ELVİN'DEN
Eve geldiğimde mis gibi tarhana çorbası kokuyordu. Anlaşılan abim marifetlerini göstermişti yine. Elimdeki poşetleri önce odama bıraktım. Asmin yatağımda uyuyordu, büyük ihtimalle ona bıraktığım iç çamaşırlarını giymişti. Ona aldığım yeni şeyleri makineye atıp kısa programda yıkaması için banyoya geçip attım. Ardından mutfağa geçtiğimde abim bu sefer pilavı kavuruyordu.
"Ne hayırdır, gelebildin Elvin?" dedi.
"Alışveriş uzun sürdü abi," dedim. O ise hâlâ pirinçleri karıştırıyordu.
"Abi, pirinçleri kıracaksın! Çekil sen," diyerek onu itip ben geçtim.
"Asmin'in abisi geliyor," dedi. Sesi durgundu. Anlaşılan bir şeyler olacak gibiydi.
"Tamam abi, sen hazırlamışsın zaten. Ben de fırına tavuk süreyim," dedim. Tezgaha baktığımda tavukların çoktan çıkarılmış olduğunu gördüm. Onları yıkayıp soslayıp fırına gönderdim. Pilavın suyunu koyup altını kıstıktan sonra banyoya geri girdim. Kısa programa aldığım çamaşırların programı bitmişti. Hemen kurutmaya attım ve çıktım.
Kendi odama girdiğimde Asmin hâlâ uyuyordu. Ben ise hâlâ aynı kıyafetlerleydim. Bugün yaşadığım aksiyonu kimse hayatında yaşamadı herhalde. Ben de hızlıca, o uyurken üzerimi değiştirdim. Misafirimiz geleceği için normal, keten bir pantolon ve düz beyaz tişört giydim. Ve çıktım odamdan.
"Evet, o B blok, altıncı kat, daire 12, Ateş. Tamam, bekliyorum," dedi abi.
"Geldi mi?" dedim merakla.
"Geldi de, binaları karıştırmış," dedi abim.
"Tamam, ben de sofrayı kurayım," dedim.
Mutfağa geçip masa için gerekli olanları çıkardım, sofrayı kurdum. O sırada kapının zil sesini duyunca abim kapıya gitti.
"Kim o?" dedi abim.
"Benim, Atakan. Ateş," dediğinde derin bir nefes aldı ve kapıyı açtı. Elindeki silahı portmantoya geri koyduğunu görmüştüm. Gelenin sesini duyuyordum ama geleni göremiyordum daha. Bir cüsse içeri girdiğinde dikkatlice baktım. Baştan aşağı süzdüm. Kemikli yüz hatları, badem gözleri ve kapkara, uzun kirpikleri vardı. Yutkundum. Omuzları genişti, spor yaptığı belli oluyordu. Burnu ise hafif kemerliydi ama düzgündü. Dudakları dolgundu. Gözlerinin içine bakıyordum, kaşlarım çatıktı. O ise henüz beni fark etmemişti.
"Hoş geldin dostum," dedi abim.
"Hoş buldum," dedi Ateş. Ardından, "Seni kardeşim Elvin ile tanıştırayım," dedi abim.
Ve gözleri gözlerime değdiğinde kaşlarını çatmıştı.
"Sen?" dedi şaşkınca.
"Evet, ben," dedim. Kaşlarım hâlâ çatıktı. Abim ise bize bakıyordu.
"Ne oldu? Tanışıyor musunuz?" dedi.
"Çarşıda dırdır eden kadın bu," dedi Ateş.
"Abi, çarşıda karıştık. Bu 'hazo' ile arkadaşın olduğunu bilmiyordum. Neyse, ben Asmin'i uyandırayım," dedim ve Asmin'i uyandırmak için odama gittim.
"Asmin, abin geldi. Uyan," dedim fısıldayarak, omzuna hafifçe dokundum. Hemen gözlerini açtı. Bir an korkmuş gibi etrafına bakındı, ardından nerede olduğunu anlayınca derin bir nefes aldı.
"Hadi, abin içeride. Yemek de yaptık, hadi gel," dedim ve odadan çıktım.
Salona tekrar döndüğümde Atakan ve Ateş denilen hödük bey oturuyordu. İkisi de sessizdi.
"Yemek hazırmış. Asmin de geliyor şimdi. Yemek yiyelim," dedim ve masaya doğru yöneldim. Abimin yaptığı çorbayı kaselere koyduğum sırada Asmin içeri girdi.
"Abi," dedi titrek bir sesle.
Ateş oturduğu koltuktan kalkıp kız kardeşine sıkıca sarıldı.
"Güzelim benim, geldim ben. Merak etme, kimse sana zarar vermeyecek," dedi yumuşak, teselli edici bir tonla.
"Abi… Ben çok korktum. Gelemeyeceksin sandım..." diye hıçkırdığında benim de gözlerim doldu. Kafamı yukarı kaldırıp gözyaşlarımı geri çevirmeye çalıştım. Duygusallaşmanın sırası değildi.
Asmin abisine sarılı bir şekilde masaya geldi. Herkes kendi kardeşinin yanına oturdu. Çorbalar sessizce içildi, yemekler yendi. Ardından salona geçtik.
"Elvin'i kimse bilmemeli. Hatta bir an önce buradan gitmeli," dedi Ateş bir anda. Sesi tedirgin ve aynı zamanda düşünceliydi; yaptığı şeyin doğruluğunu tartıyor gibiydi.
"Neden?" dediğimde Asmin'e baktım. Gözleri yeniden doluydu.
"Burada, bir aileden kaçan bir kız, kaçtığı kişinin kız kardeşi varsa, berdel yapılır," dedi.
Yutkundum. Şaka olmalıydı.
"Bunu neden daha öncesinde söylemedin bana?" dedi abim, sesi yükselerek.
"Kardeşin olduğunu bilmiyordum ki, Atakan. Nereden bilebilirdim? O yüzden zaten 'evlen' dedim ben sana," deyince abim sustu.
"Ben hemen tayin olamam ki. Doğu görevindeyim," dedim.
"Öğretmenliği bırak o zaman," dedi Ateş, sertçe.
"Neden bırakayım, Ateş Bey?" diye karşı çıktım.
"Senin iyiliğin için diyorum. Yarın kıyamet kopacak. Seni saklayamam elbette," dedi, bakışları ciddi ve endişeliydi.
"Korumana ihtiyacım yok ki. Abim asker. Ateş Bey, zaten o korur beni," dedim, inatla.
"Elbette korur," dedi Ateş, ama ses tonu düşünceli ve şüphe doluydu.
Sohbetler edildi, ancak hava gergindi. Yarın Asmin ve abim onların konağına gidecekti.
YAZARIN ANLATIMI
Ateş Sarrafoğlu, Atakan'ın evinden çıktı ve konağına doğru yol aldı. Yol boyunca aklı hem kardeşi Asmin'de, hem de Atakan'ın kardeşindeydi. Bu düşünceler, zaten karmaşık olan işleri daha da zorlaştırıyordu. Hele ki babası öğrendiğinde, kesinlikle berdel isteyecekti. Bu, babasının doymak bilmeyen kadın sevdasının bir sonucuydu. Evde iki tane yeni kuma vardı; babası genç kadınlarla evli olmayı seviyordu. Nikâh hâlâ annesindeydi ama babası sekse düşkündü. Annesi menopoza girdikten sonra, o iki yeni eşi alınca, Ateş burayı terk etmişti.
Konağın ağır kapısından içeri adımını attığı anda, gecenin bu saatinde bile devam eden bir kargaşayla burun buruna geldi. Kendi evlerinde olmaları gereken ağalar, salonu doldurmuştu. Adımları sert ve kararlıydı. Her adımında gözler ona çevriliyor, fısıltılar kesiliyordu. Duyduğu ilk cümle, buz gibi bir yargıydı:
"Asmin Sarrafoğlu'nun ölümüne karar verilmiştir. Babası olarak, namusunu temizlemek sana düşer."
Sözü söyleyen, aşiretin yaşlı ve nüfuzlu isimlerinden biriydi. Ateş, adı gibi ateş saçmaya gelmemişti. Sessiz, ama gerilimi odak noktasına çeken bir öfkeyle duruyordu. Tüm bakışlar ona döndüğünde, aynı yaşlı adam sorusunu tekrarladı:
"Ateş Sarrafoğlu, namusunu temizlemeye mi geldin?"
Ateş'in gözleri, meşalenin titrek ışığında şimşek gibi çaktı. Yavaşça başını kaldırdı ve sesi, odayı kaplayan bir gürültüden daha keskin, daha tehditkâr çıktı:
"Hayır. Sizi temizlemeye geldim." Salon derin bir sessizliğe gömüldü. "Eğer kardeşime dokunacak ya da onu öldürmeye kalkışan olursa, onun soyunu kuruturum. Bunu bir söz olarak değil, bir gerçek olarak kabul edin."
Yaşlı adam öfkeyle homurdandı: "Kardeşin evlenecekti. Kaçtı. Ve şu anda her yerde onu arıyoruz!"
Tam o sırada, kapı hızla açıldı. Telaş içindeki bir adam, nefes nefese içeri daldı. Haberi getiriyordu ve bu haber, odadaki gerilimi doruk noktasına çıkaracaktı.
"Ağam! Asmin Hanım... Asmin Hanım evlenmiş!"
Ateş'in bedeni bir an için gerginleşti. Bu kadar çabuk olmasını beklemiyordu. Gözleri, haberi getiren adama dikildi. Bakışlarındaki saf öfke, adamı olduğu yerde donup kalmasına neden oldu. Adam titreyerek saygıyla eğildi:
"Ateş Ağam..."
"Ateş Ağa, evet." diye tekrarladı Ateş, sesi buz gibi ve kesindi. "Hemen bulun. Hangi ırz düşmanıyla evlenmiş, bulun!"
Sonra, birden döndü ve tüm aşiret büyüklerine seslendi, nihai kararını bildirirken: "Aramaya gerek yok. Yarın buraya gelecek, baba."
Şaşkınlık dalgası salonda yayıldı. "Nasıl yani?" diye soruldu.
Ateş'in sesi, odayı titreten bir emir tonuyla yükseldi: "'Nasıl'ı yok! Yarın Asmin, kocasıyla buraya gelecek. Şimdi aşiret büyükleri, dağılın! Çıkın evimden!"
Sözlerinin ağırlığı ve üzerlerindeki otoritesiyle, toplanan kalabalık homurdana homurdana dışarı çıktı. Salon, nihayet boşalmıştı. Geride sadece Ateş ve babası kalmıştı.
Babası, öfkeden titreyen bir sesle ona yaklaştı: "Ateş, sen ne dediğinin farkında mısın?"
Ateş, babasının tam karşısında durdu. Yılların birikmiş öfkesi ve kırgınlığı, sözlerinde patlarcasına dışarı çıktı:
"Farkındayım, baba! Hem de çok iyi farkındayım!" Sesinin tonu acı ve suçlayıcıydı. "Benden habersiz, benim tek kız kardeşimi kuma olarak vermek? Sen, kendin kuma aldığın yetmiyormuş gibi? Annemin yüzüne bakmaya yüzün kalmadığı gibi, şimdi de kızını aynı talihsizliğe mi atmak istedin? Bunun kulağıma gelmeyeceğini mi sandın? HADDİNİ BİL!"
Söylediği her kelime, aralarındaki uçurumu daha da derinleştiren bir balyoz gibi indi. Baba ve oğul, artık geri dönüşü olmayan bir savaşın ilk çizgisinde, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Harun bey iyice sesini yükselterek konuştu
"Kız çocuğu ne işe yarar? Çocuk doğurması için İsmet’e verecektim, ailesi olurdu. Yeter, yani! Çatımın altında yaşadı, ama o ne yaptı? Kaçtı! Hem de evli bir adamla!" diye savundu kendini babası.
"Baba, o senin kızın! O bir Sarrafoğlu! Nasıl hısımına kuma olarak vermeye çalışırsın? İyi ki el atım bu olaya. Kendini hazırla. Anam hazırlansın. Yarın damadın ve kızın gelecek," dedi öfkesini bastırmaya çalışarak. Ardından ekledi: "Hüseyin’in cezasını ise ayrı vereceğim."
Geldiği andan beri her şeyi yakıyor, bastığı her zemin sallanıyordu. Çalışanlar ise çoktan bir köşeye sinmişti. Ateş Ağa’nın öfkesi, ismi gibiydi; her şeyi yakıyordu. Öfkeyle avluyu terk edip kendi odasına yöneldi. Merdivenleri çıkarken, kendisine bakan gözleri sırtında hissediyordu. Kendi odasına girdiğinde derin, öfkeli bir nefes aldı. Bu odaya en son ne zaman girmişti? On sekiz mi, yirmi miydi acaba?
Sertçe kapattı kapısını Ateş. Oda aynıydı, bıraktığı gibiydi. Kardeşi aramasaydı, söylenmeseydi, gelmeyi düşünmediği bu topraklara gelmeyecekti. Kader getirmişti onu buraya. Yatağına oturdu. Ardından kapısı çalındı. Dünden bugüne bayağı yorulmuştu.
"Gel," dedi.
"Ağam," dedi bir kadın sesi.
"Söyle," dedi, ona bakmadan.
"Eşyalarınızı getirdim," dedi kadın. Başındaki yazmasını düzeltti, bakışlarını kaçırdı. Yanakları kızarmıştı Ümmü'nün.
"Şuraya bırak ve git," dedi Ateş, soğuk bir sesle.
"Tabii, ağam," dedi Ümmü.
Odanın kapısını kapattığında, elini kalbine koydu. "Hiç değişmemiş. Aynı," dedi gülümsemeye çalışarak. Ama aklında başka şeyler geçiyordu. Ne yapıp edip bu konağa gelin olmak istiyordu ve bu yol ise Ateş'in yatağından geçtiğini düşündü. Bir de erkek evlat verdi mi, ondan kıymetlisi olmazdı. Olduğu yerde kaldı, camdan Ateş'i izledi. Soyunduğunu izledi bir süre. Bir ses duyduğunda hızla oradan uzaklaştı.
---
Harun Sarrafoğlu, kızının kiminle evlendiğini araştırması için adamlarına emir vermişti. Saatlerdir salonda oturuyor, öfkeyle soluyordu. Oğlunun kendisine bu denli ters cevap vermesi, ağa olarak onu yok sayması canını sıkmıştı.
"Ağam, buldum," dedi içeri giren adam.
"Söyle," dedi Harun.
"Atakan Özgüven. Yirmi sekiz yaşında. Boyu 1.90, kilosu 90. Mardin sınır karakolunda, yüzbaşı rütbesinde," dedi adam, okuduğu bilgileri.
"Başka?" diye kısaca sordu Harun.
"Ailesi on yaşındayken şehit düşmüş. Bir de bir kız kardeşi varmış," dedi adam.
Harun'un kaşları çatıldı, ağzının kenarı sinsice kıvrıldı.
"Adresini bulun. Damat bey gelmeden kardeşini getirin buraya. Onu bir güzel ağırlayalım," dedi alçak sesle, sinsi bir gülümsemeyle.
"Ağam, adresini bilmiyoruz," dedi adam.
"Bulun o zaman. Kızı bulun ve getirin. Aşireti topla, yarın haber salın," diye emretti. Adam başını sallayıp salondan çıktı.
Harun Ağa salondan çıkarken, nikahlı karısı Zenan'ı gördü. Kadının gözleri yaşlıydı. Tiksinerek baktı ona.
"Zehra'ya söyle, hazırlansın. Bu gece onun odasındayım," dedi sertçe.
Zenan öfkeyle baktı Harun'a, sadece baktı. Ardından, "Tamam, ağam," diye cevapladı.
Kızı yoktu, başka bir adamla evlenmişti ama Harun Ağa'nın derdi başkaydı. Zenan, arkasından söylendi: "İş üstündeyken belin tutulsun emi, soyka seni..." Ardından sessizce fısıldadı. Bordo şalını sertçe savurarak, aşağıya, kumalarının olduğu kata indi. Zehra'nın odasını açtı.
"Zehra, hazırlan. Ağam bu gece senin odanda kalacakmış," dedi.
"Zenan abla, ben âdet oldum. Olmaz," dedi Zehra, kafasını yere eğerek. Otuzlu yaşlarının ortasındaydı. Başını salladı Zenan.
"O zaman Hatice hazırlansın. Gönlünü hoş edin adamın," dedi ve çıktı, başka bir şey demedi.
Kumalarına kızamıyordu. Kendisi kırk beş yaşındayken, âdetten kesilince, önce Hatice'yi kuma olarak getirmişti Harun. "Senin artık işin çürük, zevk vermiyorsun," demişti ona. Yıllarca odasına gelmemişti. Ardından Hatice'nin üstüne, Zehra'yı getirmişti. En yeni oydu, daha iki yıl olmuştu geleli konağa. Kadınlar, Zenan Hanım'ın gözüne gözükmezlerdi. Babaları dul oldukları için, para karşılığında Harun Ağa'ya vermişlerdi onları.
Zenan Hanım, kumalarının olduğu katı terk ederek oğlunun odasına geldi. Kapısını tıklatıp içeri girdiğinde, oğlunun yatağında değil, cam kenarında duran koltuğa oturmuş, bilgisayarıyla uğraştığını gördü. Bütün gün gözyaşlarını tutmuştu. Oğlunun geldiğine bile sevinemeyen Zenan Hanım, sonunda onun yanına gelebilmişti.
"Oğlum," dediği anda Ateş başını kaldırdı.
"Ana," dedi Ateş.
Zenan, dolan gözleriyle hemen oğlunun yanına gidip sıkı sıkı sarıldı. "İyi ki geldin, oğul. İyi ki..." dedi, sesi titreyerek.
"Geldim, ana. Geldim," dedi Ateş, annesine sıkıca sarılarak.
Ana oğul uzun uzun konuştuktan sonra, Zenan Hanım kendi odasına gitti. Yatağına yattığında, soğuk bir yatak ve içini yakan bir ateşle baş başa kalmıştı.
Elvin güne güzel başlamıştı. Daha ilk günden Asmin'i benimsemişti. Beraber kahvaltı hazırlamışlardı. Üçü birlikte kahvaltı ettikten sonra Asmin hazırlanmış, Atakan ise dışarı çıkmıştı. Çıkmadan önce Asmin'in yüzük ölçüsünü almıştı; her şeyi usule uygun yapıyordu Atakan. Hızlıca eve yakın kuyumcudan yüzükleri alıp geri döndü.
Asmin'in parmağına yüzüğü geçirdikten sonra, kendi parmağına geçirdiğinde ilk kez kendini birine aitmiş gibi hissetmişti Atakan. Karşısındaki saf güzelliğe uzun uzun baktı.
"Hazır mısın?" dedi.
"Korkuyorum desem, gitmekten vazgeçer miyiz?" dedi Asmin, titrek bir sesle.
"Ben varken hiçbir şeyden korkma sakın," dedi Atakan, yumuşak ama kararlı bir tonla.
"Korkmam," dedi Asmin, ona güvenen bir bakışla.
Elvin ise abisindeki bu değişimi hayretle izliyordu ve bu değişim hoşuna gitmişti. Abisini kimseyle paylaşmayı düşünmeyen bir kız çocuğu gibiydi aslında, ama Asmin sanki abisine daha çok yakışmış gibiydi. Gülümsedi, ardından boğazını temizleyip, "Hadi artık gidin gelin," dedi.
"Elvin, evden çıkma ne olur, en olmaz," diye tembihledi Atakan.
"Tamam, çıkmayacağım abi," dedi Elvin.
Abisini ve Asmin'i uğurladıktan sonra evi topladı, sonrasında koltuğa yayıldı. Yapacak bir şey yoktu; kanallarda da yaz olduğu için sezon finaline girmişti. Sıkılıyordu. Kapı çaldığında, "Ne unuttular acaba?" dedi kendi kendine.
"Geldim, ne unuttunuz abi?" diyerek kapıyı sonuna kadar açtığında, karşısında şalvarlı adamları gördü ve kaşlarını çattı.
"Kimsiniz?" dedi tedirgin bir sesle.
"Elvin Özgüven misiniz?" diye sordu adamlardan biri.
"Benim. Siz kimsiniz?" diye sorduğunda, iki adam birden Elvin'in kolundan tutup ayaklarını yerden kesti.
"Bizimle geliyorsunuz," dedi biri. Elvin'i apar topar asansöre soktular.
"Bırakın beni!" diye bağırdı Elvin, çırpınarak.
"Bırakamayız," dediler kısaca. Yaka paça tekrar asansörden inip binadan çıkardılar ve onu bir araca koyduklarında, Elvin'in ellerini ve ayaklarını bağladılar, ağzına da bant yapıştırdılar.
Araç hızla hareket ediyordu. Bunlar kimdi? Diye düşünmeden edemiyordu. Acaba abisinden intikam almak isteyen teröristler olabilir miydi? Ama dağlık alandan çok şehir içindeydiler. Ardından tozlu toprak yollar ve sonunda büyük bir konağın önünde durdular. Etrafta bir sürü araç vardı. Bir adam onu zorla tutup indirdi, bir çuval gibi. Konağın kapısı sonuna kadar açıldığında, abisi ve Asmin'i diz üstü yere çökmüş bir şekilde buldu. Gözleri doldu.
"Evet, damadımızın kız kardeşi de geldiğine göre," dedi Harun Sarrafoğlu, Ateş'e bakarak. "Evet büyüklerim, nikahları kıyılmıştır. Ama törelerimiz der ki: Bir kaçan kızın kocasının ailesinden bir kız alınır." Elindeki silahı Atakan'a doğru doğrulttu.
Ateş'i ise üç-beş kişi zor tutuyordu. Resmen babasının oyununa gelmişti.
Elvin ise ağlıyordu, gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı. Ağzındaki bant açıldı, elleri çözüldü.
"Şimdi söyle bakalım küçük kız," dedi Harun, sinsi bir gülümsemeyle Elvin'i süzdü. "Abinin yaşamasını istiyorsan..."
"Abimin yaşaması için ne söyleyeceğim?" diye sordu Elvin, öfke ve korku karışımı bir sesle.
"Evleneceksin," dedi Harun.
Elvin yutkundu. Daha dün gece Asmin'e Ateş, "Seni öğrenirlerse berdel olur," demişti. Gözleri Ateş'e kaydı. Ona bakıyordu. Ateş, yutkunup, başını 'hayır' anlamında hafifçe salladı.
"Anladığım kadarıyla istemiyorsun," dedi Harun. Tetiğe bastı, silahın namlusunu Atakan'ın başına dayadı. Atakan gibi bir yüzbaşının nasıl böyle durabildiğini düşündü Elvin.
"Dur! Sakın yapma!" diye bağırdı Elvin.
"Baba, bırak kızı!" diye gürledi Ateş, öfkeden titreyerek.
"Bırakacağım da, evlenmeyi kabul ederse," dedi Harun.
"Evlenecek! Bırak onu, benimle evlenecek !" dedi Ateş. Elvin'e baktığında, Elvin başını salladı, gözlerindeki çaresizlikle.
"Ev... evleneceğim," dedi Elvin, sesi neredeyse bir fısıltıydı, yüreği paramparça olmuşken.
BÖLÜM SONU . ..