Bölüm-7- Yasaklar ve Fısıltılar

1612 Words
Salonun büyük pencerelerinden süzülen sabah ışığı, ipek perdelerin ardından loş ve yumuşak bir şekilde içeri sızıyor, yüksek tavanlı, kitaplıklarla çevrili odaya altın sarısı bir sıcaklık katıyordu. Koyu ceviz rengi mobilyalar, işlemeli halılar ve duvarda asılı duran pastoral tablolar malikânenin asaletini tamamlıyordu. Madam Vanessa, kadife kumaştan lacivert koltuğuna oturmuş, önünde sedef kaplamalı küçük bir defter açmıştı. Gözlüğünü takarken dudakları, sabırlı ama sorgulayıcı bir gülümsemeye büründü. Yeni gelen kızlar, salonun ortasındaki kanepelere yerleşmişti. Her birinin yüzünde aynı soru işareti: “Neden geçmişimizi öğrenmek istiyor?” “Bu evde yalan söylenmez,” dedi Madam, sesi ne çok yumuşak ne de tehditkâr, yalnızca net ve güvenilirdi. “Geçmişinizi bilmem, size nasıl bir gelecek hazırlayacağımı anlamama yardım eder.” Sessizlik bir an odada asılı kaldı, sonra Rosa titreyen sesiyle söze başladı. “Ben... Pis bir yerde büyüdüm,” dedi Rosa. “Nemli bir bodrumda... Gözlerim doğduğumda sağlamdı ama zamanla... Karanlıkta yaşamaktan biri neredeyse kör oldu.” Başını eğdi. Kalın camlı gözlüklerinin ardından belli belirsiz bir umutla Madam’a baktı. Vanessa not alırken tek kelime etmedi ama başıyla Rosa’ya hafifçe onay verir gibi bir hareket yaptı. Sıra Annabel’e geldi. Kıvrılan elleri eteklerini buruş buruş etmişti. Bakışları yerdeydi. “Annem... Erkeklerin peşinden para için giderdi,” dedi kısık sesle. “Bana bakmazdı. Sonra bir gün yetimhaneye bıraktı. Başrahibe Agatha... Beni... Beni bir lordun yanına gönderdi. Hizmet edeceksin dedi. Ama hizmet falan değildi.” Sesindeki utanç odayı doldurdu. Kimse konuşmadı. Madam kalemiyle deftere bir çizgi daha çekti. Mira, Annabel’in elini tuttu. Onun kadar ürkek değildi ama sesi tedirgindi. “Annem bir hırsızdı. Çok ustaydı,” dedi, dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. “Ama sonunda yakalandı. Kalabalığın ortasında astılar. Benim için artık yer yoktu, beni yetimhaneye verdiler.” Madam başını hafifçe yana eğdi, Mira’nın sözleri ona yabancı değildi belli ki. Sonunda gözler Elina’ya döndü. Gözlerinin içinde gururla hapsedilmiş bir sır parıldıyordu. “Babam beni bıraktı,” dedi, sesi sakindi ama kalbinin derinliklerinden bir şeyleri susturuyordu. “Annem öldü. Bu kadar.” Vanessa gözlüğünü çıkarıp Elina’ya baktı. Uzun süre baktı. Sonra sessizce not defterini kapattı. Diğer üç kız da geçmişlerini paylaştı. İçlerinden biri dilsizdi, diğeri geçmişini yalnızca üç kelimeyle özetledi: “Beni istemediler, attılar.” En son konuşan küçük, çelimsiz bir kızsa Madam’a doğrudan bakarak, “Beni yaşlı bir adam satın aldı. Ama yaşlı adam ölünce sokağa atıldım,” dedi. Sesi tınısız, kelimeleri alışılmış bir hikâyenin tekrar edercesine soğuktu. Vanessa ayağa kalktı. Gözleri tek tek tüm kızların üzerinde dolaştı. “Siz artık bu evin kızlarısınız,” dedi. “Geçmişinize saygı duyuyorum. Ama geçmişiniz sizi tanımlamayacak. Size neyi, kim olmanız gerektiğini ben değil; sizin kalbiniz öğretecek. Bu evde en çok ona kulak verilir.” Madam Vanessa, pencerenin önünde bir süre durdu. Gözleri bahçedeki beyaz güllere takılmıştı. Ardından ağır adımlarla salona döndü. Kızlar dikkatle onu izliyordu. Elindeki defteri masaya koyup iki elini birbirine kenetledi. “Artık burası sizin eviniz,” dedi. “Ama bir ev yalnızca duvarlardan ibaret değildir. İçinde yaşayanların sözleri, davranışları ve kalpleriyle şekillenir. Bu malikâne dışarıdan göründüğünden çok daha hassas dengelere dayanır.” Salonun içinde bir huzur sessizliği oluşmuştu. Kızların gözleri Madam’ın dudaklarından dökülecek her kelimeye kilitlenmişti. “Burada her biriniz, diğerinizin kız kardeşi olacaksınız. Birbirinize saygı gösterecek, asla küçük düşürmeyeceksiniz. Çünkü dışarıdan biri sizi gördüğünde yalnızca sizi değil, beni de yargılar. Bu evdeki her davranış, her söz, bana atfedilir. Unutmayın.” Elina, Madam’ın duruşundaki disiplini hayranlıkla izliyordu. Gözlerinin içi hâlâ sıcak ve sevecendi, ama altında demirden bir irade yatıyordu. “Ve…” dedi Vanessa, bir an durakladı. “Malikânenin çatı katına çıkmak kesinlikle yasaktır.” O an Elina’nın içinde bir kıvılcım yandı. ‘Neden?’ diye sordu iç sesi. Yasak kelimesi, sanki zihninde altınla çizilmişti. Bir yer yasaksa, mutlaka içinde sırlar da vardır. Merakı dizginlenemez bir şekilde içini dürtmeye başlamıştı bile. Madam konuşmaya devam etti. Sesi bu kez daha yumuşak, biraz da gururluydu. “Her biriniz için ayrı ayrı planlar yapıyorum. Eğitimleriniz, görgü kuralları, dans, Fransızca, tarih… Hanginizin neye yatkın olduğunu izliyorum ve en uygun yolu hazırlıyorum. Kimi kızlarımı çalışkanlıkları ve terbiyeleriyle iyi evliliklere hazırlıyorum. Bazılarını, eğer uygun görünürlerse, sosyete içine bile kabul ettiriyorum.” Kızlar birbirine baktı. Sosyete… O dünyayı yalnızca uzak masallarda duymuşlardı. Kristal avizeler, altın yaldızlı tabaklar, kemikten yelpazeler, gece baloları… “Elbette bu kolay değil,” diye sürdürdü Madam. “Sosyete, dışarıdan gelenleri kabul etmez. Hele geçmişi bulanık olanları asla. Ancak bazen, birkaç güvenilir aileye ismini sorduğum bir kız, soyuna uygun bulunursa… Evet, içeri alınabiliyor. Bu nadir bir şeydir, ama imkânsız değildir.” Sözleri Elina’nın zihninde yankılandı: Soyuna uygun bulunursa… Demek ki yalnızca akıl ve ahlak yetmiyordu. Kan, soy, köken… Her şey belirleyiciydi. Elina ellerini eteğinin üstüne bastırdı. İçinde adını bile bilmediği bir öfke tomurcuklanıyordu. Ona göre insanlar, nereden geldikleriyle değil, kim olduklarıyla değerlendirilmeliydi. Ama bu dünya böyle işlemiyordu. Vanessa, gözlerini kızların yüzlerinde tek tek gezdirdi. Onların bu yeni dünyanın kurallarını sindirmelerini bekledi. Ardından küçük bir zil çaldı. Lelia içeri girdi, başını eğdi. “Şimdi,” dedi Madam. “Okula geçin, Sophia size okulun kurallarını anlatacak.” Kızlar yavaşça ayağa kalktı. Elina son bir kez Madam’a baktı. Gözlerinde hem hayranlık hem kuşku vardı. Bir şeyler gizleniyordu bu duvarların ardında… Ve o, bir gün o çatı katına çıkacaktı. Yasak olan her şey, bir hikâyeyi içinde saklar çünkü. Okulun taş kapısından içeri adım attıklarında, havadaki kireçli duvar kokusu yerini sabunla yıkanmış koridorların temizliğine bıraktı. Yeni kızlar, peş peşe yürüyerek dar taş merdivenlerden yukarı çıktılar. Ayak sesleri boş koridorda yankılanıyor, heyecanları her basamakta daha da artıyordu. Üst katta genişçe bir antrede bekleyen biri vardı: Sofia. Madam Vanessa’nın öz kızı, sırtında gri mavi kumaştan bir yelek, boynunda zarif bir kurdele ile dimdik duruyordu. Gözleri ciddiydi ama içten bir gülümseme dudaklarında geziniyordu. “Hoş geldiniz,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Burası okul binası. Eğitim ve yaşam, burada iç içedir.” Kızlar dikkatle onu dinlemeye koyulmuştu. “Burada her sabah erkenden başlarız derslere,” diye devam etti Sofia. “Fransızca, matematik, görgü kuralları, müzik, dikiş… Hocalarımız saygıyı hak eder. Sınıflarda sessizlik esastır. Her sorunun bir zamanı ve yeri vardır. Anlatılanlara dikkat edin. Dinlemek, öğrenmenin yarısıdır.” Duvarlardaki büyük saat, saniyeleri tıkır tıkır işaret ederken, Sofia’nın sesi koridora hükmediyordu. “Temizlik nöbeti sırayladır. Bugün siz izleyici olacaksınız ama yarın bir köşeyi sizin silmeniz istenecek. Burada çalışan yok; biz kendimiz yaparız her şeyi. Çünkü bir hanımefendi, sorumlulukla büyür.” Sofia bir pencereye yöneldi, perdenin ucunu aralayıp okulun arka bahçesini gösterdi. Bahçe duvarlarının ardında, uzaktan katedrale uzanan bir sokak görünüyordu. “Madamın kızları, yani sizler, okulda da kalırsınız. Bu bina, sizin ikinci eviniz. Fakat bazı kızlar yalnızca eğitim için buradalar. Aileleri onları her Pazar alır, pazartesi geri bırakır. Onlar bizim gibi burada yaşamıyorlar.” Elina başını hafifçe kaldırdı. Her Pazar... demek ki sosyeteye yakın ailelerin çocukları bile buraya geliyordu. Ama onlar, eve dönebildikleri bir yere sahipti. Bu duvarların dışında onları bekleyen bir anneleri, hizmetkârları ya da salonlar dolusu ışıltılı hayatları vardı. “Bugün okulun geri kalan kısmını da gezdireceğim size,” dedi Sofia. Kızlar, birbirine kısa bakışlar attı. Sessizce başlarını salladılar. Sofia, ellerini arkasında birleştirip yürümeye başladı. Ayak sesleri yeniden koridora yayıldı. Her biri, kendilerini bekleyen yeni dünyanın ilk adımlarını atıyordu. Ama Elina için bu dünya sadece bilgiyle değil, sırlarla da doluydu. Ve her gün, onları biraz daha çözmeye kararlıydı. Sınıfın tanıtımı bittiğinde Sofia son kez baktı kızlara. “Bugün ve yarın için ders programı yok. Pazartesi günü diğer kızlar geldiğinde siz de onlarla birlikte başlayacaksınız,” dedi. Yeni gelen dört kız, gösterilen koridora ilerleyip odalarına çekildiler. Elina, yerleştirdiği birkaç eşyadan sonra pencerenin yanına gitti. Geniş çerçeveli pencereyi iki yana açtı. Ilık bir sonbahar havası doldu içeriye; kurumuş yaprakların çıtırtı kokusu, taş duvarların arasında dolaşan hafif rüzgârla birleşmişti. Aşağıya bakarken gözleri Magda’ya takıldı. Magda mutfağın arkasındaki dar avluda, tanımadığı genç bir kızla konuşuyordu. Kızın yüzü silikti uzaktan ama beden dili yeterince netti. İnce kollarını sıkıca göğsünde bağlamış, bir şeyleri anlatırken sesi yükseliyor, ellerini savuruyordu. Magda’nın başı iki yana sallanıyor, sonra bir an durup çevresine bakıyordu. Elina, kaşlarını çattı. Bu konuşma öylesine bir mutfak sohbeti değildi. Bunu anlamıştı. Daha iyi duyabilmek için pencerenin dışına biraz eğildi ama taş pencere eşiği dar ve kaygandı. Düşme korkusuyla irkildi. Arkasını döndü, gözleri odada gezinip Rosa ve Annabel’i buldu. “Çabuk,” dedi alçak sesle ama heyecanla, “yardım edin bana. Beni biraz pencereden sarkıtın.” Rosa şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı, Annabel ise gözlerini devirdi. “Bu hiç iyi fikir değil,” dedi Annabel. “Elina, saçmalama. Düşersin!” diye ekledi Rosa. Ama Elina ısrarcıydı. “Lütfen. Sadece birkaç saniye. Aşağıdaki konuşmayı duymam lazım.” İki kız gönülsüzce ama meraklarına yenik düşerek Elina’nın beline sardıkları çarşafla onu pencerenin dışına doğru yavaşça sarkıttılar. Elina, çenesini taş pencere kenarına dayadı, kulaklarını dikti. Kelimeler rüzgârla birlikte yukarıya ulaşıyordu, ama sadece parçalar hâlinde: “… kumaş …” “… yardım edecekse …” “… yeter artık … bıktım …” Elina’nın gözleri parladı. Duydukları arasında anlamlı bağlar kurmaya çalışırken içeriden bir kapı hızla açıldı. Mira girmişti odaya. Penceredeki manzarayı görünce dehşete kapıldı. “Tanrım! Elina, ne yapıyorsun sen? Deli misin!” diye bağırdı. Annabel ve Rosa hemen Elina’yı geri çekmeye çalıştı. Mira, sinirle ellerini beline koymuş, onları azarlıyordu: “Ya düşseydi? Hepimiz cezalandırılırdık!” Elina ise pencere kenarına döner dönmez hızla ayağa fırladı. Nefes nefeseydi ama kararlılığı sarsılmamıştı. Mira’nın omzunu sertçe iterek yanından geçti. “Ben aşağı iniyorum. O kızı bulmalıyım,” dedi kısa bir fısıltıyla. “Hangi kız?” diye sordu Mira ama Elina onu duymamıştı bile. Rosa ve Annabel’in şaşkın bakışları arasında odadan fırladı, merdivenleri üçer beşer indi. Ayağındaki ayakkabıları tam geçirmeye bile fırsat bulamamıştı. Arka avluya açılan mutfak kapısına doğru hızla yürüdü ve gözlerini çevrede gezdirdi. Genç kız hâlâ oradaydı. Tam dönüp gitmeye hazırlanıyordu ki Elina seslendi: “Bekle! Lütfen… bir şey soracağım.” Kız başını çevirdi. Gözlerinde korkuyla karışık bir huzursuzluk vardı. Ama Elina, artık onun peşindeydi ve sessiz kalmaya niyeti yoktu. Bir cevap alana kadar da bırakmayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD