4. Bölüm 'Mektup'

2266 Words
4. Bölüm 'Mektup' Arhan Arbay :) 14 Aralık... Günümüz... Dibine çöktüğüm mezara baygın bakışlar atıyordum. Uykusuz ve yorgundum. Aç ve sussuzdum ama bunların hiç biri umrumda değildi. Tek umrumda olan şey yıkılmış ailem ve bu mezarın içinde yatan o beden. Burcu... Kız kardeşim. Bir hafta önce sabah Elif onu uyandırmaya gittiğinde attığı acı dolu çığlık hala kulaklarımda. Burcu yoğun dozda uyuşturucu ile intihar etmişti. Ona o uyuşturucu temin edip kullanmasına teşvik eden kişinin peşindeyim. Kız kardeşime uyuşturucu kullandırtan herkesi ipe dizeceğime dair yemin ettim. Burcu ondaki garip hareketleri fark ettiğim zamandan beri hep değişik davrandı. Sanki bizden bir şey gizliyor gibiydi. Son zamanlarda ise sadece boşluğa dalıyor ve gözleri doluyordu. İki kız kardeşime de abilik yapmaktan çok arkadaş olmaya çalıştım. Ne sorunları varsa anne babamdan önce bana anlatsınlar istedim. Her dertlerine ben koşayım istedim. Bunu yapabildiğimi ve kız kardeşlerimin bana güvenip dertlerini anlattığını sanıyordum. Taa ki Burcu gerçeği ile yüzleşene kadar. Elif'in çığlığına koştuğumda yatağın üstündeki cansız bedenini unutamıyorum. Yataktan sarkan kolu. Koluna enjekte ettiği o lanet maddenin bulunduğu şırınga... "Bana anlatmalıydın Burcu." dedim başımı tekrar mezar taşına vururken. "Abindim ben senin." O siktiğimin telefonlarında hiç bir zaman bir şey çıkmadı. Ömrümü adadığım teknoloji sektöründe herkesin işini hallettim ama kız kardeşimin sorununu çözemedim. Herkes ve her şeyi devreye soktum. O uyuşturucu nasıl Burcu'nun eline geçti bilmiyorum ama bulacağım. Üstelik bu, onun aldığı ilk uyuşturucu da değilmiş. Bağımlıymış. Kız kardeşim bağımlıymış ve ben bunu fark edememişim. Ölüp ölüp dirildim günlerdir. Ben nasıl bunu fark edemedim diyerek delirdim resmen. Annemin göğsüme yumruk ata ata "Neden kardeşine sahip çıkamadın?" demesini unutamıyorum. Elif'in ağlaya ağlaya bayılması, babamın perişan oluşu... Sevgilisi olacak o Engin piçinden de şüpheleniyorum ama arkası sağlam çıktı. Bir bok yok onda da. "Kim verdi sana Burcu o zıkkımı!" Sinirim hem ona hem de onun yaptıklarını fark etmeyen kendimeydi. "Abi." Elif'in sesini duyduğumda kafamı kaldırdım. "Abi hadi eve gidelim. Annem yine bayıldı zaten. Lütfen." diye fısıldadı yanıma çökerken. Elini Burcu'ya dokunur gibi toprağa değdirdi. İyi anlaşırdı ikisi. Aslında biz beş kişilik çekirdek ailemizde çok iyi anlaşırdık birbirimizle. Sadece ben ve babam iş konusunda atışırdık. Onun dışında hiç kavgamız olmazdı. Meğerse kız kardeşim hiç de öyle değilmiş. "Sen git Elif. Hasta olacaksın. Ben gelmiyorum." dedim. O kadar boktan bir haldeydim ki annem beni böyle görsün istemedim. "Abi, nolur. Korkuyorum artık. Ablam da yok zaten. Sen de gelmiyorsun. Korkuyorum tek başıma uyumaktan. Küçükken beni uyuttuğun gibi uyutur musun?" dedi yalvarır gibi. Yirmi iki yaşındaydı belki ama hala gözlerimde küçük bir kız çocuğuydu. Bir kız kardeşimi yanlız bıraktığım için kaybettim. Diğer kız kardeşimi de kaybetmek istemiyorum. O yüzden onu kırmayıp eve gittim. Evden içeri girdiğimde gecenin bir vakti olmasına rağmen amcamlar hala evdeydi. "Oğlum," dedi Haluk amcam. Eşi Nazire de yanındaydı. Oğlu bilmem hangi boktaydı. Umrumda da değildi açıkçası. Cevap vermeden yukarı çıktım. Babam kendi odasındaydı büyük ihtimalle. Önce kendi odama çıkıp duş aldım. Üstüm başım topraktı. Sonra da Burcu'nun odasına girdim. Burayı temizlememelerini emretmiştim. Kardeşim burdaydı bir zamanlar ama şimdi yoktu. İnanması güçtü ama bir hafta önce burdaydı. Bu evde, bu odada ve karşımda duran yataktaydı. Ama şimdi... Şimdi buz gibi bir toprağın altında yaşıyordu. Lanet bir Aralık ayında yağan karın altında kalıyordu. Ve ben onu oraya gömmekten başka bir şey yapamadım. Burcu'nun son nefesini verdiği yatağa oturduğumda odasını incelemeye devam ettim. O anda aslında odasındaki detaylara o kadar da hakim olmadığımı fark ettim. Aslında o kadar da iyi bir abi değildim sanırım. Ayağa kalkıp odasını keşfetmek istedim. Belki de bir yere bir ipucu koymuştur mantığıyla önce komodilere baktım. Boştu. Kayda değer bir şeyler bulmadım. Kıyafet dolabında da bir şey bulamadım. Odasındaki her detayı inceledim ancak hiç bir şey bulamadım. Banyoda bir şey bulamayacağımı bile bile girdim ama bir şey yoktu. Çıkacağım sıra klozetin sifon kısmındaki boşluğu gördüm. Bir poşet vardı. Kaşlarımı çattım. "Sakın!" diye mırıldanırken o poşeti ordan çekip çıkardım. "Siktiirr!" Elimdeki poşette bir sürü şırınga vardı ve hepsi de doluydu. Stok mu yapmıştı. Odadan çıkıp mutfağa indim ve dolapları karıştırıp buzdolabı poşeti buldum. Odaya tekrar çıkıp elimin değmemesine özen göstererek poşetin içine koydum. Gecenin bu vaktinde sonuç alamazdım o yüzden odama geçtim. Yarın her şeyi öğrenecektim... ~~~~ Uyandığımda kahvaltı bile yapmadan elimdeki poşetle yola koyuldum. Bu poşeti kimden aldıysa mutlaka üstünde parmak izi vardır. Labaratuvar ekibinden Defne'yi aradım ve poşetten bahsettim. Zaten yarım saat sonra da oraya vardım. Mit'in binasında labaratuvarların olduğu yere doğru elimdeki poşetle ilerledim. Herkes sadece teknoloji sektöründe çalıştığımı sanıyordu. Babam bile bilmiyordu ama ben sadece o şirkette çalışmıyordum. Aynı zamanda MİT'in teknoloji alanının lideriydim. İleri teknoloji ve her türlü cihaz desteğini bizzat ben ve şirketim sağlıyorduk. İsmim ve ekibim elbette gizliydi. Yurt içi ve yurt dışı operasyonlarında her türlü ileri teknoloji bizden sorulurdu. Ben ve ekibimin üstesinden gelemeyeceği hiç bir şey yoktu. Yılanın deliğine bile girer akseriye ve polislerin bizden istediği her türlü bilgiye ulaşırdık. Kısacası Türkiye Cumhuriyeti devletinde teknoloji denilince ilk başta akıllara RB gelirdi. Arbay'dan esinlenerek yapmıştık bunu. Yasa dışı işler için bize gelen çok kişi olurdu. Biz yapacağımızı söylerdik ama görevi mit ve askeriye ele alırdı. Biz suçsuz görünerek alttan alttan işleri hallederdik. Ülkeye her türlü desteği sağlayabiliyordum ama kız kardeşim konusunda hiç bir şey yapmamıştım. "Hoşgeldiniz, Arhan Bey." dedi Defne. Başımı salladım. "Resmiyete gerek yok bugün, Defne. Bu poşeti incelemeye al ve hemen. En ön sıraya al." Duraksadım. "Benim de parmak izim çıkabilir. Fark etmeden dokundum. Aramızda kalıyor. Burda, yukarıda olacağım. En erken sonuçlar çıktığında bana bildir." dedim. Bu sefer o başını salladı. "Tamam, hallederim. Bu arada annen nasıl oldu?" diye sordu. Annemi hatta ailemi tanırdı. İş arkadaşlığından öteydi arkadaşlığımız. Ona güvenirdim. En yakınımdaki arkadaşlarımdandı. "Aynı." dedim. Elini koluma koydu. "Arhan..." Poşete baktı. "Burcu ile mi alakalı?" "Evet," Gözlerimi ovuşturdum. "Ben yukardayım. Halletmem gereken işler var." dedim. "Tamam, ararım seni." dedi. Yukarı çıktım. Teknoloji birimi başkanı ve RB lideri olarak da çok sorumluluğum vardı. Daha Burcu'dan bir gün önce MİT'in gizli internet sitelerinden birine sızmaya çalışmışlardı. Bir haftadır dağılmış halde olduğum için işi ekibim yönetiyordu. RB ekibi kimlerden mi oluşuyordu; Ekibin lideri ve en yetkili uzmanı yani ben Arhan Arbay, Benden sonra en yetkili ve aynı zamanda yazılım mühendisi Hilal Yüksek, Siber suçlar uzmanı ve yine bilişim alanında oldukça iyi olan Arda Kalkan, Kontrol ve otomasyon sistem teknolojisi uzmanı Demir Erdem, Çok boyutlu modelleme ve animasyon uzmanı Bade Yüksek, Ve son olarak Grafik tasarım ve coğrafya uzmanı Derviş Ökten... İşte biz RB ekibiydik. Kapıyı açmamla herkes ayağa kalktı ve başıyla selam verdi. Hepsi birer eğitimli askere bedeldi. Ben de başımı salladım. "Geçmiş olsun." diyen ilk kişi hepimizden yaşça büyük olan Derviş abiydi. Ekip olarak baş başa kaldığımızda rahat olurduk ama yanımızda yetkili ya da bizden rütbeli birileri olunca sınırı aşmazdık. "Eyvallah, dostlar sağolsun." dedim. Hepsi teker teker baş sağlığı diledi tekrardan. Ekibime değer verirdim elbette. Masanın başına geçtiğimde herkes de yerlerine geçti. "Bir hafta yoktum ama yokluğumda bir eksik olmadığı belli. Gözüm siz varken arkada kalmaz zaten. Bana bir hafta daha müsade edin. Sonra dö-" "Taziyen var." dedi Demir elini omzuma koyup. "Sen bu ekibin liderisin diye özel hayatını aksatacak değilsin. Biz hallediyoruz kardeşim. Sen rahat ol." dedi. Başımı ağır ağır salladım. Hepsi güvenilir dostlarımdı. Aksayan işlerle uğraşıp Defne'yi bekledim. Ve uzun bir süre sonra beklediğim o arama geldi. Telefonu hemen açtım. "Alo!" "Sonuçlar çıktı. Bekliyorum seni. Arka bahçeye gel." dedi. Yutkundum. "Geliyorum." dedim. Ekibe döndüm. "Çıkmam gerekiyor. Bir şey olursa beni haberdar edin." deyip vedalaştım ve çıktım. Hepsi değerli insanlardı benim için. Baş sağlığı dileyerek gönderdiler beni. Asansörde giriş katına bastım. Elim ayağım sinirden ve bilinmezlikten titriyordu. Asansör dört beş kat indikten sonra durdu ve benim yaşlarındaki bir kadın ile küçük bir kız çocuğu bindi. Kız kafasını çevirip bana baktığında ben de ona baktım. Gözleri beni süzerken göz kenarıma ve burnuma takıldı bakışları. Küçük kız çocuğu yaramı gördüğü an ışık hızıyla önüne döndü. Ben de sıkıca gözlerimi yumdum. Küçük bir çocuk bile korkmuştu benden. Yaramdan korkmayan ya da tiksinmeyen sadece bir kişi vardı. O da artık toprağın altındaydı. Gözlerimin ardı sızladığında daha çok yumdum gözlerimi. Aklıma yaramı gördüğü ilk gün geldi. "Abi," demişti Burcu sakin bir sesle. "Tam mafya oldun ha." Gülmeye çalışmış, beni de neşelendirmeye çalışmıştı. Dolan gözlerine inat hem de. Yaram sargısız duracak hale geldiğinde gelip yaramın üstüne dudaklarını bastırmıştı. "Bana da bundan yapsalar da ikiz gibi görünsek keşke." demişti. Çocuktu o zamanlar belki ama yaramla kafamı bozmayayım diye öyle diyordu. Kapı açıldı ve o kadın ile kız çocuğu asansörden çıktılar. Kapı kapandığı anda gözlerimi açtım ve dolan gözlerimden bir kaç damla göz yaşı yanaklarıma düştü. Benim kuş tüyü kadar yumuşak kalpli olan kız kardeşim yüksek dozda uyuşturucu alarak hayatını kaybetti. Ne yaşadı ya da ne oldu, bilmiyorum. Ama tek bildiğim ona bunu yapanları yok edeceğim... Aşağı indiğimde Defne bir bankta oturmuş başını ellerinin arasına almıştı. Yanına gidip oturdum. Başını kaldırdı. "Her şeyi detaylıca inceledim." Elime bir dosya tutuşturdu. "Yüksek dozda uyuşturucu almış ve uyuşturucu aldıktan sonra da bir sürü ilaç almış. Diş ilacı, antibiyotikler, doğum kontrol hapı ve ..." "Ve ne? Ne oldu Defne? Anlat bana." "Otopsiyi kim yaptı ve nerede yapıldı?" "Ne?" dedim şaşkınlıkla. "Otopsinin ne alakası var?" "Otopside yüksek doz uyuşturucu aldığı için öldüğü yazıyordu değil mi?" Başımı salladım. "Büyük ihtimalle o otopsi raporunda düzenleme falan yapılmış." Derin bir nefes alıp verdi. "Defne öyle ya da böyle öğreneceğim zaten. Anlat. Kurbanın olayım anlat bana. Kim, kardeşime ne yaptı? Anlat, bileyim." Çaresizdim. "Burcu dokuz haftalık hamileymiş. Uyuşturucu ve diğer ilaçlar ile hem kendi canına kıymış hem de karnındaki masum bebeği öldürmüş." Duyduklarım ile başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. Ayağa kalkıp "Ölümün elimden olacak, Engin!" deyip gitmek istedim ama Defne kolumdan tuttu. "Bebeğin babası Engin değil. O masum. En başından beri Burcu onu sevsin istedi zaten." "Kim?" diye bağırdım. Bebeğin babası kimse uyuşturucu ile de alakası vardır eminim. Elime katlanmış bir kağıt tutuşturdu. "Hatırlıyor musun bana, Burcu bir işler çeviriyor demiştin. Sürekli gizli gizli hareketleri var, garip davranıyor demiştin. Onu okulda bulacağın saatlerde bir cenazede ağlıyormuş..." "Burcu'nun cenaze ile alakası ne?" Cenaze'nin kime ait olduğunu biliyordum. Yener Fırat'ın karısı ölmüştü. Ama o günden bu yana yıllar geçti. "Cenaze kime ait, biliyor musun?" "Yener Fırat'a aitti. Niye?" Ellerimi saçımdan geçirdim. "Defne direk söyle. Hadi." dedim sabırsızca. "Peki," Geriye yaslandı. "Burcu, Ötüken Dergâhı diye bir yere gidip dini eğitimler alıyormuş. Bir ara biriyle konuşmasına şahit olmuştum ve sormuştum. Cehennnemde sorguya çekilirsem dini bilgim olsun bari diye alaya almıştı. Umursamamıştım. Yanımızda Engin de vardı. O Ötüken Dergâhı'nın başkanı Yener Fırat yani o cenazenin sahibi." "Ne?" "Elindeki mektup bana verdiğin poşetten çıktı. Burcu evli bir adamdan hamile kalmış. Yener Fırat'ın çocuğuna hamileymiş. Adam kandırıp kanına girmiş ve ortada bırakmış. O da çaresiz kalmış." Ayağa kalktı ve omzuna elini koyup hafifçe sıktı. "Sana daha iyi bir haberle gelmek isterdim. Özür dilerim." deyip gitti. Ağlamıştı yine. Elimdeki kağıdın katlarını sessizce açtım ve okumaya başladım. Burcu'nun el yazısıydı bu. Burcu'nun intihar mektubu... Abime... Arhan abim ... Benim canım. Bunu sana yazmamın sebebi vicdan yükü olması değil, bana yapılanı yanlızca sen ödetebilirsin diye. Çok yanlış bir yola düştüm ben abi. Bunu öğrendiğinizde yüzüme bakmayacaktınız biliyorum. Siz hepiniz hep örnek davranışlar sergilediniz. Özellikle de sen. Çok başarılısın abi. İki şirketi birden yönetiyorsun mesela. Babam da başarılı. Annemin her şeyden önce karakteri başarılı. Elif de öyle. Ama ben öyle değilim. Şimdi yazacağım şeyleri okuduktan sonra benden nefret edeceksin, biliyorum ama çok da nefret etme olur mu? Abi ben yanlış bir yola girdim. Başkası aklına girdiler kızın diyebilir. Sen de öyle düşünüyor olabilirsin ama ben her şeyin farkındaydım. Yener Fırat'ın çocuğuna hamileyim ben. Onun karısı öldüğünde beni cenazesinde görmüştün, değil mi? Ben o kadın için ağlamıştım. Ama o adam bana çok masum yaklaşsa da sandığım gibi biri değilmiş. O tarikat ya da Ötüken Dergahı denilen yer öyle sandığınız gibi bir yer değil. İyi şeylere hizmet etmiyor. Bir çok yasa dışı iş çeviriyorlar orada. Sen devlete hizmet eden birisin ama ben sana layık bir kardeş olamadım. Özür dilerim abi. Ne sana layık olabildim ne de anne babama. Benden nefret edeceksin ama olsun. Ben bunların hepsini hak ettim. Kendi başıma getirdim. Sen bana bir sorunun varsa söyle dediğinde söyleseydim böyle olmazdı. Ama diyemedim. Özür dilerim ama benden buraya kadar. Hoşça kal abi. Ailem sana emanet... Burcu Arbay... 28 Kasım... Mektubu daha Kasım ayında yazmıştı. On altı gün önce yazmıştı. Benim kardeşim gözlerim önünde ölüme adım adım yaklaşırken ben hiç bir şey yapmamıştım. Nasıl sorumsuz bir abiydim lan ben!? Fırat Yener... Ölümün elimden olacak. Kız kardeşimin acıyan canı ve duygularına karşılık canını öyle bir yakacağım ki zikrin şaşacak. Adımlarım benden bağımsız ilerledi. Elime gelen ilk kişiyi aradım. "Alo?" Arda'ydı bu. "Arda bana hemen Yener Fırat'ın adresini veriyorsun!" "Ta-Tamam. Hemen atıyorum sana." dedi. Telefonu kapatırken gözlerim dolu doluydu. Kız kardeşimdi lan o kız. Saçını okşayınca bile canı acımasın diye dikkat ederdim ben. Nasıl vicdandı lan bu? Ama ben o vicdanları sikerdim. Arda'nın attığı adrese geldiğimde korumaları gördüm. Kapıyı açın, diyemezdim. Düşman değildik ama dost da değildik. Bir ilişkimiz yokken beni içeri almazlardı. Ama bu günden sonra ezeli düşmanımdı o. İçeri de dalamazdım. Geriye tek çare gizlice girmekti. Sıradan bir insan gibi arabamla ilerledim. İt herif kendini iyi koruyordu ama benden koruyamayacaktı. Bekledim orada. Saatlerce bekledim. Vardiya saati geldiğinde içeri geçtiler. Diğer vardiyalılar gelmeden bahçe duvarını tırmanıp içeri atladım. Bahçedeki bağların arasından geçerken silahımı sıkıca tutuyordum. O itin beynini dağıtacaktım. Silahımı belime yerleştirdim ve eğildim. Kameralara yakalanmak umrumda değildi. Bahçede küçük bir kız çocuğu vardı. Beni fark ederse ses çıkarırdı. Acele ediyordum. Yener Fırat evde bile olmayabilirdi ama acımdan kafamı kullanamıyordum. Diğer bağın arkasına geçtiğimde bir hışırtı sesi çıktı. Sikeyim! Fark edilecektim az daha. Şimdi olmazdı. Şimdi fark edilmemeliydim. Kafamı kaldırdığım anda ensemde hissettiğim ağrı ve baş dönmesi ile sendeledim. "Ne yapacağız bunu?" dedi uzaktan bir ses. "Alalım. Patron gelince karar verir." Gözlerim karardığında çoktan bilincin kapanmıştı bile. Biri ya da birileri enseme vurmuştu ya da bayılmamı sağlayacak bir şey enjekte etmişti. Ölmeyip yaşarsam, şayet yaşarsam o zaman benden korkmaları lazımdı....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD