
Tapu memuru kâğıdı önüme itti.
“İmza buraya.”
Ev satılıyordu.
Annemin mutfağı, babamın akşamları oturduğu koltuk… Hepsi şimdi bir başkasına ait olacaktı.
Kardeşimin kumar borcu o masanın üzerinde rakama dönüşmüştü.
Kalemi elime aldım. Titremedim.
On iki yaşımda titremeyi bırakmıştım zaten.
Noterden çıktım. Hava kapalıydı. Bir an durdum, başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım.
Gülümsedim. O bildiğim, sinirli gülüşle:
“Sevmeyecektin madem… niye yarattın ya?”
Cevap gelmedi. Beklemiyordum da zaten.
Çantamı omzuma taktım.
Ev bitti.
Sıra Trabzon’daydı.
…
Gözüm gecenin karanlığında farların aydınlattığı yolda takılıydı.
Arkada çalan kısık sesli bir şarkıda film sahneleri geçiyordu gözümden.
Işıl ışıl bir hayatım olamaz mıydı?
Zor zamanımda annemin dizlerine başımı koyup “Babam halleder” diyebilseydim… Olmaz mıydı ya?
Hep mi ben tek başıma mücadele etmek zorundayım? Bir kere de bana her şeyi altın tepside sunmayacaklar mı?
Gözlerim yolda, aklımda kaderime isyan metinleri sıralanırken o sessizlikte Yasir’in sesi çıktı; kısık, ürkek ve kırgın:
“Abla? Kızgınsın dimi… bana… hâlâ?”
Gözlerimi yoldan çevirmedim.
Bezgin, yorgun bir nefes çıktı dudaklarımdan.
“Yoo… Sana kızgın değilim,” dedim sakin bir sesle.
Sesi hafifçe titredi.
“Benim yüzümden… hayatın… alt üst oldu,” dedi.
Boğazımdan acı bir gülümseme çıktı.
“Yani diyorsun ki… mükemmel hayatımız bozuldu, öyle mi?”
“Abla… ben özür dilerim… benim yüzümden… babamlardan bize kalan tek hatıra şeyi… sattın… affet beni,” dedi.
Titreyen sesi, ağlamasını tutmaya çalışırken boğuluyordu.
O an gözlerim kardeşim Yasir’e döndü.
Annemlerden kalan tek bir gerçek hatıram:
“Son değil… merak etme… bir sonraki hatanda da onu satacağım. Gerçi o pek para etmez ama… neyse.”
Anlamaz gözlerle baktı: “Ney o abla son şey?”
Gülümsedim, net bir şekilde: “Sen… yani böyle para etmezsin. O yüzden organlarını falan satarım muhtemelen.”
“Yaaa ablaa!” dedi, ağlamaklı sesiyle gülerek.
“Ne kadar özür dilesem… biliyorum düzelmeyecek… ama söz veriyorum… bir daha böyle hatalar yapmayacağım,” dedi kendinden emin bir şekilde.
“Yapamazsın zaten… o lüksümüz yok,” dedim acı bir tebessümle.
“Dedemizin Trabzon’daki evi para etmez biliyorsun… Arabamı da satarsam işe gidip gelemem… Bence bu sene üniversite işini çöz; adam gibi bir yer kazan… bitsin bu çilemiz.”
“Söz!” dedi, acı bir tebessümle.
“Gece gündüz ders çalışacağım, abla… inan bana.”
Sustum. Sadece onayladığımı belli edecek şekilde başımı salladım.
…
Sabahın erken saatlerinde vardık Sürmene’ye. Camı hafifçe açtım, dağlardan gelen o ferah koku arabaya doldu.
Serindi. Mayıs ayında bile bu kadar serin olması şaşırtmıştı beni.
Albümler arasında Sürmene’de dedemin omuzlarında çekilmiş bir fotoğrafım vardı; iki, bilemedin üç yaşlarındaymışım. Sürmene’yle ilgili tek anım bu. Başka yok.
Arabayı navigasyonun seslerini takip ederek sürdüm, sahil yolundan sola saptım. Bir süre sonra, navigasyondaki sağ-sol seslerinin ardından: “Hedefiniz soldadır,” dedi.
Frene bastım, camı indirdim. Karşımdaki manzara karşısında irkildim.
Evin bahçesi boy boy otlarla, dikenlerle kaplıydı. Sarmaşıklar, evin bir cephesini sarmıştı.
Gözüm evi taramaya devam ederken, Yasir’in sesi patladı kulaklarımda: “Ablaaa!” dedi şaşkın bir tonda.
“Biz burada mı yaşayacağız?”
Gözlerimi sıkıca kapattım, tedirginliğimi gizlemeye çalışarak döndüm ona: “Çok iyi değil mi? Denizi de görüyor. Bence harika.”

