YENİ EV

2206 Words
Ertesi sabah Lal herkesten önce uyandı. Pencereden süzülen gün ışığı odanın içine sessizce yayılıyordu. Yatağın diğer tarafında Kuzey, peluş ayısına sarılmış derin uykudaydı. Kapıyı hafifçe araladığında salondaki kanepede uyuyan Seren'i gördü. Dün gece yaşananlardan sonra ikisi de yorgun düşmüştü. Lal sessizce mutfağa geçti. Bir fincan kahve hazırlayıp pencerenin önüne oturdu. Dün gece yaşananlar gözünün önünden gitmiyordu. Demirkan... Onun soğuk bakışları... "Adını bile hatırlamıyorum." İçini yeniden aynı acı kapladı. Başını iki yana salladı. Hayır, artık geçmişi düşünmeyecekti. Kuzey için güçlü olmak zorundaydı. Eski defterler bir daha açılmayacaktı, en azından kendi kendine böyle söz vermişti. Saat sekize doğru Seren uyandı. Saçları dağılmış, gözleri hâlâ uykuluydu. "Günaydın, nihayet insan gibi bir sabah oldu." "Günaydın. Kahve yaptım, gel soğumadan iç." Lal pencere kenarından gülümsedi. "Bugün taşınıyoruz Seren. Artık oyalanmanın anlamı yok." Seren esneyerek ayağa kalktı ve omuzlarını gerdi. "Önce sağlam bir kahvaltı yapalım, sonra o kutularla savaşırız. Aç karnına taşınmak yorar insanı." Bir saat sonra ikili kutuları toplamaya başlamıştı. Kuzey ise oyuncak arabalarını büyük bir karton kutuya tek tek yerleştiriyor, her arabayı dikkatle sıralıyordu. "Anne, bunu da götürüyoruz değil mi? Bunu bırakırsak çok üzülürüm." "Tabii ki götürüyoruz bebeğim. En sevdiğin arabanı burada bırakır mıyım hiç." Öğlene doğru küçük kamyonet bütün eşyaları yeni eve taşıdı. Daire düşündüğünden de güzeldi. Eskiydi ama duvarları sıcaktı, pencerelerinden içeri dolan ışık evi olduğundan büyük gösteriyordu. İlk kez gerçekten kendilerine ait bir yuvaları olacaktı. Kutuları içeri yerleştirdikten sonra saatine baktı ve telaşla çantasını kaptı. "Ben işe geç kalıyorum, toplantım var. Yetişmem lazım yoksa patronun yüzünü görmek istemem." Seren gülümsedi ve elindeki bant rulosunu bıraktı. "Git sen. Ben yerleştiririm burayı. Zaten boş boş oturmak yerine bir işe yarayayım." "Emin misin? Tek başına çok işin var." "Lal, merak etme. Git işine. Akşama burayı tanıyamazsın bile." Şirkette gün beklediğinden çok daha yoğundu. Toplantılar, dosyalar, telefonlar birbirini kovaladı ve saatin nasıl geçtiğini anlamadı. Akşam olduğunda dışarı çıktığında gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplanmıştı. İlk damla omzuna düştü, ardından ikinci, sonra sağanak başladı. Lal koşarak otobüs durağına sığındı. Durakta bekleyen onlarca insan vardı ve herkesin yüzünde aynı bezgin ifade vardı. Telefonundan otobüs saatlerine baktı. On beş dakika, yirmi dakika, yarım saat... Beklemek can sıkıcıydı. Derken siyah bir araç önünde durdu. Cam yavaşça açıldı ve tanıdık bir ses duyuldu. "Lal, bu yağmurda otobüs beklemek işkence olur." Kaan Arkan'dı. "Bin hadi, ıslanmadan eve bırakayım seni." Lal başını iki yana salladı. "Teşekkür ederim Kaan Bey ama otobüsü bekleyeceğim. Sizi de yolunuzdan alıkoymak istemem." Kaan dışarıdaki yağmura baktı ve kaşlarını çattı. "Bu havada otobüs mü beklenir? Gerçekten gerek yok, ısrar ediyorum." Tam o sırada gök gürledi. Lal istemsizce irkildi ve omuzlarını sıktı. Kaan hafifçe gülümsedi. "İnat etmeyi bırak artık. Birkaç dakika içinde sırılsıklam olacaksın." Lal birkaç saniye düşündü. Ayakları çoktan ıslanmaya başlamıştı. Sonunda pes etti. "Teşekkür ederim." Arabaya bindiğinde montundan damlayan sular koltuğu ıslatmıştı. "Özür dilerim, koltuğunuzu mahvettim galiba." "Önemli değil Lal. Su kurur, sen üşütme yeter." Araç sessizce yola koyuldu. Birkaç dakika sonra Kaan dikiz aynasından ona baktı. "Seni nereye bırakacağım peki? Adresi söylersen direkt oraya geçerim." "Bir arkadaşımın evine. Bugün yeni bir ev tuttum aslında ama eşyalar taşınacak." "Taşındın mı yani? Bu kadar hızlı mı oldu her şey." "Evet, bugün yeni bir ev tuttum. Küçük ama bize yeter." Kaan kısa bir bakış attı. "Yorucu olmalı. Hem çalış hem ev taşı hem de çocukla ilgilen." Lal hafifçe gülümsedi. "Biraz yorucu evet. " "Çocuğuna bakan insanlar genelde kendilerini hep en sona atıyor." Bu cümle Lal'ın içine dokundu. Belki de haklıydı. Son zamanlarda aynaya bakacak vakti bile olmamıştı. Araç apartmanın önünde durdu. "Teşekkür ederim Kaan Bey, gerçekten çok yardımcı oldunuz." "Rica ederim. Kendine dikkat et. Yarın görüşürüz." Kapıyı Seren açtı ve karşısında ıslanmış Lal'i görünce şaşırdı. "Lal, resmen sırılsıklam olmuşsun. Dışarıda tufan mı vardı?" Lal montunu çıkarırken gülümsedi. "Yağmura yakalandım. Kaan Bey sağ olsun bırakıverdi." Seren başını iki yana salladı ve onu içeri çekti. "Bugün hiçbir yere taşınmıyorsunuz. Eşyalar bekleyebilir." "Ama eşyalar kapının önünde..." "İtiraz yok dedim. Sıcak bir duş al, sonra oturup çay içeriz. Yarın hallederiz her şeyi." Lal sonunda kabul etti. Belki de gerçekten dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bu kadar koşturmanın arasında durmak iyi gelecekti. --- Ertesi sabah mutfaktan gelen mis gibi tost kokusuyla uyandı. Mide gurultusu sabahın ilk habercisiydi. "Günaydın, uykucu." Seren tezgâhın başında kahvaltıyı hazırlıyordu. "Günaydın. Bu koku ne, cennetten mi getiriyorsun tostları?" Kuzey masaya oturmuş reçelli ekmeğini keyifle yiyordu. "Anne, bugün yeni evimize gidiyoruz değil mi? Söz vermiştin." Lal gülümsedi ve oğlunun karşısına oturdu. "Evet bebeğim. Bugün gidiyoruz. Yeni evimiz bizi bekliyor." Kahvaltının ardından kutuları tekrar arabaya yüklediler. Yarım saat sonra yeni evlerinin kapısını açtılar. Lal anahtarı çevirdiği anda kaşları çatıldı. "Bu da ne? Kapıdan su mu sızmış böyle?" Gece boyunca yağan şiddetli yağmur, pencerenin altından içeri sızmıştı. Salonun zemini ince bir su tabakasıyla kaplanmıştı ve parkeler parlıyordu. Kuzey şaşkınlıkla etrafa baktı ve ayakkabısının ucuyla suya dokundu. "Anne, evin içine yağmur mu yağdı? Çatı mı akıyor yoksa?" Lal derin bir nefes aldı. Tam yeni bir başlangıç yaptığını düşünürken hayat yine küçük bir engel çıkarmıştı. "Demek ki pencereler iyi kapanmıyormuş. Halledeceğiz bebeğim, sorun değil." Seren kollarını sıvadı ve bezleri eline aldı. "Tamam, panik yok. Önce temizlik yaparız, sonra yerleşiriz. Bu kadar su bizi yıldırmaz." Lal gülümsedi ve rahatladı. "İyi ki varsın Seren. Tek başıma altından kalkamazdım herhalde." Seren omzuna hafifçe vurdu ve işe koyuldu. "Konuşmayı bırak artık. Hadi, şu evi birlikte yaşanacak hâle getirelim. Yeni başlangıcımız sudan da olsa olsun." Evin son köşesini de temizlediklerinde güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Pencereden içeri giren turuncu ışık, tertemiz salonun duvarlarına vuruyordu. Yorgunluk bedenlerinin her yerine işlemişti ama ev artık yaşanacak gibi görünüyordu. Lal belini tutup derin bir nefes verdi. "Nihayet bitti. Şu an bir haftalık uykuyu hak ettim." Seren gülümseyerek elindeki bezi lavaboya bıraktı ve ellerini kuruladı. "Şimdi sıra en önemli işte. Bütün bu temizliğin ödülünü almamız lazım." Lal kaşını kaldırdı ve merakla ona baktı. "O da neymiş bakalım? Sürpriz mi hazırladın yoksa?" "Yemek." Seren karnını tutarak güldü. "Midem temizlikten daha çok bağırıyor artık." Tam o sırada Kuzey odasından koşarak çıktı. Yanakları kıpkırmızıydı ve saçları dağılmıştı. "Ben çok acıktım! Mutfaktan koku gelmiyor mu hiç?" Lal gülerek oğlunu kucağına aldı ve havaya kaldırdı. "Ne yemek istersin bakalım minik şefim? Bugün sen seç." Kuzey hiç düşünmeden cevap verdi ve parmağını salladı. "Makarna! Soslu makarna istiyorum. Bol domatesli olsun." Seren kahkaha attı. "Tam bir klasik. Çocuk dediğin makarnadan vazgeçmez zaten." Lal çantasını aldı ve kapıya yöneldi. "O zaman markete gidiyoruz. Hem malzemeleri alırız hem de biraz hava alırız." --- Mahalledeki küçük markete yürürlerken Kuzey, annesiyle Seren'in arasında zıplaya zıplaya ilerliyordu. Elinde küçük alışveriş sepetini taşımakta ısrar etmişti ve sepeti yere değdirmeden götürmeye çalışıyordu. Markete girer girmez doğruca makarna reyonuna koştu ve rafları karıştırmaya başladı. "Anne, burada! En sevdiğimden kalmış. Hemen alalım." Lal gülümseyerek raftan bir paket aldı ve sepete koydu. "Başka ne lazım bize? Listeyi sen yap bakalım." "Domates almalıyız, sos için. Bir de yumurta bitmişti galiba." "Peynir de alalım. Rendelenmiş olanı daha pratik olur." Kuzey dikkatle hepsini sepete yerleştirdi. Kasaya doğru yürürlerken Seren eğilip onun seviyesine geldi. "Kreşte bugün nasıldı peki? Yeni bir şey öğrendiniz mi?" Kuzey omuz silkti ve mahcupça gülümsedi. "Güzeldi. Resim yaptık, biraz da oyun oynadık." "Öğretmenin seni yine övdü mü yoksa yaramazlık mı yaptın?" Küçük çocuk utanarak başını eğdi ve parmaklarıyla oynadı. "Biraz övdü. Çok konuşmadım bugün." Lal gülümsedi ve oğlunun saçlarını okşadı. "Öğretmenin geçen hafta ne demişti biliyor musun Seren? Anlat bakalım oğlum." Seren başını salladı ve merakla dinledi. "'Kuzey çok kibar bir çocuk. Oyuncaklarını paylaşmayı biliyor. Sınıfta kimseyi kırmıyor. Herkes onu seviyor' demiş." Kuzey kulaklarına kadar kızardı ve yüzünü saklamaya çalıştı. "Anne, neden şimdi söylüyorsun bunları?" "Ama doğru söylüyor öğretmenin. Sen gerçekten öylesin." Seren de gülümsedi ve alnından öptü. "Bir de çok akıllısın. Harfleri çoğu arkadaşından önce öğrendin. Öğretmenin bundan da bahsetti." Kuzey sessizce gülümsedi ve utangaçça başını salladı. --- Eve döndüklerinde mutfak kısa sürede mis gibi domates kokmaya başladı. Lal domatesleri doğrarken Kuzey küçük bir sandalyeye çıkmış, mantarları büyük bir özenle yıkıyordu. "Ben de yardım ediyorum anne. Gördün mü, hiç etrafa su sıçratmadım." "Biliyorum bebeğim." Lal saçlarını okşadı ve yanağına bir öpücük kondurdu. "En büyük yardımcım sensin. Sensiz bu işler hiç yürümez." Seren makarnayı tencereye bıraktı ve kaynayan suya baktı. "Şef Kuzey, tuzu sen atar mısın? Ölçüyü sen ayarlamalısın." Kuzey büyük bir ciddiyetle tuzluğu eline aldı ve yavaşça döktü. "Hazır. Bence tam kararında oldu." Üçü birlikte yemek hazırlarken mutfak kahkahalarla doldu. Uzun zaman sonra Lal kendini gerçekten huzurlu hissediyordu. Sanki bütün dertleri o an için susmuştu. --- Akşam yemeğini balkonda yediler. Hafif esen rüzgâr sıcak yaz akşamını daha da güzelleştiriyordu. Kuzey karnını doyurur doyurmaz oyuncak arabalarını alıp salona geçti ve hemen yerde pist kurmaya başladı. Lal ve Seren ise çaylarını alıp balkonda kaldılar. Bir süre sessizce manzarayı izlediler. Tam o sırada aşağıdan çocuk sesleri yükseldi. Mahallenin çocukları sokakta top oynuyordu ve kahkahaları yukarı kadar geliyordu. Lal balkondan aşağı baktı. Sonra içeri seslendi. "Kuzey, bir dakika buraya gelir misin oğlum?" Küçük çocuk elinde arabasıyla geldi ve kapıdan başını uzattı. "Efendim anne? Bir şey mi oldu?" "İstersen aşağı inip arkadaşlarınla oynayabilirsin. Hava çok güzel, biraz koşarsın." Kuzey aşağı baktı. Çocukları izledi. Sonra başını iki yana salladı. "Hayır anne, istemiyorum." "Neden peki? Canın sıkılmaz mı tek başına?" "İstemiyorum işte. Yukarıda daha iyiyim." "Arkadaşın yok mu senin? Kimseyle oynamak istemiyor musun?" Kuzey birkaç saniye düşündü ve arabasını elinde çevirdi. "Var. Öğretmenim çocukların beni sevdiğini söylüyor. Ben de onları seviyorum. Ama..." Lal dizlerinin üzerine çöktü ve oğlunun göz hizasına geldi. "Ama ne bebeğim? Neden gitmek istemiyorsun?" "Sadece bazen yalnız kalmayı seviyorum. Herkesle konuşmak zorunda değilim." Bu sözler Lal'ın kalbine dokundu. İçinden geçen düşünceyi susturamadı. Daha beş yaşında bir çocuk yalnız kalmayı bu kadar sevmemeliydi. Oğlunun yanağını okşadı. "Biliyorum bebeğim. Seni anlıyorum. Ama arkadaşların da olmalı. İnsan bazen paylaşmak ister." Kuzey usulca başını salladı. "Biliyorum anne. Deneyeceğim söz. Fakat her zaman oyun oynamak zorunda değilim, değil mi?" Lal gülümsedi ve içini rahatlattı. "Hayır bebeğim. Değilsin. Ne zaman istersen o zaman oynarsın." Küçük eli avucunun içine aldı ve sıktı. "Hadi gel. Biraz daha balkonda oturalım seninle." Kuzey başını annesinin omzuna yasladı. Lal saçlarını okşarken uzaklara daldı. Kuzey her zaman diğer çocuklardan farklıydı. Sessizdi, sakindi. Kalabalık yerine kitapları ve oyuncak arabalarını tercih ediyordu. Öğretmenleri onu çok seviyordu. Hiç yaramazlık yapmaz, kimseyi üzmezdi. Ama yine de içine kapanıklığı Lal'ı düşündürüyordu. Belki büyüdükçe değişirdi. Belki bir gün hayatına onu kahkahalarla güldürecek, peşinden koşturacak insanlar girerdi. Lal'ın tek istediği, oğlunun mutlu olmasıydı. Ve bunun için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. DEMİRKAN’IN BAKIŞ AÇISI İstanbul trafiği yine her zamanki gibi durmuştu. Direksiyonun başında parmaklarımı ritmik şekilde direksiyona vuruyordum. Kırmızı ışık bir türlü yeşile dönmüyor, önümde uzanan araç kuyruğu sinirlerimi yavaş yavaş tüketiyordu. Tam o sırada radyoda tanıdık bir melodi çalmaya başladı. Nefesim kesildi. Bu... Bizim şarkımızdı. Beş yıl önce Ankara'nın dar sokaklarında, eski arabamın bozuk hoparlörlerinden defalarca dinlediğimiz şarkıydı. Lal her nakarat geldiğinde bana dönüp gülümserdi ve gözlerimin içine bakarak konuşurdu. Şarkının sözlerini artık ezbere biliyordum. Ama yıllardır ilk defa dikkatimi sözleri değil, melodisi çekmişti. Gözlerimi kapattım. Ve onu gördüm. Kahverengi saçları omzuna dökülüyordu. Kahve gözleri bana bakarken hep aynı sıcaklıkta gülümsüyordu. "Demirkann..." Sesi hâlâ zihnimde capcanlıydı. Sanki yan koltukta oturuyordu. Korna sesleriyle irkilerek gözlerimi açtım. Arkamdaki araç öfkeyle kornaya basıyordu. Işık yeşile dönmüştü. Derin bir nefes alıp gaza bastım ve direksiyonu sıkıca kavradım. Ne zamandır farkında değildim bilmiyorum ama elim direksiyonu otomatik olarak çevirmişti. Kendime geldiğimde arabam Vardar Holding'e değil... Arkan Holding'in önündeydim. Kaşlarımı çattım ve dikiz aynasından kendime baktım. "Neden buradayım ben? Ne işim var burada?" İçimde açıklayamadığım bir his vardı. Sanki gitmem gerekiyordu. Sanki biri beni buraya çağırıyordu. Tam geri vitese takıp uzaklaşacaktım ki şirketin döner kapısından iki kişi çıktı. İlk gördüğüm kişi Kaan Arkan'dı. Hemen yanında... Lal vardı. Kalbim göğsüme sertçe çarptı. Bir an nefes almayı unuttum. Beş yıl geçmişti ama onu tanımamak mümkün değildi. Saçlarını toplamıştı. Üzerinde sade ama zarif bir takım vardı. Yüzü eskisine göre biraz daha olgundu. Omuzlarında taşıdığı yorgunluk belliydi. Ama gülümseyişi... Hiç değişmemişti. Aynı gülüş, aynı sıcaklık. Kaan onun için arabanın kapısını açtı ve kibarca eğildi. İçimde yükselen öfke mantığımın önüne geçti. Kimdi bu adam? Neden onun kapısını açıyordu? Gaz pedalına istemsizce biraz fazla bastım. Araba hızla öne atıldı. Son anda frene asıldım. Lastikler asfaltı çığlık attıracak kadar sert durdu. Bir metre daha gitsem... Kaan'ın arabasına çarpacaktım. "Lan!" Direksiyona yumruğumu indirdim ve başımı direksiyona yasladım. Kendime ne oluyordu? Beş yıldır tek bir kadına bakmamıştım. Çünkü aklımda hep aynı kadın vardı. Başka kimseye yer yoktu. Şimdi onu başka bir adamın arabasında görünce... İçimde kontrol edemediğim bir öfke büyüyordu. Kıskançlık mıydı bu, yoksa beş yıllık hasretin patlaması mıydı bilmiyordum. Arabaları hareket etti. Ben ise olduğum yerde kaldım. Yine geç kalmıştım. Her zamanki gibi, beş yıl önce olduğu gibi... --- O gece yine aynı rüyayı gördüm. Her gece gördüğüm... Ve her sabah nefes nefese uyandığım o lanet rüya. Yıllardır peşimi bırakmıyordu. Ankara'ydı. Küçük evimiz. Duvarları rutubetli ama içi sıcaktı. Lal karşımda duruyordu. Gözleri doluydu ama sesi kararlıydı. Kaçmak ister gibi duruyordu kapının önünde. "Ben artık böyle yaşamak istemiyorum Demirkan." Kalbim sıkışıyordu. Boğazıma bir yumru oturdu. "Bunu neden söylüyorsun bana şimdi? Ne değişti?" "Çünkü..." Başını eğdi ve gözlerimi görmedi. "Ben zengin biriyle evlenmek istiyorum. Benim hayalim bu." O cümle... Beş yıldır beynimin içinde yankılanıyordu. Her gece, her sabah. Rüyamda yine aynı şeyi yaptım. Hiçbir şey söylemedim. Gururum buna izin vermedi. Sadece arkamı döndüm. Ve gittim. Tam kapıyı kapatırken arkamdan adımı haykırdı, sesi boğazımda kaldı. "Demirkan! Gitme!" Uyandım. Nefes nefeseydim. Alnımdan ter damlıyordu. Yıllardır bu rüya peşimi bırakmamıştı. Ama uzun zamandır görmüyordum. Sanıyordum ki unutuyorum. Şimdi neden geri dönmüştü? Çünkü Lal geri dönmüştü. Çünkü o hâlâ buradaydı. --- .
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD