B3- Sende gel ne olur.

1304 Words
Akşama kadar eşyaların arasında seke seke dolandım. Ama itiraf edeyim, korktuğum gibi olmadı hiçbir şey. Genç kızlar kolileri öyle bir hevesle açıyordu ki… Sanki kendi çeyizlerini yerleştiriyorlardı. Benim odamı, kendi odaları gibi özenle dizdiler. Yastığı düzelten, perdeyi iki adım geri çekip “Böyle daha iyi,” diyen, komodinin yerini değiştirip tekrar bakan… Bir an durup izledim. Bu ev bana yabancıydı ama onların ellerinde ısınmaya başlamıştı. Yasir’in odası kurulur kurulmaz klasik Yasir çıktı ortaya. Çantayı açtı, kıyafetleri savurdu dolabına doğru.. Kadınlar mutfağa girdi. Kolilerin üstünde hangi odaya ait olduğu yazıyordu ama yine de tartışma çıktı. “Bu hali buraya olur mi?” “O oraya konur mi hiç!” Sesler yükseldi, sonra yine kendi içlerinde çözülüp dağıldılar. Hava ağır ağır kararmaya başladı. Son mobilya da kurulduğunda nakliyeciler ellerinde dosyalarla geldiler. “Burcu Hanım, imza.” Kalemi aldım. İmza atarken içimden tuhaf bir his geçti. Bu, sadece eşya teslimi değildi. İstanbul’u resmen kapatıyordum. İmzaladım. Adamlar iyi dileklerini bırakıp çıktılar. Aysel, Nergis, Safiye, Saliha… Hepsi ağır iş bitince toparlandı. Kime sorsam falanca köyden gelin gelmiş. Hepsinin ortak noktası Seher teyze. Seher teyze ile babaannem kuzen çocuklarının eşleriymiş. Seher teyze babaannem için “eltim” diye bahsetti. Evlerinin arasından ince bir sokak çıkıyor, tepeye doğru uzanıyor. Aradaki bahçeler mesafeyi açıyor ama bağ kopmamış. Ben bilmeden bir bağın içine düşmüştüm. Çocuklar yorulup kaytarmaya başlayınca Seher teyze döndü: “Ben gideyrum. Yarım saate çayı taşımaya yardım edin.” Sonra gençlere bağırdı: “Ha ben gelene kadar o koliler odalarına yerleşmiş olsun!” Ve gerçekten arı gibi çalıştılar. Ev hâlâ dağınıktı ama artık yaşanabilirdi. Seher teyze sofrayı yeniden kurdu. Yemek yenildi, çaylar içildi. Tekrar çocukları kaldırmaya yeltenince kolundan tuttum. “Yeter ne olur. Yarın bu eve gelin girmeyecek. Yavaş yavaş yaparım.” Yorgunluğum sesime çökmüştü. Çocuklar da gözümün içine bakıyordu; “Bizi sal,” der gibi. Seher teyze yüzünü ekşitti. “Puh sıçayım ha sizin gençliğinize.” Bir an sustu. Sonra: “İyi madem. Kızlar bari kahve edin de keyifle içek.” “Ooh,” dedim alayla. “Sigara da içer miyiz?” Seher teyze eğildi, kafasıyla çocukları gösterdi. “Ha bu yangazları göndereyim de bir tane de ben yakayım.” Gözlerim büyüdü. Kahkahayı bastım. Osman amca gözlerini kıstı, anlamaya çalıştı ama ses etmedi. Gecenin içinden ara ara tüfek sesleri yükseliyordu. Ardından bağırışlar. Kulak kesildim. Osman amca güldü. “Korkma kızum. Alışırsun. Domuz kaçsın diye yapıyorlar.” Yasir’i oğlanlar alıp gitmişti. Osman amca da bir süre sonra kalktı. “Ben gidiyom. Yoruldum.” Geriye Seher teyze, kızlar ve ben kaldık. Gece ürkütücü sesler taşıyordu ama Seher teyzenin yanında insan korkmuyordu. Dimdik, kök salmış bir Anadolu kadınıydı. Tam kahveyi ağzıma götürmüştüm ki gecenin içi yırtıldı. “Yetişiiin! Kurtarııın!” Fincan elimde dondu. Seher teyze ayağa fırladı. “Ha bu nedur?” Bahçe kapısına doğru fırladı, çıktı sese doğru. Ben de peşinden çıktım. Çığlıklar arka taraftaki o konak gibi evden geliyordu. “Biri mi öldü?” diye geçti içimden. Kızlar koluma yapışmıştı. “Kesin bir şey oldu… kesin…” Seher teyze kapıyı itip açtı. Bahçe kapısından içeri girdiğimiz anda manzara yüzüme çarptı. Bir kadın kendini paralayarak bağırıyor, bir adam kucağında küçük bir kızla koşuyordu. Kızı gördüğüm an içimde bir şey kilitlendi. Koştum. “Ne oldu?” Adam duymadı bile. “Kapıyı açın!” diye bağırıyordu. Bir adım daha yaklaştım. “Neyi var?” Cevap yok. Panik mantığı boğmuştu. Kızı gördüğüm an tablo netleşmişti. Bu panik değildi. Bu anafilaksiydi. Ağır. Hızlı ilerleyen. Ölümcül olabilecek kadar ciddi. Dudakları ve göz kapakları belirgin şekilde şişmişti. Küçük dili hava yolunu daraltıyordu. Nefesi göğsünden ıslıklı, hırıltılı çıkıyordu. Her soluk bir çabaydı. Adamın kollarındaki çocuğa uzandım. Adam beni görmüyor gibiydi. “Kapıyı açın! Açın!” diye bağırarak arabaya doğru koşuyordu. “Bırak çocuğu!” diye bağırdım. Duymadı. “Bırak çocuğu be adam! Çocuk ölüyor! Vaktimiz yok, bırak!” Sesim keskinleşmişti. Seher teyzenin sesi yankılandı bahçede: “Semih, kiza bırak! Doktordur o, bırak!” Adamın elleri titredi. Bir anlık boşlukta çocuğu kollarıma verdi. Toprağın üzerine yatırdım. “Başını hafif yana çevirin. Kusarsa yan çevirin!” dedim sert ve net. Ayaklarını hafifçe kaldırdım, dolaşımı desteklemek için. Sonra koştum bizim eve doğru. Evin içine daldım. Koliler üst üste, karışıklık hâlâ sürüyor. Gözlerim panikle sağa sola kaydı. Bir saniyelik boşlukta beynim çalıştı. Araba. Yasir. Yasir kronik alerjik hastaydı. İlaçları kaybolmasın diye bagaja koymuştum. Koştum. Bagajı açarken kadının feryadı hâlâ mahallede yankılanıyordu. Çantayı aldım. Arkamdan birkaç genç “Abla yardım edelim” diye koştu ama durmadım. Bahçeye döndüğümde kalabalık büyümüştü. Uğultu, ağlama, panik… “Çekilin!” dedim. Kimse kıpırdamadı. “ÇEKİLİN! Çocuk nefes alacak, açılın!” Sesimdeki otorite kalabalığı yardı. Bir halka gibi geri çekildiler. Çocuğun yanına diz çöktüm. Çantayı açarken ellerim sakindi. Kalbim hızlı atıyordu ama ellerim sakindi. “Telefonun ışığı tutun!” Bir anda üstümde beyaz ışıklar yandı. “Kaç kilo?” Arkadan ağlamaklı bir ses: “Yirmi yedi…” Hızlı hesap yaptım. Adrenalini enjektöre çektim. Doz netti. Tereddüt yoktu. Pijamasını uyluğundan sıyırdım. İğneyi kas içine bastım. Bahçede çıt yoktu. Sadece o hırıltılı nefes. Gözlerim göğsünden ayrılmadı. “On…” dedim kısık bir sesle. “Dokuz… sekiz…” Kimse ağlamıyordu artık. “Yedi… altı…” Adam dizlerinin üstüne çökmüş bana bakıyordu. “Beş…” Hırıltı bir an arttı. “Dört…” “Üç…” Tam “iki” diyecekken nefesin sesi değişti. Hırıltı yumuşadı. Göğsü daha düzenli inip kalkmaya başladı. Morarmış dudakları yavaş yavaş pembeleşti. Yüzüne kan yürüdü. Başını hafifçe yana düşürdü. Bahçede toplu bir nefes verildi. Ben hâlâ gözümü ayırmadım. “Tamam…” dedim sakin ama net bir sesle. “Şimdi ambulans çağırın. Hastaneye gidecek. Kriz kontrol altına alındı ama bitmedi.” O an fark ettim. Mahalle bana Burcu olarak değil, doktor olarak bakıyordu. Adam bir an durdu. Sesini kontrol etmeye çalışarak konuştu. “Ambulans geç olur… biz götürelim.” Ama titreyen sesi, kelimelerin arasına sıkışan nefesi korkusunu ele veriyordu. “Götürmeyelim.” dedim net bir tonla. “Arayın. Yolda müdahale gerekirse ekipmanları var. Oksijen var, ikinci doz var, monitör var. Hadi.” Karşı çıkacak gücü yoktu artık. Kafasını kaldırdı. Çoktan biri 112’yi aramıştı. Adres veriliyor, durum anlatılmaya çalışılıyordu. “Boğuluyordu… morarmıştı… iğne yaptılar…” Kelimeler birbirine giriyordu. Elimi uzattım, tek kelime etmeden. Telefonu bana verdiler. “Merhaba, ben Doktor Burcu Atakul. Kız çocuğu, yaklaşık beş altı yaş. Anafilaksi. Yirmi yedi kilo. 0.15 mg adrenalin intramüsküler uygulandı. Solunum açıldı, kriz kontrol altında ama risk devam ediyor. Ambulans yönlendirin lütfen.” Sesim sakindi. Klinik. Net. Adres için telefonu tekrar adama uzattım. O sırada küçük kız iyice toparlanmıştı. Başını sağa sola çeviriyor, etrafında toplanan kalabalığı şaşkın gözlerle izliyordu. Nefesi düzenliydi artık. Göğsü korkutucu şekilde inip kalkmıyordu. Babası o an fark etti. Omuzları bir anda düştü. Sanki içindeki bütün kaslar çözülmüştü. “Çok şükür sana Yarabbim… çok şükür…” dedi hıçkırarak. “Kızımı bana bağışladın…” Gözyaşları yüzüne akıyordu. Dizlerinin üzerinde, toprağın içinde, hiç umursamadan ağlıyordu. Kalabalıktan uğultular yükseldi. “Hızır gibi yetişti vallahi…” “Allah gönderdi…” Sözler kulaklarıma çarpıp dağıldı. Ben hâlâ çocuğun nabzını kontrol ediyordum. Dakikalar sonra uzaktan siren sesi duyuldu. İnce bir çizgi gibi girip bahçenin sessizliğini yardı. Ambulans. Yavaşça ayağa kalktım. Adamın omzuna dokundum. “Geçmiş olsun. Ama hastanede gözlem şart. En az 6–8 saat.” Başımı eğip yerdeki çantayı almak için uzandım. Tam o sırada bileğimden tutuldu. Sıcak. Sert. Titreyen bir el. “Gitme…” dedi adam. “Ne olur… sen de gel hastaneye.” Gözlerinde az önceki panik yoktu artık. Onun yerine başka bir şey vardı. Bağımlı bir güven. Tutunacak bir dal bulmuş insanın korkusu. “Ya tekrar olursa?” diye fısıldadı. “Ya yine nefes alamazsa?” Bir an sustum. Bahçede herkes bana bakıyordu. Ambulans kapısının çarpma sesi duyuldu. Sağlık ekibi sedyeyle içeri giriyordu. Bileğim hâlâ adamın elindeydi. Yavaşça elini kavradım. Sakin ama kararlı bir sesle konuştum. “Ekip var. Acil uzmanı var. Gereken her şey yapılacak.” Bir saniye durdum. “Ben de geliyorum.” Bunu onun için mi söyledim, kız için mi, yoksa içimde hâlâ bitmeyen o adrenalin için mi… bilmiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD