağlantılarını kullanıp kendisini akalmıştı. Yetmedi ben masumum diye basın önünde rol kesmişti.
O gün basın toplantısı bittiğinde ben lavaboyu kullanmak için basın toplantısı yapılan binaya girmiştim. Orada bir adam beni köşeye sıkıştırmış ve taciz etmeye kalkmıştı. Ahlaksızca şeyler de söylemişti ama ben duymamış gibi yapmıştım.
Yine oradan şans eseri geçen boylu poslu bir adam kurtarmıştı beni. O adamın yüzü hala aklımda. Sol göz çukurundan başlayıp burnunun ucuna kadar gelen derin bir yara izi vardı.
Beni o adamdan kurtarırken bileğimden tutmuş ve kalın, erkeksi tok sesiyle "Senin belanı sikerim, piç! Ahlaksız pezevenk." demişti. Kurtarıcım gibi bir şey olmuştu.
Beni oradan çıkardığında ellerini omzuma yerleştirip başını eğmişti ve benle aynı boya gelmişti. "Sana bir şey yaptı mı?" diye sormuştu.
Anlamamış gibi bakmıştım yüzüne ama anlamıştım ne dediğini. Yine de sessiz kalıp gülümsemiş ve sadece değer verdiğim insanlara yaptığım gibi onun da çenesine minik bir öpücük bırakıp gitmiştim.
Benim için teşekkür ağızla söylenmezdi. Hareketlerimle teşekkür ederdim. Mesela Yüksel abla sevdiğim bir yemek ya da tatlı yaptığında çenesini öperim teşekkür etmek için.
Onun da çenesini öpmüştüm. Kendisine has kokusunu da hiç unutamıyordum. Her kızın kahramanı babası olabilir ama benim ilk ve tek kahramanım oydu. Ancak onu o gün ilk ve son kez görmüştüm. Bir daha da göremedim.
Onu eğer görmüş olsaydım tanırdım çünkü göz çukurundan başlayıp burnunun ucuna kadar gelen derin yarasını inceleyerek aklıma kazımıştım. Üstelik ben parmak uclarımla yarasına dokunurken bana kızmamıştı. İzin vermişti onu hissetmeme.
Onu hatırlarken tebessüm etmemek için zor tuttum kendimi ama yine annnemin dedikleri beni gerçek dünyaya döndürdü.
"Yasemin eksik insan, Yener. Bu eksikliği ileride başımıza bela olmaz mı?" diyerek tüm enerjimi yine söküp aldı benden. Annem nasıl olur da kendi canından olan beni bu kadar hor ve kötü görür, anlamıyorum.
Eğer günün birinde ben de anne olursam asla çocuğumu yabana atmayacağım. Hatta tam tersine tüm sevgimi ona vereceğim. Ben sadece onun annesi değil aynı zamanda da en yakın arkadaşı olacağım.
"Adamı memnun etsin gerisi hallolur." diye cevap verdi babam. Çocuk değilim. Memnun etsin demesinden kastının ne olduğunu tabiki de biliyordum.
Ailemin düşünceleri iğrençti.
Hayır, onlar benim ailem falan değildi. Sadece mecbur bırakıldığım aileydi.
Babam kahvaltıdan sonra işleri için evden çıktı. Bazen öyle davranıyorlar ki sanırsın Cumhurbaşkanı.
Ben yine odama çıktım. Saat onda öğretmenim geldi ve ders çalıştık. Gün öyle ya da böyle geçti. Kendimi doğru düzgün dersime bile veremedim.
Aklımda hem o adam vardı. Evlenecek miydim gerçekten diye düşündüm. Hem de kahramanım vardı aklımda. Hoş, ben hep onu düşünürdüm zaten. Yakışıklı yüzü hep aklımda olurdu. Yüzündeki iz bile onun kusursuzluğunu bozmuyordu.
Şeyy... Ben galiba çoktan ona aşık olmuştum.
Odamın kapısı sert bir şekilde açıldığında arkam kapıya dönük olsa da gelenin annem olduğunu biliyordum.
Omzuma acıtacak şekilde tırnaklarını batırdı. Yutkundum sadece ve dönüp yüzüne baktım. Eliyle işaret yaparken "Kalk." dedi.
Arkadaş anlamıyorum ben anne babamı. Ben duymuyorum yani onlar öyle biliyor ama buna rağmen bana emir yağdırmaya ve konuşmaya devam ediyorlar.
Benim ebeveynler çok sıkıntılı.
Annemi takip ettiğimde odamın içindeki giyinme bölümüne geçti ve kıyafetlerimi karıştırmaya başladı. Kıyafetlerimin hepsini kendisi seçmişti.
Çünkü 'elit' ve 'zengin' bir ailenin kızıyım.
İçlerinden lila rengi ve yaşımın çok üstüne açıklıkta olan bir elbise seçip bana uzattı. Ters ters bakarak tuttum elbiseyi. Bu elbiseyi buruştursam avucuma sığacak. O kadar dekoltesi olan elbiseyi mi giyeceğim ben.
Resmen beni sergiliyorlar.
"Makyajını da kendin yap. Uğraştırma beni." dedi. Annemin kafası harbiden iyi. Duymayan kızıyla konuşuyor.
Annem odadan çıktığında elimdeki elbiseyi yatağa bırakıp balkon kapısını açtım ve balkona çıktım.
Ağlamamak için direnmedim. Sessiz sessiz göz yaşlarımı dökerken odamın kapısı açıldı. Yüksel abla elinde bir tepsi ile yanıma geldi ve tepsiyi sehpaya bıraktı.
Göz göze geldiğimizde ağladığım için dağılan yüzümü gördü ve yüzüne kocaman bir endişe çöktü. İki aylık hamile bir anneydi Yüksel abla. Bir de büyük kızı vardı ama o okulu için baika bir şehirdeydi.
"Ah benim bahtsız yavrum." dediğinde içim sıcacık oldu ağlamama rağmen. Alnımdan öptü sonra da beni kendine çekip sıkıca sarıldı. O, hep yaptığı gibi saçlarımı okşarken ben onun kalp atışlarını duyuyordum.
Bir kere bile annemin göğsüne yaslamadım başımı. Nasıl bir his bilmem de. Ama Yüksel abla bana annemden daha yakın.
Geri çekildiğimde sehpadaki kupayı elime tutuşturdu. Çenesine minik bir öpücük bıraktım teşekkür etmek amaçlı. Gülümsediğinde ben de ona tebessüm ettim ve kahvemden bir yudum aldım. Sıcaktı ve ağzımı birazcık yakmıştı ama belli etmedim.
Yaşının 28 olduğu bir zamanda nasıl oldu da bizim eve düştü bilmiyorum ama iki yıldır bizim evde çalışıyor. Evli ve eşi babamın şöförü.
Bir anda kapı sertçe açıldı ve ikimizde gelene baktık yani anneme. "Sen hala giyinmedin mi?" diye bağırdı. Yüksel ablanın bana olan yakınlığına hep kızıyordu. Yine kızdı.
"Yüksel ben sana kızımdan uzak dur demedim mi?" diye bağırdı Yüksel ablanın kolunu tutup sıkarken. Yüksel ablanın canı acıdığı için yüzü buruş buruş olduğunda elimdeki kahveyi, dökülmesini umursamadan sehpaya bıraktım ve annemin koluna yapıştım.
"Yasemin çek o elini!" dedi ama umursamadan ben onun elini çekiştirdim. Yüksel abla hamileydi ve canını yakıyordu. İçim el vermezdi buna. Üstelik anneme karşı gelmediği gibi sesini de çıkartamıyordu kovulma korkusundan dolayı.
"Sana elini çek demedim mi ben!" Beni ittirdiğinde sırtım duvara çarptı. Annem Yüksel ablanın üstüne eğildi.
"Akıllı olmazsan ben aklını başına getiririm Yüksel... Seni kapının önüne koyarak." dedi. Bana döndüğünde hızlıca vücudumda göz gezdirdi. "Sen niye hala giyinmedin?" dedi ama anlamamış gibi yaparak yüzüne bakmaya devam ettim. İçeri girip elbiseyi getirdi ve kucağıma tutuşturdu.
"Çabuk giyin!" dedi. Duymuyordum yani en azından onlar öyle sanıyordu ama hala konuşuyorlardı benimle.
Bu varla yok arası elbiseyi giyip o adamla evlenmek istemiyordum o yüzden elbiseyi boyu düşük olan balkon duvarının üstüne bırakıp omuzlarımı silktim ve elimle göğsümü çizdim çok açık diye anlatmak için.
Kolumu sertçe kavradı ve giymem gerektiğini söyledi ama omuzlarımı kaldırıp indirmeye ve inatla giymemeye devam ettim.
Yüzüme sert bir tokat attığında başım yana düştü ve saçlarım yüzümü örttü. Annem bana hep tokat attığı için alışmıştım ama bu sefer beni bir mal gibi sergilemelerini kabullenmediğim için yapması acıtmıştı canımı.
Yüksel abla yanıma geldiğinde annem yine ona kızdı. Buradan çıkmak için hareket ederken annem kolumu sertçe tutup çekti. Ben gitmek için çırpındıkça o kalmam için sıkı sıkı tutuyordu.
Ağlamam daha da şiddetlendiğinde elinden kurtulmak için daha da çırpındım. Aramızda bir arbede çıktı ve ben dayanamayıp ondan kurtulmak için bu sefer iki elimle göğsünden sertçe ittiğimde kolumu kavrayan eli çekildi ama aynı zamanda tiz ve korku dolu bir çığlık koptu.
Hayır!
Annem itmemin şiddetiyle üçüncü katta olan odamın balkonundan aşağı düştü. Yüksel abla "Nergis Hanım!" diye bağırdı ama çoktan iş işten geçmişti.
Ben annemi üçüncü kattan atmıştım. Balkondan aşağı baktığımda annem yerde kanlar içerisinde yatıyordu. Ağlamam şiddetlendi ama elimden hiç bir şey gelmedi.
Ben bugün annemi öldürdüm. Annemin katili oldum ben. Ve ben bugünden sonra hayatımdaki en lanet şeyleri yaşadım. Ben, babam bildiğim adamdan dünyadaki en büyük kötülüğü gördüm.
Zaten karanlıkta olan hayatım daha da karanlığa büründü. Ve ben kahramanım gelip beni kurtarana kadar o karanlığa yıllarca hapsoldum...