Evin bahçesi bir anda insan kalabalığıyla doldu taştı.
Yasir yaşlarında dört beş genç, içeride altı yedi kadın.
Nasıl oldu, ne ara oldu anlamadım.
Evin içine giriyorum; beş on dakika süren tartışmalar, kimin nereden başlayacağına dair küçük kavgalar… Güç bela kazanan ben oluyorum. Dışarı çıkıyorum; bu sefer gençler kendi aralarında kavga ediyor.
Bir kaos vardı.
Ama tuhaf olan şu ki…
Kimse sormuyordu.
Kimse sorgulamıyordu.
“Biz kimiz? Neden burayı temizliyoruz?” diyen yoktu.
Osman amca arada bir motoru susturup,
“La Çolpaz!” diye bağırıyordu.
Karşıdan bir “Eeeey!” cevabı geliyordu.
Bir bakıyordum buradalar, bir bakıyordum kömürlükte.
Kadınların her biri evinden süpürgesini getirmişti. Kovalar, deterjanlar…
Biri camda, biri banyoda, biri mutfakta.
Seher teyze eli belinde dolanıyordu.
Arada bir sesi alt kattan yükseliyordu:
“Burcuuuu! Lepçük ağuzlu Burcuuu! Ha bunlar atulur mi? Ebeen dedeen mezarında tersine döndi!”
Birkaç dakika sonra tekrar:
“Hay rospi! Bak bunu da mudara etmiş, gördun mi?”
Her bağırdığında kızlara dönüyordum:
“Ne dedi?”
Kızlar kahkahalarla çevirisini yapıyordu.
Ben de tutamayıp kahkahayı basıyordum.
Güldüğümü duydukça daha çok sinirleniyordu.
Zaten hızlı konuşuyordu, bir de bu sefer kesik kesik, hiddetli hiddetli…
İlginçtir…
O kadar alakamız yokken, o kadar güzel sövüyordu ki…
Ben sadece kahkaha atabiliyordum. Karşılık vermek falan? Hak getire.
Saat öğlene yaklaşırken eşyaların büyük kısmı evden çıkarılmıştı.
Camlar silinmiş, mutfak temizlenmişti.
Bir merdivenler kalmıştı, bir de ara koridor.
“Eşyalar indikten sonra hallederiz.” deyip bahçe tarafına dönmüştük.
Yasir çocuklarla kaynaşmıştı bile. Sanki yıllardır burada büyümüş gibi.
Osman amca kapının önündeki çeşme akmıyor diye uğraşıyordu. Eğilmiş, söyleniyor. Cebindeki sigara paketi yarı dışarı çıkmış.
Çocuklardan biri sinsice yaklaştı.
Paketi çekti.
Her biri bir tane aldı.
Bir tane de Osman amcaya uzattılar.
“Osman emmiii, al la iç hele da yoruldun. Az bırak da soluklan.”
Adamın sigarasını, kendi sigarasını uzatır gibi uzattı fırlama.
Osman amca tam sigarayı ağzına sokmuştu ki ateşi çakarken beni fark etti.
Çocuk panikledi.
“Şey abla…”
Gülümsedim.
Koşar adım yanlarına gittim.
“Bana da bir tane ateşle be.” dedim, yorgunluğumu hiç gizlemeden taşın üstüne çökerken.
Sigarayı yaktım.
Bir iki duman aldım.
Tam o sırada…
Yukarıdan bir ses indi bahçeye.
“Giiiiiz orroospiii! Bok yiyenin kızı seni! Sen sigara da mi içeysun?”
Herkesin kafası aynı anda yukarı döndü.
“Neey?” dedim şaşkınca.
Ama kahkaha da peşinden patladı.
Çocuğun elindeki paketi kaptım, balkona doğru salladım.
“Sana da yakayım mı bir tane? Kocanın malı gibi içersin!”
Ben öyle deyince Osman amca bir anda doğruldu.
Eli arka ceplerine gitti.
“Bokiyenin uşakları sizi! La sizi baaa parayla mı verdiler?”
Çocuklar bir anda dağıldı. Koştur koştur kapının önüne.
Biz kahkahaya boğulmuşken mahalle kadınları bir bir gelmeye başladı.
Birinin elinde demlik, birinin elinde tepsi, kiminde ekmek.
Seher teyze kapıdan çıktı. Eli belinde. Bana döndü.
“Her boku attun! Neyininen içecek ha bu kadar adam çayi?”
Omuz silktim.
Seher teyze arkasındaki genç kızlara döndü. Eteğine taktığı minik çantadan anahtarını çıkardı.
“Koşun kız!”
Kızlar peş peşe fırladı.
Seher teyze tepsiyi masaya bırakırken kadınlara döndü:
“O Şenay zillisu nerdedur?”
İçlerinden biri cevap verdi:
“Kocası geldi gelinin. Az hele bırak, belki gönlünü ediyor uşağumun. Gelir birazdan.”
“Uuuyhh! Tuzlayım da kokmasın senin o aruk uşağın!”
Atışmalar büyüdü.
“Bırak!”
“Karışma!”
“Gelecek!”
“Gelmez!”
Tam o hengâmede Yasir’in sesi kulağıma değdi.
“Biz nereye geldik abla böyle ya?” dedi gülerek.
Oturduğum yerden doğruldum. Ellerimi eşofmanımın cebine soktum.
“Bilmiyorum.” dedim.
Ama yüzümde koca bir gülüş vardı.
Onlar için her şey normaldi.
Sanki günlük muhabbetlerini ediyorlardı.
Kadınların çoğu orta yaş üstüydü ama hepsi Seher teyzeye hürmet ediyordu.
O konuşunca susuyorlar, o bağırınca toparlanıyorlar, o güldüğünde rahatlıyorlardı.
Ben ise…
Yabancıydım. Ama ilk defa yabancı gibi hissetmiyordum. Masanın başında curcuna devam ederken ben hâlâ kenardaydım.
Seher teyze yan yan geldi.Eğildi. Sesini kıstı.
“Baaa bak… sen şehirlisindir. Öyle sevmezsin köy karılarının yaptıklarını emme… temizdu bizim karilar.”
Alaylı bir kahkaha attım.
“Olmaz yiyemem, laktozsuz besleniyorum ben.” dedim dudak büzerek abartıyla.
“Hay osurayım o burnuna!” dedi gülerek.
Doğruldum, kolumu omzuna attım. “Gel hele.”
Çardağa doğru ilerlerken çocuklar kalkmaya yeltendi. Elimle “oturun” işareti yaptım.
Kadınların arkasına yürüdüm. Tek tek sarıldım.
“Çok teşekkür ederim. Elinize kolunuza sağlık.”
“Yemedin ama…” dedi biri başını yana eğerek.
“Çocuklar yesin. Çok çalıştılar. Ben birazdan şu yufkaya peynir saracağım.”
Karnı doyan gençlerden biri kalktı. “Burcu abla gel.”
Oturttular beni. Yufkayı sardım. Ağzıma attım. Daha çiğnerken başladılar.
“Kaç yaşundasin?”
Ağzım dolu, boğuk bir sesle:
“Yirmi yedi.”
“Yaşi de varmiş baya!”
Sanki ben orada yokmuşum gibi aralarında konuşuyorlar.
“Söz nişan düğun var midur?”
“Yok.”
Hepsinin kaşları aynı anda kalktı.
“Kesin sevduğu almadi.”
“Ondan kaçti geldi.”
“Eski sevgilisinden kaçmiştur.”
“Müge Anlı izlemeyimusunuz? Neler var neler…”
Lokmamı yuttum.
Alaycı bir kahkaha savurdum.
“Kız onların çoğu Anadolu’da zaten. Eski sevgilimden kaçsam köye mi kaçarım?”
Çayımdan bir yudum aldım. Sonra ekledim.
“Yok yok. Vallahi yok. Müzmin bekarım.”
Arkadan bir genç sesi: “Ahau İstanbul’dakilerin ben kafasina siçayim.”
Arkamı dönmedim ama Seher teyzenin fırlattığı tahta kaşığın sesinden çocuğun kızardığını anladım.
“Ne iş yapardın orda?”
“Doktorum ben.” dedim aynı sakinlikle.
Bir anda uğultu koptu.
“Anaaaa!”
“Uyyyy!”
“Ciddi misun?”
Seher teyze döndü bana. “Kız sen doktor misun?”
“Eveeet.” Dedim net çıkmıştı sesim.
Eliyle işaret etti.“He o zaman aha urda bok yemeye niye içeydun sigarayı orospiiii!”
Kahkaha bastım, önemsiz bir şeymiş gibi omzumu silkerek konuştum “Çocuk hastalıkları doktoruyum ben. Daha oralara kadar varmıyorsun benim branşta.”
Gençler kahkahayı saldılar arkamda..
“Ayy!” dedi içlerinden birisi. “Bizim iğneleri sen yaparsın artık.”
“Yaparım.”
Bir diğeri yaklaştı.
“Ben bazen yatakta yatarken bacağıma kramp giriyor o niye olur ki?”
Kaşımı kaldırdım.
“Onu netleştirmek için tahlil gerekir. Hastaneye gitmen lazım.”
“E yok midur ilacı? Yaz işte da.”
Yufkayı tekrar ağzıma tıktım.Kaşlarımı kaldırdım.
“Yok.”
“E sen ne biçim doktorsun?” dedi biri.
Tam cevap verecekken Seher teyze lafa girdi:
“Susun la! Daha ilk günden kadını polikliniğe çevirdunuz.”
Sonra bana döndü. “Ama iyi oldu ha… mahallede doktor var artık.”
O cümle öylesine söylenmişti. Ama benim içime bir şey oturdu.Mahallede doktor var artık.
Daha çayım yarı olmadan kapının önüne yanaşan kamyonun homurtusu duyuldu.
Ardından bir erkek sesi yayıldı bahçeye:
“Selamın aleyküm! Burcu Atakul’un evi dimi abi?”
Osman amcaya sesleniyordu.
Yerimden kalktım. “Burası burası!”
Kamyon yanaştı. Üç kişi ön taraftan indi. Seher teyze anında komut moduna geçti.
“Siz sofrayı kaldırın. Kızlar siz de yardıma! Çok işumuz var!”
Peynirli yufka hâlâ elimdeydi. Lokmayı aceleyle yuttum, kalktım.
Adamlar profesyoneldi. Küçücük bir adam kocaman buzdolabını tek hamlede omuzladı.
Gençler ağzı açık izliyordu.
“Ula dolap kendi yürüyor sandım” dedi biri fısıltıyla.
İki saate yakın sürdü. Kamyon boşaldı.Salon doldu.Koridor doldu.Ben dolandım.
“Burcu Hanım bu nereye?”
“Burcu abla bu da mı var?”
“Bunu yukarı mı çıkaralım?”
“Yatak hangi oda?”
Evin içinde sekiyordum resmen. Bir odaya koşturuyorum, merdiven iniyorum, tekrar çıkıyorum.
Seher teyze arkamdan bağırıyor: “Gız o dolap ora olmaz! Pencereyi kapadun!”
Yasir eline geçen koliyi taşıyor ama belli ki neyin nereye gittiğinden haberi yok.
Bir ara salonun ortasında durdum.
Evin hali komikti. Yarı eski, yarı yeni. Dedemin vestiyeri bir köşede. Benim modern kitaplığım karşısında.
Sanki iki hayat birbirine bakıyordu.