"Evleniyorum..."

1982 Words
Günler peşi sıra akıp giderken, her gece odama çekildiğimde o kalın kapaklı defteri açtım. İçimdekileri hiç saklamadan, kendimle dertleşir gibi sayfalara döktüm. Ablamın eve geliş gidişleri iyice sıklaşmıştı bu süreçte. Kimseye bir şey anlatmıyordu ama gözlerindeki pırıltı her şeyi ele veriyordu. Aylardır yüzünde, sanki piyangodan büyük ikramiyeyi vurmuş gibi bir sevinç vardı. Nedenini tahmin etmek hiç de zor değildi. Hayalini kurduğu, zenginliğini övdüğü adam sonunda bizimkiyle konuşmaya başlamış olmalıydı. Açıkçası bir defa bile açıp sormadım. Ne gerek vardı ki? Gerçekten o adama mı aşıktı, yoksa banka hesabına mı? Paraya aşık birinin hislerini ciddiye alıp kafamı yoracak değildim. Kendi dertlerim bana yetiyordu zaten. Lisenin bitmesine sadece bir hafta kalmıştı. Yazılılar bittiği için artık kimse okula gitmiyordu, yani benim için sarsıntılı yollar, soğuk sabahlarda durakta beklemeler son bulmuştu. Okul serüvenim tamamen kapanmıştı. Bundan sonra ne yapacaktım? Bu evde, bu baskının altında nasıl nefes alacaktım? Kafamdaki cevapsız sorular zihnimi kemirip duruyordu. "Sonunda kurtuldun okuldan," Nalan odamın kapısını ayağıyla hafifçe ittirip içeri süzüldü, elindeki telefonun ekranından başını kaldırmadan yatağımın ucuna ilişti. "Kurtulmak denirse tabii," masamın üzerindeki kalın test kitaplarını üst üste yığıp tozunu üflerken omuz silktim. "Kızım, senin yerinde olsam çoktan kendime bir yol çizerdim," Nalan sırtını yatağımın başlığına yaslayıp bacak bacak üstüne attı, yüzündeki sinir bozucu gülümsemeyle doğrudan gözlerimin içine baktı. "Böyle sünepe gibi evde oturup babamın ağız kokusunu mu çekeceksin? Hadi bana eli açık ya siz?" "Herkesin senin gibi bir kurtarıcısı olmuyor abla," sözlerimdeki iğneleyici tonu hiç gizlemeden defterlerimi çekmeceye sertçe tıktım. "Malum, hayat kurtarma formüllerimiz biraz farklı." "Kurtarıcı değil tatlım, vizyon," Nalan telefonunu göğsüne bastırıp gözlerini tavana dikti, sanki gelecekteki o lüks konağını şimdiden görüyormuş gibi hülyalı bir tona büründü. "Bir kadın nerede durması gerektiğini bilmeli. Ben o köhne merkezdeki dükkanda ömür çürütecek kız mıyım?" "Değilsin tabii," dolabımın kapağını açıp hırkamı askıya asarken arkamı döndüm. "Sen ancak paranın olduğu yerde çiçek açarsın." "Aynen öyle yapacağım," Nalan yataktan kalkıp üzerindeki saten bluzun kırışıklıklarını düzeltti, kapıya doğru yürürken omzunun üzerinden bana baktı. "Yakında buralardan öyle bir gideceğim ki, hepiniz arkamdan sadece bakacaksınız." "Ne oldu?" masamın kenarına yaslanıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Aylar önce evlenecek diye ağlayacaktın az daha." "Evlenecek demedim, evlendirecekler dedim, zaten doğru dedim," Nalan elindeki telefonu yatağımın üzerine fırlatıp aniden bana doğru adımladı. "Nare..." "Efendim," şüpheyle geriye çekilirken sırtım masanın köşesine çarptı. "Çocukla konuşuyoruz ya, yakında istemeye gelecek," Nalan ellerini heyecanla birbirine kenetleyip gözlerini kocaman açtı. "Cidden mi, bu kadar çabuk mu?" kalbimin atışı bir anda hızlandı. "Yani tanıyor musun onu, gördün mü?" "Görüşmedik hiç ama hep konuştuk," Nalan alt dudağını dişleyip bakışlarını kaçırdı. "Hatta..." "Hatta ne?" heyecanına istemeden ortak olup öne doğru bir adım attım. "Boşver," Nalan elini havada sallayıp sinsi bir tavırla gülümsedi. "Aklıma fesat şeyler geliyor," gözlerimi kısıp ablamın yüzündeki neşeli ifadeyi çözmeye çalıştım. "Yuh saçmalama, görüşmedik diyoruz!" Nalan omzuma hafifçe vurup gözlerini devirdi. "Telefon?" yatağın üzerindeki ekrana işaret parmağımla dokundum. "Ben öyle biri miyim?" Nalan çenesini dikleştirip kendini savunur gibi bir tavır takındı. Öyle birisin diyemedim, sustum. Karşımdaki kızın para için ne kadar ileri gidebileceğini çok iyi biliyordum ama şu an bunu onun yüzüne vurup konuşmayı kesmek istemiyordum. Nasıl olur da yüzünü bile görmediği bir adamla evlenmeyi bu kadar kolay kabul ederdi? İnsan hiç tanımadığı birinin evine, hayatına nasıl böyle gözü kapalı girerdi? "Tamam o zaman, ne zaman gelecekler?" "Haftaya gelecekler," Nalan bluzunun kollarını düzelterek kapıya doğru yöneldi. "Ablaaa, çok hızlı değil mi?" arkasından seslenirken içimdeki huzursuz his her yanımı sarmıştı. "Aman, ne anlarsın sen sünepe!" Nalan odadan çıkıp kapıyı arkasından sertçe kapattı. Duvarlarda yankılanan kapı sesi zihnimde ağır bir uğultu bırakırken yatağın kenarına iliştim. Kendini sadece banknotların parıltısına satmaya bu kadar hevesli bir kızın seçeceği adam da kesinlikle kendisi gibi bencil, gösterişli ama içi boş biridir. Ne bekliyordum ki zaten? Hayatı boyunca hak etmediği her şey ayağına serilen birinden derin bir sevgi beklemek benim aptallığımdı. Odada tek başıma kalıp kendi nefesimi dinlemek içimdeki daralma hissini daha da büyütecekti. Bu yüzden hızla doğruldum, üzerimi düzeltip mutfaktan yayılan un ve taze pişmiş ekmek kokusuna doğru adımladım. Annem, tezgaha yaslanmış, un çuvalından döktüğü beyaz tozun içinde ellerini gezdiriyordu. Yanına gidip sessizce işin bir ucundan tuttum. Tepsideki hamurları nemli bezlerle örterken, annemin yorgunluktan hafifçe kamburlaşmış omuzlarına, parmak uçlarındaki ince çatlaklara baktım. Babamın gözünde hiçbir değeri olmayan biz iki kadın, bu evde sadece sessizce nefes alan ve hizmet eden birer gölgeden ibarettik. Akşam çöktüğünde, büyük tahta masanın etrafında toplandık. Yusuf, tabağındaki yemeği iştahla kaşıklarken, babam masanın baş köşesinde oturuyordu. Bakışları masadaki her harekette geziniyor ama sıra bana geldiğinde sanki orada boş bir sandalye varmış gibi doğrudan geçip gidiyordu. "Baba," Nalan, önündeki çorba kasesini hafifçe kenara itip ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Yüzündeki son derece masum, babasının sevgisini kazanmayı çok iyi bilen cici kız ifadesi gelmişti. "Haftaya buraya birileri gelmek istiyor." Babam, elindeki ekmek dilimini masaya bırakıp bakışlarını Nalan’a çevirdi. "Kimmiş gelenler, neyin nesiymiş?" Babam, sandalyesinde hafifçe öne doğru eğildi. Yüzünde uzun zamandır görmediğim, sevecen gülümseme belirdi. "Karahanlar," Nalan, gözlerini hafifçe kaçırıp utangaç bir tavır takınarak saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. "İsmail Karahan’ın oğlu Yaman... Benimle evlenmek istiyor." Karahanlar... Merkezdeki o kocaman taş konağın sahibi, Nevşehir’in en zengin, en çok lafı geçen ailesi. Babamın gözleri parladı, dudaklarının kenarındaki gururlu gülümseme daha da genişledi. "Gelsinler tabii, başımızın üstünde yerleri var," Babam, elini uzatıp Nalan’ın yanağını şefkatle okşadı, saçlarını sevdi. Bu evde bir gün bile benim saçlarıma dokunmayan, bana sadece vuran sert eller, ablamın üzerinde adeta bir pamuk gibi yumuşuyordu. "Benim güzel kızıma da böylesi yakışır zaten." Göğsümün tam ortasına inen darbenin acısıyla tabağımdaki yemeğe baktım. Çatalı sıkıca kavrayan parmaklarımın titremesini gizlemek için ellerimi masanın altına çektim. Neden ben? Ben bu okulun en başarılı öğrencisiyken, geleceğe dair hayallerim varken yüzüme bile bakmayan bu adam, ablamın sırf zengin bir aileye gelin gidiyor oluşuyla nasıl bu kadar gururlanabiliordu? "Senin gibi asil, terbiyeli bir kızı kim istemez," Babam, tabağındaki en iyi et parçasını çatalıyla alıp ablamın önüne bıraktı. Bana bir kez olsun göstermediği sevgisini, gözümün içine soka soka, beni masada tamamen yok sayarak yapıyordu. "Hemen hazırlıklara başlayın. Karahanlar’a yakışır bir karşılama olacak." Annem sessizce başını sallayıp tabağına döndü. Onun bu çaresiz kabullenişi içimi daha da acıttı. Kendimi bu masada, bu evde o kadar fazlalık, o kadar değersiz hissediyordum ki, kalbimin göğüs kafesimi yırtacakmış gibi atışını durduramıyordum. Sırtımı dik tutmaya çalıştım, gözlerimin dolmasına izin vermedim. Eğer şimdi ağlarsam, babamın karşısında yenilmişliği kabul etmiş olurdum. Dudaklarımı birbirine bastırıp sessizce sıramı bekledim. "Baba," Söze girmemle babamın yüzündeki sevecen ifade bir anda dağıldı. Bakışlarındaki sorgulayıcı ifade doğrudan üzerime kilitlendi. "Ben... Ben de bir şey söylemek istiyorum." Babam ne diye sormadı, sadece elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp arkasına yaslandı. O ezici sessizlik her yanımı sardı. "Ben... Okumak istiyorum." Sınav sonuçlarımın geleceğini, bu evden gitmesem bile en azından geleceğimi kurtarmak istediğimi anlatmak için dudaklarımı aralamıştım ki masaya inen darbe sözlerimi boğazıma tıkadı. Büyük tahta masanın üzerindeki tabaklar sarsıntıyla titredi. Annem korkuyla yerinde sıçrarken, ben de o gürültünün etkisiyle geriye doğru çekildim. "Okul mevzusu bitti demedim mi ben!" Babam oturduğu yerde öne doğru eğildi, alnındaki damarlar belirginleşmişti. "Ne bu ısrar?" "Baba, ne olursun yalvarırım okumak istiyorum," Avuçlarımın içindeki soğuk teri pantolonuma silerek gözlerinin içine baktım. "Buradaki üniversiteye giderim, uzağa gitmem ki. Evden ayrılmam." "Nare," Annemin titreyen, uyarı dolu sesi masanın ucundan ulaştı kulağıma ama dönüp bakmadım. Eğer şimdi vazgeçersem, bir daha asla bu kapıdan dışarı adım atamayacaktım. "Okul falan yok! Kır dizini, evinde otur!" Babam elindeki bardağı masaya vurur gibi bıraktı. "Neden baba?" Yerimden öyle büyük bir hırsla fırladım ki, arkamdaki ahşap sandalye büyük bir gürültüyle taşa çakıldı. Göğsüm hızla inip kalkarken, içimdeki tüm birikmiş haksızlığı sesime yansıdı. "Ablam dizini kırıp oturdu mu ki ben oturayım? Kızın değil miyim baba? Ha, değil miyim? Neyim eksik benim ondan? Ondan çok daha zekiyim, derslerim çok daha iyi. Öğretmenlerim tıp bile kazanabileceğimi söylüyor. Neden ya, neden?" Gözümün önünde sadece karanlık bir kavis belirdi. Sol yanağıma inen sert, yakıcı tokatla birlikte dengemi tamamen kaybettim. Az önce yere düşen sandalyenin sert ahşap köşesine yüzüstü çakıldım. Dudağım tahtanın sivri kenarına çarptığında, keskin sızı saniyeler içinde tüm hücrelerime dağıldı. Ağzımın içine dolan sıcak, kan tadıyla gözlerimi sıktım. "Okul yok lan sana!" Babam başımda dikilmiş, öfkeden soluyarak parmağını yerdeki bana doğru sallıyordu. "Adamı dinden imandan çıkarmayın! Bu kızı hep sen böyle şımarttın Fatma! Nedir senin bu ablanı çekemezliğin?" "Baba sakin ol, tansiyonun çıkacak yine." Ablam hızla yerinden kalkıp babamın koluna yapıştı, onu masaya doğru çekmeye çalışırken göz ucuyla bana kibirli, zafer kazanmış bakışlarından birini fırlattı. "Babam haklı Nare. Otur annene yardım et, yazık kadıncağız tüm gün tek başına didiniyor. Okul falan boş iş ablacım." "Boşsa sen ne diye okudun ha?" Yerden destek alıp doğrulmaya çalışırken dudağımdan süzülen kanı elimin tersiyle sildim. Canımın acısı umrumda değildi; içimdeki adaletsizlik duygusu beni diri tutuyordu. "Bak hala cevap veriyor!" Babam ablamın kollarından sıyrılmak için hamle yaptı ama ablam onu sıkıca tutmaya devam etti. Beni korumak için değil, babamın gözündeki "uysal, akıllı evlat" rolünü kaybetmemek için yapıyordu bunu. "Benim annem yoktu," Ablam başını hafifçe yana eğip saçlarını omzunun arkasına savurdu, yapmacık şefkati beni kusma noktasına getirdi. "Annemin ölümünden sonra buralar bana iyi gelmedi, gitmek zorundaydım. Ama senin durumun farklı. Bak annen yanında, onunla vakit geçir. Hem zamanı gelince hayırlı bir görücü çıkar, evlenir gidersin." Ağzımın içine sızan sıcak, kan tadı genzimi yakarken, gözyaşlarım yanaklarımdaki sıyrıklara değip ince ince sızlatıyordu tenimi. Ablamla hiçbir zaman gerçek kız kardeşler olamamıştık. Yine de yanıma gelip dertlerini anlattığında, aramızdaki tüm duvarlara rağmen ablamı can kulağıyla dinlerdim. Annelerimiz farklı olabilirdi ama ablamdı işte. İçimde bir yerlerde, tüm kötülüklerine rağmen ablama duyduğum çocuksu sevgi kırıntısı canımı her şeyden çok yakıyordu. Neden ablam da bana birazcık olsun merhamet etmiyordu? Neden benim canımın yanmasından bu kadar büyük bir zevk alıyordu? Bakışlarımı yerden kaldırıp gözyaşlarımı elimin tersiyle hırsla sildim. Masa da korkuyla bize bakan Yusuf’u gördüğümde içim ezildi. On üç yaşındaki masum kardeşimizi kendi cehennemimize ortak etmeye, Yusuf'u bu korkuyla titretmeye hiçbirimizin hakkı yoktu. "Ölürüm de sizin seçtiğiniz biriyle evlenmem," Yerden destek alarak ayağa kalktım. Başım deli gibi dönüyordu, kulaklarımda uğultulu bir rüzgar esiyor gibiydi. "Madem okutmayacaksın, bekle ve gör nasıl da sana bu evi dar ediyorum baba. Sana çok istediğin huzuru haram etmezsem Nare değilim." Hüseyin Şahin, alnındaki damarlar patlayacak gibi şişmiş halde üzerime doğru bir hamle daha yaptı ancak annem bu kez şaşırtıcı bir cesaretle araya girip kollarını babamın göğsüne siper etti. Ablama döndüm. Kırgınlığım, yerini her yanımı saran yakıcı bir nefrete bırakırken doğrudan gözlerinin içine baktım. "Dilerim ki mutlu olmazsın. Hayalini kurduğun adamla sana dair bir gelecek olmaz. İnşallah gün yüzü görmezsin." "Ablacım neden böyle yapıyorsun?" Nalan ellerini şaşkınlıkla iki yana açıp yüzüne mağdur maskesini yerleştirdi. "Neden diye soruyor musun bir de?" Adımlarım babama aldırmadan ablamın tam karşısına kadar uzandı. "Kardeşinim ben senin! Kendimi bildim bileli babam bana karşı dolduruyorsun. Bana dair hiçbir zaman iyi bir şey istemedin. Kendi yaptığın tüm pislikleri üstüme attın. Kaç defa senin yüzünden bu evde dayak yedim ben, kaç defa?" "Çenene sahip çıksaydın da yemeseydin!" Babam annemin kollarından sıyrılmak için debelenirken yüzündeki damarlar iyice kabarmıştı. "Saygısız köpek! Bir de karşıma geçmiş ablanı mı suçluyorsun?" "Saygıyı hak ediyor mu?" Göğsüm hızla inip kalkarken kahkahama engel olamadım. "İki yüzlü, karaktersiz kızın aynı sana çekmiş Hüseyin Şahin! Kopyanı yapmışsın işte, şeytanın yavrusu. Bu saatten sonra ne senin gibi bir ablam var, ne de senin gibi bir babam." "Geberteceğim seni!" Babam annemi sertçe yana doğru itip üzerime yürüdü. "Benden önce o melek yüzlü kızını gebert o zaman!" Geri adım atmadım. Yüzümdeki kanı umursamadan ablamın üzerine doğru adımladım. "Merkezde sürtmediği, peşinden koşmadığı zengin piçi kalmamış. Kulağıma gelmiyor mu sanıyorsun Nalan efendi? Okulda az duymadım maceralarını. Milletin diline sakız olmuşsun. Bir dahakine karşıma geçip namus dersi vermeden önce kirli geçmişini temizle. İstediğin kadar gizli kapaklı iş çevir, her pislik elbet bir gün ortaya çıkar." "BABAAA!" Nalan hıçkırıklar içinde dizlerinin üzerine çöküp yüzünü elleriyle kapattı. Gözlerinden tek bir damla yaş süzülmüyordu ama parmaklarının arasından çıkardığı sahte inleme babamın öfkesini körüklemeye yetti. "Nasıl iftira atıyor bana, nasıl böyle iğrenç şeyler uyduruyor!" Hüseyin Şahin’in gözü tamamen dönmüştü. Saçlarıma dolanan sert, nasırlı el beni kapının dışına, fırlattığında acı sırtımdan aşağı bir yıldırım gibi indi. Babamın öfkeden köpüren sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Defol git bu evden! Diğer köye, anneannenin yanına gidiyorsun! Bir daha bu kapıdan adımını atarsan, yemin olsun kendi ellerimle boğarım seni!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD