3. Bölüm
ELVİN'DEN 🔥
Abimi evden uğurladıktan sonra, ben de hazırlanıp çıktım. Bugün okulda halledilmesi gereken birkaç işim vardı; seminer meselesi vardı bir de. Okulumda bazı insanlar, öğretmenler, "üç ay tatil" dese de aslında iki aydı. Bir ayı ise hazırlıkla geçiyordu zaten.
Okula vardığımda, öğrencisiz binaya bakınca içim bir tuhaf oldu. Sanki ruhu çekilip alınmış gibiydi, çok boş ve sessizdi. Öğrenciler varken bir dert, olmayınca başka bir dertti. Boş koridorlarda yankılanan ayak seslerimle ilerledim, öğretmenler odasına doğru. Benim gibi işleri olan birkaç öğretmen daha vardı. Hepsiyle az çok tanışıklığım vardı. Selam verip dolabımı açtım, eşyalarımı aldım.
Gerekli hazırlıkları yapıp, eve dair düzenlemeleri not ettikten sonra sisteme girmem gereken şeyleri hallettim. Ben bir tarih öğretmeniydim. Hatta, tarihe aşık bir kadındım demek daha doğru olurdu. Dönem sonu için öğrencilerden topladığım ödevleri, büyük mavi dosyama yerleştirirken, göz hizamda bir ayakkabı belirdi. Başımı kaldırdığımda, genç edebiyat öğretmeni Altay'la göz göze geldik.
Uzun boylu ve sarışındı. Hatırladığım kadarıyla Rizeliydi sanırım. Kavisli burnu, sarı saçlarına tezat oluşturan koyu kahverengi gözleri vardı. Ne çok zayıftı ne de koç gibi kaslı; ama son zamanlarda bir tık irileşmiş görünüyordu, galiba spora gidiyor olmalıydı.
“Elvin, nasılsın?” diye sordu samimi bir ses tonuyla.
“İyiyim Altay Hocam, siz nasılsınız?” diye karşılık verdim, dosyayla uğraşmaya devam ederek.
Bu okulda iki yıldır görev yapıyordum. Abim ise dört yıldır buradaydı. Sanırım ben burada kaldıkça, o da görev süresini uzatacaktı; gerçi seneye yine değişiklik olabilirdi ama bunu zaman gösterecekti. Altay hâlâ bana bakıyordu, bakışlarında ısrarlı bir ifade vardı.
“Bir kahve içsek ya,” diye teklif etti aniden.
“Teşekkür ederim, ”dedim nazikçe, ama içtenlikle reddederek. Altay bu yıl gelmişti ve neredeyse bir yıldır beni bir kahve içmeye ikna etmek için uğraşıyordu.
“Elvin, çıkalım. Zaten okuldan sonra ne yapacaksın ki?” diye üsteledi.
Sözlerinin üzerine ona döndüm. Aslında haklıydı.
“Pek bilmiyorum, eve giderim herhalde,” diye mırıldandım.
“Abin evde mi?” diye sordu, sesinde bastırmaya çalıştığı bir merak seziliyordu.
“Hayır, ”dedim, iç çekerek. “Göreve gitti.”
Abimin her göreve çıkışı, içimi kemiren bir endişeye dönüşüyordu. Onu beklemek, her seferinde zamanı durmuş gibi hissettiriyordu bana.
“O zaman bir kahve içeriz, Altay. Sen ben olur mu?” dedi araya girerek. Bu sefer hayır deme şansım yoktu. Başımı olumlu anlamda salladım.
Okuldaki işlerimizi hallettikten sonra çarşıya indik. Öğleni biraz geçmişti; hep birlikte bir restoranda önce yemek yedik, ardından kahvelerimizi içmek için farklı bir yere geçtik. Zaman ilerliyordu. Ben ise sıkılmaya başlamıştım. Yemek boyunca Altay sorular sormuş, ben kısa cevaplar versem de Yeliz benim adıma konuşmuştu. Onu çok sevdiğim söylenemezdi; nefret de etmiyordum ama abimden hoşlandığını biliyordum.
Kahvelerimizi içerken bana baktı. Yeliz'in sarı saçları bana hep tuhaf gelmişti; sanki bu kıza hiç yakışmıyordu. Neyse.
“Abin bu sefer nereye gitti göreve?” diye sordu Yeliz, meraklı bir ifadeyle.
“Sınıra gitti, ”dedim, sesimde hissedilir bir bıkkınlık vardı.
“Bu gece evde tek başınasın değil mi? Kalayım mı yanında?” diye atıldı, heyecanla. Amacını anlamıştım.
“Ben tek kalırım canım, alıştım zaten,” diye yanıtladım sakin bir tonda.
“Ama abin sınırdaymış ya! Kalayım işte, kız kıza pijama partisi yaparız. Ben de sıkılıyorum,” diye ısrar etti.
“Açıkçası, abim yokken biraz kafamı dinlemek istiyorum,” dedim, kibarca reddederek.
“Bence kalsın yanında, Elvin. Ne olur ne olmaz,” diye araya girdi Altay.
“Anlıyorum, beni düşünüyorsunuz ama hiç gerek yok,” diye karşı çıktım.
“Elvin, ”dedi Yeliz, elleriyle yalvarır gibi bir hareket yaparak. Belli ki bir şey umuyordu.
“Aslında ben sana bir şey soracaktım, ”diye söze başladı.
“Evet, dinliyorum,” dedim, dikkatimi ona verdim.
“Abinin hayatında biri var mı? Diye sordu aniden.
Kaşlarımı çattım. Kırmızı çizgimdi abim. Konusu bile beni germeye yetiyordu.
“Hayır, yok,” dedim, kesin ve soğuk bir tonla.
“Oh, çok şükür yokmuş! Öyleyse bizi bir araya getirsene!” diye sevindi, yüzünde umutlu bir gülümsemeyle.
“Getiremem, ”diye kestim sözünü aniden. Çok paragözdü; abimi sadece hava atmak için kullanacaktı belli ki.
“Neden ki? Yengen olurdum, beraber takılırdık!” diye sırıttı.
“Böyle de takılıyoruz zaten. Hem, abim senin gibi biriyle bir araya gelemez. Kalibresi değilsin,” dedim, soğukkanlılıkla.
“Anlamadım? Dedi, yüzündeki sırıtış sönüvermişti.
“Diyorum ki, abim sana birkaç beden büyük gelir, Yeliz.”
“Ayıp ediyorsun şu an. Abini mi kıskandın yoksa onu alırım diye” dediğinde kaşlarımı attım
“Sen istesen de abimi alamazsın, Yeliz,” dedim, sesimde kesin bir ton vardı.
“Bence ondan değil, abin başka birini severse seni bırakır diye korkuyorsun. Abini paylaşmak istemiyorsun sen,” diye çıkıştı, yüzünde küçümseyen bir ifadeyle.
“Hayır. Abim daha doğal güzelliği olan birine layık, diyorum,” dedim, soğukkanlılığımı korumaya çalışarak.
“Ne yani, ben yapay mıyım?” diye diklendi, sesi yükseliyordu.
“Kaşın, burnun, dudakların, gözlerin yapay. Daha ne olsun?” dedim, sözlerimi iki dişimin arasından çıkarırken.
“Hanımlar, lütfen…” diyerek araya girmeye çalıştı Altay, ama ikimiz de onu duymazdan geldik.
“Sen karışma!” diye tersledim onu, gözümü Yeliz’den ayırmadan.
“Sen kendine baktın mı? Köylü gibi dolanıyorsun etrafta. Altay sana baktığı için şükretmelisin!” diye bağırdı Yeliz, iyice kontrolden çıkmıştı.
“Hah! Neyime şükredecekmişim, çakma sarı seni!” dedim ve öfkeyle saçına yapıştım.
“Bana bak, sırf abin asker diye kendine güveniyorsun!” diye bağırarak o da benim saçıma yapıştı.
Bir anda kafenin içinde saç başa dönmüştük. Abimden öğrendiğim temel savunma taktiklerini, ilk defa ve üzerimde deniyordum. Yüzüne bir tokat attım, tırnaklarım yanağında hafif çizikler bırakmıştı. Gürültüyü duyan kafe çalışanları ve müşteriler araya girmeye çalışıyor, bağırış çağırış bir karmaşa yaşanıyordu.
En sonunda, uzaktan yaklaşan polis sirenleri sesiyle irkildik. Birbirimizden güçlükle ayrıldılar bizi. İkimiz de nefes nefese, üstümüz başımız dağılmış bir haldeyken, olay yerine gelen polisler bizi sakinleştirmeye ve durumu anlamaya çalıştı.
Sonrası bir bulanıklık gibi. Bizi ayrı ayrı dinlediler, tanıklardan ifadeler aldılar. Ardından, ikimizi de karakola götürdüler. İşlemlere tabi tutulduk ve rezil bir şekilde, aynı nezarethaneye düşmüştüm. Bir köşede, yüzünde kırmızı bir el izi ve çiziklerle oturan Yeliz'e öfkeyle bakarken, içim bir yandan da derin bir pişmanlık ve yorgunlukla doluydu. Abimin bu haberi alırsa ne düşüneceğini düşünmek bile istemiyordum. Ama haberde vermeliydim abime.
“Hey bakar mısınız abimi aramak istiyorum” dedim
"Hanımefendi, sessizlik lütfen!" diye uyardı polis memuru.
"Polis bey, haberleşme hakkımı da elimden alamazsınız ya! Abimi arayacağım," dediğimde, adam sıkıntıyla derin bir nefes aldı. Nezarethanenin kapısını açtı ve beni dışarı çıkararak bir masaya oturttu. Telefonu önüme uzattı.
"Buyurun, arayın abinizi," dedi kısaca.
Hızlıca abimin numarasını tuşladım. Sanırım beşinci çalışında açtı.
"Abi?" dedim, sesim titriyordu.
"Elvin? “dedi, sesi yorgun ve derinden geliyordu. Ardından arka planda bir hışırtı duyuldu.
"Elvin, bu sabit hat... ne oluyor?" diye sorduğunda, dudağımı ısırdım.
"Karakoldayım. Gelip beni alır mısın?" diye fısıldadım, umutla.
"Ah, Elvin, ah..." dedi, sesinde belli belirsiz bir hayal kırıklığı ve sıkıntı vardı. Eminim şu an sinir küpü olmuştur. Net.
"Almaya gelmiyorum. Bir gece nezarethanede kal, aklın başına gelsin," dedi ve telefonu kapatmadan önce ekledi, "Seni yarın sabah alırım."
Telefonu kapatır kapatmaz, istemsizce gözlerim doldu. Omuzlarım düştü, sanki tüm bedenim ağırlaşmıştı. Tek kurtarıcım beni kurtarmaya gelmeyecekti. Polis memuru beni tekrar Yeliz'in olduğu nezarethaneye götürdüğünde, kaşlarımı çattım.
"Ben bununla aynı nezarethanede kalmak istemiyorum!" diye itiraz ettim.
"Hanımefendi, burası bir karakol, babanızın oteli değil. Geçin içeri," diyerek beni nazikçe ama kararlı bir şekilde içeri itti ve kapıyı kilitledi.
Yeliz'le baş başa kalmıştık. Onunla uğraşmamak, tek kelime bile etmemek için, köşedeki tahta sandalyelerden birini alıp duvarın dibine çektim. Üstümdeki ceketi çıkarıp katladım ve yere serdim. Uyumak en iyisiydi belki de. Hem yorgunluk hem de yaşadığım hayal kırıklığı, gözlerimi kapatmam için yeterli sebepti. Yere uzandım, sırtımı soğuk duvara dayadım ve gözlerimi yummaya çalıştım. Yeliz'in karşı köşeden gelen dik dik bakışlarını hissediyordum, ama umursamadım. Tek isteğim, bu rezil gecenin bir an önce bitmesi ve abimin sesini duymaktı.
Kulağıma sesler geliyordu ama tam anlayamıyordum. Bütün gece Yeliz’in homurdanmaları ve sürekli kıpırdanmasıyla uyuyamamıştım. Abim de gelmemişti beni almaya zaten.
Kapının açılış sesi, ardından tekrar kapanışı duyuldu. Bir an sessizlik oldu, sonra Yeliz’in o tiz sesi koridoru doldurdu:
"Memurcum, bırakın benii!" dedi. Bu kızın sesi, dünden sonra daha da çirkin geliyordu kulağıma.
"Memur beyciğimmm, benim suçum yokk!" diye sızlandığında, üstümdeki battaniyeyi öfkeyle fırlattım ve ayağa fırladım.
"Sus seni çıyan! Geceden beri uyutmadın zaten!" diye bağırdım. Her şey onun suçuydu. Abime asılmasaydı, ileri geri konuşmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı.
"Senin yüzünden buradayız!" diye hırladı bana karşılık vererek.
Tek kaşımı kaldırdım, soğukkanlı bir öfkeyle: "Hadi be oradan! Abime sarkıntılık yapmasaydın, bu rezil yerde olmayacaktık." İçimde birikmişti hepsi. Hem yorgundum, hem sinirli. Hayatımda ilk kez nezarethaneye düşmüştüm, bu sarı çıyan yüzünden.
"Aferin, kızıl saçlı!" diye bir ses araya girdi. Tanımadığım bir ses. Sese döndüğümde, köşede kollarını bağlamış, bize heyecanla bakan bir kadın vardı. Elinde çekirdek olmasa, tam bir mahalle teyzesi havasındaydı. Mavi gözlerim onun gözlerine kilitlendi; aslında mavi de değillerdi, ne mavi ne yeşil... Garip, değişken bir renk. Hafif kalkık, fındık burnu ve kumral saçlarıyla oturmuş, bizi izliyordu.
"Sen de kimsin?" dedim, aniden çıkan öfkeli sesimle. İstemsiz olmuştu.
"Ben de kocama yapışan sarı bir çıyanı dün dövdüm. Oysa balayından dün dönmüştük. Neyse, sonuç olarak, sopa yemiş bu ara. Ben Masal Soysal Toprakoğlu. Sen?" diyerek elini uzattı bana.
"Ben de Elvin Özgüven," dedim, elini sıkarak.
Ardından Yeliz elini uzattı, ama Masal onu görmezden geldi, tutmadı. Değişik, hayat dolu bir enerjisi vardı. "Sarı çıyanlardan nefret, nefret," demişti. Buna gülümsedim.
"Sevdim seni," dedim samimiyetle.
"Ben de seni, kader arkadaşım," dedi. Yüzündeki saflık ve doğallık insanı çekiyordu. Ben de onu sevmiştim.
O sırada kapı şiddetle açıldı. Abim içeri girdi. Yüzünde öfkeden çok, derin bir hayal kırıklığı ve bıkkınlık vardı.
"Akıllandın mı, kardeşim?" diyerek demir parmaklıklara yaklaştı.
"Atakan, hadi bıraksınlar beni!" dedim, dudak bükerek.
"Abi, lan abi!" dedi. Kaşlarını çatarak derin bir nefes aldı. Belli ki sıkıntılıydı.
"Altı üstü iki yaş büyüksün. Yakışıklığa 'abi' demek sana ayıp olur, bu heybetli vücuduna gölge düşürür," diye takıldım, onu yumuşatmaya çalışarak.
"Yakalara bak," dedi, kaşları hâlâ çatık.
"Abicim, akıllandım, cidden! Bu Yeliz yellozu bir daha asılmadıkça sana söz çıkarmam, bak! Okula da gitmedim, çocuklar beni merak etmiştir," dedim, yalvarır gibi.
"Çıkaracağım seni," dedi abim, sonunda.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı. Masal ayağa fırladı. "Kocacığım!" diyerek dışarı çıktı. Arkasından başka biri daha göründü. Biz böyle 'mapus' şekilde beklerken, abim ve Masal'ın kocası olacak adam (ya da dayısı, anlayamadım) anlaşıp çıktılar.
Masal'a döndüm. "Çıkarırlar bizi, abim yapar bu işi," dedim, onu teselli eder gibi.
"İnşallah," dedi üzgün bir sesle.
Ardından bir polis memuru geldi. "Elvin ve Yeliz Hanım, sizi çıkarıyoruz," dedi. Biz çıkarken, Masal dudak bükmüş, bana bakıyordu.
"Darısı sana, mapus arkadaşım," dedim ona.
"İnşallah," dedi tekrar, gülümsemeye çalışarak.
Kapıdan çıktığımda, abim yanıma geldi. Polis merkezinden çıkarken bir kadın, yanında bir adamla komiserin odasına doğru yürüyordu. Arkalarından, "Masal Toprakoğlu ‘nu da serbest bırakın!" dediğini duyduk.
Polis merkezinden çıkarken abim aceleci davranıyor, etrafına dikkatle bakıyordu.
"Hızlı yürü, Elvin," dedi, sesi alçak ve gergindi.
"Abi, ne oluyor?" diye sordum, endişeyle.
"Anlatacağım, hızlı olur musun?" diye karşılık verdi. Beni hızla askeri aracına bindirip yola koyulduk.
Eve geldiğimizde bile, arabadan inmeden önce etrafı bir kez daha gözden geçirdi. Kapıyı açıp içeri girer girmez, kapıyı hızla kapattı ve sürgüledi. Yüzünde, alışık olmadığım ciddi, tedirgin bir ifade vardı.
Kapıyı açtığımda
“İçeri gir, Elvin,” dedi, sesi gergin ve aceleciydi. Hızla içeri girdim, kapı ardımdan kapanırken içerideki loş ışık gözlerimi kıstı.
“Abi, ne oluyor?” diye sordum, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.
“Atakan, sen mi geldin?” diye titrek, narin bir ses duyuldu. Olduğum yerde kaskatı kesilmiştim.
“Abi, ne oluyor?!” diye tekrar sordum, bu sefer sesimde bir panik vardı.
O sırada oturma odasının girişinde bir kız belirdi. Üzerinde, bulunduğumuz kasvetli eve hiç uymayan, bembeyaz, sade bir elbise vardı. Yüzünde hüzünlü bir ifadeyle, şaşkınlık içinde bana bakıyordu
“Ne oluyor? Açıklar mısın?” dedim, bakışlarımı abimin yüzüne dikerek. Sesim titriyordu.
Abim, derin bir nefes aldı. Gözlerimden kaçırmaya çalıştığı bir suçluluk ve kararlılık karışımı bir ifade vardı yüzünde. Sonra, yavaşça, net bir şekilde konuştu:
“Evlendim.
İki kelime. Öylece havada asılı kaldılar. Zaman durdu sanki. Şok içinde ona baktım, sonra beyaz elbiseli yabancıya, sonra tekrar ona... Dünyam başıma yıkılıyor gibiydi. Hiçbir şey söyleyemedim.
BÖLÜM SONU . . .