Bölüm-5-Kaderin İki Kapısı

1634 Words
Tren, istasyonun yorgun raylarında ağır ağır kıpırdanmaya başladığında Elina var gücüyle koşuyordu. Ayakları neredeyse yerle temas etmiyor, başını öne eğip soluğunu tuttukça, kalbi göğsünü yumrukluyordu. Ellerindeki şifalı otları ve cam şişeyi sıkıca kavramıştı; Olivia Hanım’ın ağrısı, aklından silinmeyen tek şeydi. İstasyonun sonunda duran bankı hatırladı. Tren durmadan önce oraya çekmişti, ihtiyatla, ihtimalleri hesaplayarak. İşte şimdi o ihtimalin tam kalbine koşuyordu. Adımları rayların gürültüsüne karıştı. İçeride pencerelere yüzlerini dayamış Mira, Rosa, Annabel, Sofia ve Vanessa; ellerini cama yapıştırmış, sanki onu görebilirmiş gibi “Haydi Elina!” diye bağırıyorlardı. Kapının hemen yanında Lucas bekliyordu. Gözleriyle uzakları tarıyor, kalbiyle Elina’nın dönmesini diliyordu. O an, trenin dumanı bir perde gibi aralanınca Elina göründü. Yüzü çamur, saçları darmadağın, nefesi kısa ama gözleri alevdi. “Kapıyı aç!” diye bağırdı. Lucas tereddüt etmeden kolunu uzattı, kapıyı açtı ve tüm gövdesiyle dışarı sarktı. Elina son bir hamleyle bankın üzerine sıçradı, uzanan ele sarıldı ve trenin temposuyla içeri sürüklendi. Dengesini kaybetti; Lucas’la birlikte yere düştüler. Trenin metal zeminine kapaklandığında göz göze geldiler. Terli yüzler, birbirine değecek kadar yakındı. Elina aniden kalktı, elindekileri sıkıca tutarak doğruldu. Lucas da hafifçe silkelenip üzerini düzeltti ama gözleri hâlâ Elina’nın üstündeydi. “Yetişemeyeceğini biliyordun,” dedi hayranlıkla, nefesini toparlamaya çalışarak. “Bu yüzden bankı çektin. Bile bile gittin.” Elina dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrımla, “Bir erkek de yetişemezdi,” dedi yalnızca. O sırada Sofia, Elina’nın getirdiği ilaçları hemen aldı, Olivia için çayı hazırlamaya koyuldu. Kompartımanda hâlâ telaş vardı ama Vanessa’nın gözleri sadece Elina’nın üzerindeydi. Yaklaşarak kolunu hafifçe tuttu. “Senin iki sebebin vardı,” dedi yumuşak bir sesle. “Birincisini söyledin. Diğerini duymamış olayım mı?” Elina, kompartımanın dar kapısından dışarıya bir göz attı. Tren rayları arkasında kalırken, gözlerini tekrar Vanessa’ya çevirdi. Omuzlarını hafifçe silkerek, “Çünkü... benden başka kimse koşmazdı,” dedi. Sessizlik bir an boyunca sarktı içeride. Sonra Vanessa başını eğdi, zarifçe gülümsedi. Elina’nın yanından çekildi, göz ucuyla Olivia’ya baktı. Hayat her zaman asil salonlarda değil, ray üstü gölgelerde yazılıyordu. Lambaları ve dökme demir fenerlerle aydınlatılmış, sisle karışık loş bir ışıkla çevresini sarıyordu. Son istasyona varıldığında tren, raylar üzerinde ağır ağır yavaşladı. İçerideki yolcular bir bir eşyalarını toplayarak kapılara yöneldi. Kompartımanın derin köşesinde, Olivia başını yastığa yaslamış, derin bir uykuya dalmıştı. Yüzündeki acı ifadesi kaybolmuş, yerine dingin bir huzur yerleşmişti. Şifalı çaylar, Elina’nın getirdiği otlar, ve Sofia’nın nazik elleriyle yaptığı bakım nihayet işe yaramıştı. Vanessa, Olivia’nın hâlâ yorgun yüzüne baktıktan sonra tereddütsüz bir karar aldı. Bir hizmetliyi çağırarak, Olivia’yı istasyonda bekleyen at arabasına bindirtti. “Onu doğrudan evine götürün,” diye tembihledi. “Hiç durmayın.” Olivia’nın at arabası ağır ağır uzaklaşırken Vanessa, istasyon peronuna döndü. Kızlar yan yana durmuş, bir yandan şehre ilk kez ayak basmanın heyecanını, bir yandan yorgunluğu taşıyorlardı. Connel Eldon Brave, trenin basamaklarından ağır adımlarla indi. Şık paltosunun yakasını düzeltip yaklaşarak Vanessa’nın elini nazikçe tuttu ve öpmek için eğildi. O anki kibarlığına rağmen dudaklarında beliren alaycı tebessüm, sözlerinden önce niyetini haber veriyordu. “Yeni kızlarınıza,” dedi yumuşak ama iğneleyici bir tonda, “soylularla nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmenizi öneririm.” Bir an için sessizlik oldu. Kızların bazıları başlarını kaldırdı, bazıları gözlerini kaçırdı. Ama Vanessa’nın yüzü değişmedi. Ne sesi titredi ne de kaşları çatıldı. Zarafetiyle dimdik durdu, elini Connel’in elinden çekti. “Kızlarımı terbiye edebilirim Bay Brave,” dedi sakince. “Ama cesaret ve merhamet öğretilen değil, insanın yüreğinden gelen erdemlerdir.” Connel’in yüzü donuklaştı, tokadını sözle yemiş gibiydi. Vanessa, artık ilgisini hak etmediğine karar vermişçesine ona bir daha bakmadan, yanındaki genç adama döndü. “Teşekkür ederim, Lucas,” dedi samimi bir sesle. “Bugün yaptığın şey, kolay değildi.” Lucas hafifçe başını eğdi ama bakışları bir an için Elina’yı buldu. Elina da bakıştan kaçınmadan gülümsedi, çabuk çabuk gözlerini kırpıştırdı. O gece, Vanessa’nın malikânesine doğru yola çıkmak üzere üç at arabası hazırlanmıştı. Kasabanın dışına düşen, yamaçların arasına gizlenmiş gösterişli ama sade malikâneye doğru, tekerlekler taşlı yollar üzerinde yuvarlanmaya başladı. Gece, şehre çoktan sırtını dönmüş, gökyüzü puslu bulutların ardına gizlenmiş ay ışığıyla sarmalanmıştı. At arabaları, taşlı yollarda aralıklı sarsıntılarla ilerlerken, Elina camdan dışarıya gözlerini dikmiş, karanlığın içindeki ayrıntıları yakalamaya çalışıyordu. Ağaçların gölgeleri birer siluet gibi geçiyor, yıldızlar sisin arkasından titrekçe parlıyordu. Bir anda arabaların yönü döndü ve kızlar, ufukta yükselen geniş yapıyı gördüklerinde bir anlık bir sessizlik çöktü. Gözlerine inanamamışlardı. Önlerinde yükselen malikâne, gösterişli ama abartıdan uzak zarafetiyle bir beyefendinin elinden çıkmış gibiydi. Taştan yapılmış büyük bir yapıydı bu; pencereleri yuvarlak kemerli, duvarları sarmaşıklarla süslenmiş, geniş bir taş merdivenle ana kapıya ulaşılıyordu. Yanında, malikânenin bahçesini paylaşan, gri taşlı eski bir bina daha vardı. Burası daha sade ama hiç de bakımsız değildi. Zarif bir geçmişin izlerini taşıyan, sessiz bir öğretmen gibiydi sanki. Vanessa’nın kızları eğitmek için kullandığı okul binasıydı burası. Kızlar, yaşadıkları yorgunluğu bir an için unutmuş, hayranlıkla malikâneye ve eski binaya bakıyorlardı. Elina bile içinde bastıramadığı bir heyecan hissetti. Belki de hayatında ilk kez, kalacağı bir yerin sıcak olabileceğine inandı. Okul binasının içine girildiğinde taş döşeli koridorları, yüksek tavanları ve titizlikle yerleştirilmiş gaz lambaları karşıladı onları. İçeride kömür sobasının sıcaklığı yayılıyor, balmumu ve lavanta karışımı hoş bir koku havaya sinmişti. Eşyalar taşınırken, Vanessa’nın yardımcısı olan kadınlar yeni gelen sekiz kıza odalarını gösterdi. Elina, Mira, Rosa ve Annabel, aynı odada kalmak istediklerini belirttiklerinde, yardımcılardan biri gözlerini kısmış ama sonra hafifçe gülümseyerek başını sallamıştı. Dördü de üçüncü katta, malikâneyi ve bahçeyi gören cephedeki odaya yönlendirildiler. Oda genişti. Duvarlar açık krem rengine boyanmış, yerler cilalı ahşapla döşenmişti. Her köşede sade ama zarif dokunuşlar vardı: işlemeli perdeler, fırçayla boyanmış küçük çiçek motifli dolaplar ve her yatağın başucunda birer küçük kitap rafı. Camın önüne yerleştirilmiş dört yatak arasında, en köşe olanı Elina hemen kaptı. Yatağın ayak ucunda, eski ama sağlam bir sandık vardı. Elina hemen sandığı açtı ve eşyalarını yerleştirmeye başladı. Mira yatağının üzerine atladı, Rosa gözlüğünü düzeltip dolaba yerleşti, Annabel ise pencereyi hafif aralayarak dışarıya baktı. Bahçedeki fenerler parıldıyordu. Annabel pencereyi araladığında serin bir gece rüzgârı odaya doldu. Tül perde hafifçe kıpırdadı, lavanta kokulu hava içerideki soba sıcaklığıyla karıştı. Camın kenarına eğilip dışarı bakarken, “Elina, gel bak,” dedi fısıltıyla. Elina yatağından kalktı, uzun adımlarla pencereye yaklaştı. Mira ve Rosa da merakla arkalarına dizildi. Gecenin sessizliği hâkimdi, yalnızca uzaklardan gelen bir baykuş sesi duyuluyordu. Bahçedeki fenerlerin titrek ışıkları, toprağa serilmiş çiğ damlalarını parlatıyor, ortalığa bir masal sisini andıran bir yumuşaklık yayıyordu. Tam o anda, malikânenin büyük kapısı hızla açıldı. Vanessa’nın gölgesi beliriverdi. Madama özgü o asil ve ölçülü adımlar bu kez telaşla atılıyordu. Üzerine kalın bir pelerin almıştı, başlığı neredeyse yüzünü gölgeliyordu. Etekleri toprağa çarparak hızla yürüyordu, ama bu yürüyüş alışıldık, kontrollü bir yürüyüş değil, bir şeylerden kaçan ya da bir yere yetişmeye çalışan birinin aceleci adımlarıydı. Karanlıkta bir başka gölgeye doğru yöneldi; çitlerin arkasında kısa bir konuşma, bir baş selamı… Sonra hızla malikânenin dışına, ağaçların arasına doğru kayboldu. Elina’nın gözleri kısıldı. “Gördünüz mü?” diye fısıldadı. “Madam... bir yere gidiyor. Gizlice.” Annabel başını salladı, Mira’nın dudakları aralandı ama tek kelime edemedi. Rosa, gözlüğünü çıkarmış, parmaklarının arasına alıp sessizce camın buğusunu silmişti. “Elinde bir şey vardı,” dedi Elina. “Sanki mektup... ya da bir defter gibi.” Gözleri hâlâ karanlığı tarıyordu. “Ne iş çeviriyor böyle gecenin bir vakti?” Kimse cevap vermedi ama odadaki hava değişmişti. O an, kızlar Vanessa’nın sadece zarif bir kadın değil, aynı zamanda sırlar taşıyan biri olduğunu anladılar. Onun geceleri dışarı çıkması, elinde bir belgeyle ortadan kaybolması... bu ev sadece bir okul değil, başka şeylerin de kapısıydı belki. Elina pencereyi kapatmadan önce son bir kez gökyüzüne baktı. Yıldızların altında karanlık ilerliyordu ve o karanlığın içinde Madam Vanessa da kendi yolunu çiziyordu. Elina, içten içe bu kadını çözmeye karar verdiğini o an fark etti. *** Tren istasyonundan ayrılan at arabası, sokağın taş döşemelerinde hızla ilerlerken, Connel ceketinin tozunu silerek arabanın kapısını açtı. Lucas arkasından inmiş, kardeşinin iki adım gerisinde duruyordu. Gecenin karanlığına rağmen malikânenin büyük salonundan yükselen ışıklar, kasvetli havayı delip geçen bir ışıltı gibi parlıyordu. Giriş kapısında bekleyen uşak başlarıyla selamladı. İçeri girdiklerinde altın yaldızlı tavan süslemeleri, büyük kristal avizeler ve koyu yeşil kadifelerle bezenmiş koltuklar onları karşıladı. Sanki bu bina zamanın dışında yaşıyordu. Lordlar, baronlar ve birkaçı hanedanla akraba sayılan soylular; meşe ağacından oyulmuş uzun masanın etrafında toplanmışlardı. Üzerlerinde koyu tonlarda işlemeli ceketler, bastonlarının tepesinde gümüş ya da taş detaylar… Her biri koltuklarına, sadece rütbeleriyle değil, tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan egemenlik hakkıyla oturmuş gibiydi. Connel yerine geçerken hafifçe eğilerek başını selam verdi. Ardından gelen Lucas, bu ihtişamın içinde biraz daha küçülmüş hissediyordu. Ama o his, yüreğinde yatan başka bir arzunun kararlılığıyla bastırılmıştı. Lord Belfray’in boğuk sesi salonu doldurdu: “Halkın oy kullanması... sadece dedikodu. Bırakalım fısıltılarda kalsın.” Baron Yates başını salladı. “Oy veren bir halk, dizginlenemez. Bugün meclis isterler, yarın tahta göz dikerler. Devrimler böyle başlar.” “Devrim mi?” diye homurdandı bir diğeri. “Biz hanedanlara sadık kaldıkça, halk ne isterse istesin sadece mırıldanabilir. Kralın sesi her şeyin üzerindedir.” Connel söz almadı. Gözleri masanın üzerindeki ağır kristal sürahiye, önündeki not defterine ve lordların yüzlerinde gezindi. Kimi yaşlı, kimi kurnaz, kimi de sinsice gülümsüyordu. Onlar için halk sadece bir yük, bir potansiyel tehlikeydi. Okuryazar olanların çoğalması, kadınların bazı toplantılarda yer almaya başlaması, yetimhanelerden alınan kızların soylu evlerde eğitim görmesi... Tüm bunlar bu masada “aykırı” ya da “zararlı fikirler” olarak tartışılıyordu. Lucas ise o an kalbindeki sıkışmayı bastıramadı. Bu masada bir sandalyesi vardı, ama içinde hep başka bir yerde olma arzusu... Amcasının küçük muayenehanesinde, bir çocuğun ateşini düşürürken, yaşlı bir kadının nabzını sayarken... İnsanların gözlerinin içine bakarak yardım ettiği o sade, ama hakiki hayatta. Bir an Connel’e baktı. Abisi tam o sırada sessizce fısıldıyordu: “Eğer madama yardım etseydik... bu toplantıyı kaçırırdık.” Lucas içinden geçirdiği sözleri yutmak zorunda kaldı. “Belki de kaçırmak en iyisi olurdu.” Ama bunu dile getirseydi, Connel’in bakışlarında saygı değil, utançla karşılaşacağını biliyordu. İçinde büyüyen iki dünya arasında sıkışmış hissediyordu kendini. Biri altın avizelerin, iktidarın, politik hesapların dünyasıydı. Diğeri merhametin, ilacın, insan nefesinin dünyası. Ve o gece, her ne kadar sessiz kalsa da, Lucas’ın kalbi kendi yolunu çoktan çizmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD