Bölüm-3-Yetimhaneden Uzak

1310 Words
Mutfakta kopan fırtınanın ardından her şey, tuhaf bir sükûnetle yerini boşluğa bıraktı. Madam Vanessa’nın ayak sesleri çoktan kapının dışında silinmişti. Fakat içeride, kalpler hâlâ çarpıyordu. “Çürükler ordusu…” diye mırıldandı Rosa kendi kendine, bir övünç gibi. Kızlar, mutfaktan yukarı kata koşarken çamurlu eteklerini elleriyle tutuyor, birbirlerine bakıp heyecanla gülüşüyorlardı. Yüzlerinde bir umut, gözlerinde yeni bir hayata açılan pencereler belirmişti. Madam Vanessa’nın onları evlat edinişi, gökten inmiş bir mucize gibiydi. Hemen üst kat odalara doluştular. Her biri bir köşeye geçip, en azından yüzlerini temizleyecek bir parça sabun, saçlarını örmek için bir tarak aramaya başladı. Ama Elina, mutfağın ortasında öylece kalmıştı. Ayaklarının altında un ve çamur karışımı, sırtında soba isi... Elleri yanlarında sarkıyordu. Sanki olanlar gerçek değilmiş gibi, sanki her şey hâlâ bir oyunun parçasıymış gibi bakıyordu kapıya. Mira geri döndü. Onu o hâlde gördü. “Hadi,” dedi yumuşak bir sesle. “Çıkıyoruz. Sen neden hâlâ buradasın?” Elina başını kaldırmadı. Dudakları bir süre kıpırdamadı. Sonra kısık bir sesle konuştu: “Ben... ben gitmeyeceğim.” Mira kaşlarını çattı. “Ne demek gitmeyeceğim?” “Elini öptü diye değil... Rahibeye tokat attım diye aldı bizi. O madam kim, biz kimiz? Tanımıyoruz onu. Bizi nereye götürüyor, bilmiyoruz. Hiçbir şey bilmiyoruz.” Elina’yı bir korku sarmıştı. Mira birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra onun yanına geldi, ayakta duran Elina’nın karşısına geçip eğildi, göz hizasına geldi. “Elina… merak etmiyor musun?” “Ne?” “Orası nasıl bir yer. Madam gerçekten ne yapıyor. Kim bu kadın? Biz nereye gidiyoruz? Bu bir yetimhane değil. Bu başka bir şey… Sen gitmezsen, bunların hiçbirini öğrenemeyeceksin. Ve ben sana asla anlatmayacağım.” Elina’nın dudakları kıpırdadı ama kelime dökülmedi. Mira devam etti: “Senin gözlerin, başkalarının bakmadığı yere bakıyor. Şimdi o gözleri burada, bu rutubetli taşların arasında mı çürütmek istiyorsun?” Elina derin bir nefes aldı. Gözleri hâlâ kapıdaydı, ama düşünceleri çoktan uzaklaşmıştı. Orası… gitmeleri gereken yer… belki de bu küçük kasabadan çok daha büyüktü. Belki haritalarda olmayan bir hayattı orası. Belki kendi gözleriyle gördüklerini anlatacağı yeni bir dünya vardı. Başını eğdi, bir süre sustu. Sonra aniden dönüp yürümeye başladı. “Eşyalarımı toplamam lazım,” dedi. Mira hafifçe gülümsedi. Elina’nın adımlarına yetişmek için arkasından ilerledi. Birlikte merdivenlerden yukarı çıkarken, Elina kendi kendine mırıldandı: “Gitmezsem… içim içimi yer.” Üst kattaki dar koridorda, yedi kız ellerinde cılız kumaşlarla bezenmiş bavullarıyla sıralanmıştı. Kimi kırık bir ayna karşısında saçlarını örüyor, kimi birkaç günlüğüne bile olsa temiz kalabilecek giysileri katlamaya çalışıyordu. Gittikleri yerin neye benzediğini bilmiyorlardı ama geldikleri yerden daha kötü olamazdı. Elina hariç, içlerinden hiçbiri geçmişini geride bırakmakta tereddüt etmiyordu. Alt kattaysa, bambaşka bir hazırlık vardı. Agatha’nın yüzü gerilmiş, dudakları öfkeyle büzülmüştü. Onları karşılamak üzere süslediği oturma odasında Madam Vanessa bir sandalye ucunda zarafetle oturuyor, eldivenlerini dizinin üstünde tutuyor, sabırla bekliyordu. Yanında, aynı onun gibi koyu renk giysilere bürünmüş iki kadın daha vardı. Madamın soylu şapkası başındaydı; başlığı inci tül perdeler gibi alnına düşüyordu. Uzun mantosu hâlâ üstündeydi; kraliyet mavisi düğmeleri, gümüş bir bastonun başındaki kartal kabartması gibi parlıyordu. Agatha sonunda bir cesaretle öne çıktı. Ellerini önünde birleştirip ince bir selam verdi. Ses tonu, dizginlenmiş öfkeyle doluydu: “Madam… lütfen bağışlayın ama o kızlar… yani, Elina ve yanındakiler. Onları alamazsınız. Bu yetimhanenin düzenine uymadılar. Eğer çok istiyorsanız, size gösterdiğimiz o üç kızı alabilirsiniz. Diğerleri... uygun değil.” Odadaki hava bir anda gerildi. Madam Vanessa’nın dudaklarındaki kibar gülümseme yavaşça kayboldu. Başını çevirmeden yanındaki iki kadına kısa bir bakış attı. Sonra aniden yerinden kalktı. Sandalyenin arkasından döndü ve Agatha’nın üzerine yürüdü. Topuklu çizmeleri taş döşemeye sertçe vuruyordu. “Uygun değil, öyle mi?” dedi, sesi tizleşmeden netleşmişti. “Kime göre uygun değil Agatha Hanım? Sizin, mutfakta çocuk döven rahibelerinize göre mi?” Agatha bir adım geri çekildi. “Madam, ne dediğinizin farkında mısınız?” Madam Vanessa durdu. Gözlerini kısmıştı. Sesi bu kez iğne gibi inceydi. “Gayet farkındayım. Bu yetimhaneye gönderilen bağışların bir kısmının pazarlıkla tüccarlara gittiğini, kimi kızların daha on üçüne varmadan işlere verildiğini, kimilerinin ise ‘sorun çıkarıyor’ bahanesiyle kasaba dışına satıldığını biliyorum. Şimdi bana ‘uygun değil’ diyorsunuz ya, sizin için neyin uygun olduğunu çok iyi biliyorum.” Agatha’nın gözleri büyümüştü. Elini göğsüne götürdü, bir şey söyleyecek gibi oldu ama kelimeler boğazında düğümlendi. Madam eğildi, onun göz hizasına geldi. Bu kez fısıltıyla ama keskin bir tonda devam etti: “Eğer bu konuda bana en küçük bir zorluk çıkarırsanız… kasabanın lorduna, kontesine, hatta Kraliyet Sosyal Komisyonu’na kadar her yere mektuplar yazarım. Bu yetimhaneye bir daha tek kuruş bağış düşmez. Hatta şu duvarların bile nasıl yıkıldığını izlersiniz.” Sonra doğrulup bastonunu yere vurdu. “Şimdi gidin. O kızların belgelerini hazırlayın. Ve bir daha karşıma çıkmayın.” Agatha’nın yüzü bembeyaz kesilmişti. Başını öne eğdi, eğilip çıkmadan önce hafifçe reverans yaptı. Ayak sesleri merdivenlere yönelirken, madam bir sandalye çekip tekrar yerine oturdu. Derin bir nefes aldı, ellerini yeniden eldivenlerine geçirdi. Yukarı katta bavullar kapanıyordu. Aşağıdaysa, adalet geç kalmış ama yerini bulmuştu. Sabahın ilk ışıkları gri gökyüzüne sızarken, Madam Vanessa geniş şapkası ve koyu mavi paltosuyla taş avlunun ortasında durdu. Etekleri hafif bir rüzgârla dalgalanıyor, elindeki deri eldivenleriyle bastonunu yere hafifçe vuruyordu. Yetimhaneden çıkan yedi kız, bavullarını yanlarına almış, birbirlerine sarılarak arabaya binmişlerdi. Yıllarca kendilerine ait hissettikleri bu döküntü taş binadan ayrılırken arkalarına dönüp bakmadılar. Ne pencere arkalarında kalan çatlak duvarları özlediler ne de rutubetli yatakları. Geriye sadece alışkanlığın yankısı kalmıştı içlerinde. Kalabalık oldukları için Madam, yetimhanenin biraz ilerisinde ikinci bir araba kiraladı. İlk arabada yedi kız yan yana sıkışmış, dizleri birbirine çarpacak kadar yakın oturuyorlardı. Yine de içlerinden hiçbiri şikâyet etmiyordu. Elina, camın kirli perdesini usulca aralayarak dışarı baktı. Dar sokaklardan geçerken, bir evin önünde kısa bir duraklama oldu. Madam arabadan inmeden evin kapısı açıldı ve içeri doğru eğik yürüyen, karnı belirgin hamile bir kadın arabanın iç kısmına yardım alarak bindirildi. Yanında gözleri endişeli bir kız da vardı. Bu, Olivia idi. Yol boyunca sessizlik hakimdi. Ayak seslerinin, kapıların gıcırdamasının yerini artık tekerleklerin taş yollarda çıkardığı ritmik tıkırtılar almıştı. Elina, dirseğini dizine yaslamış, gözlerini kırpmadan dışarıyı izliyordu. Kafasının içinde binlerce düşünce vardı ama hepsini bastıran tek bir duygu: merak. Gidecekleri yerin neye benzediğini, bu kadınların kim olduğunu, yolculuğun ne kadar süreceğini, hayatlarının artık nasıl değişeceğini bilmiyordu. Tren istasyonu, kasabanın kenarında, ağır taşlarla örülmüş geniş bir binaydı. Saat kulesi, sabah yedisini vururken sisli peronda bekleyen birkaç trenin buharı gökyüzüne karışıyordu. Yolcular, ellerinde bavullarla telaş içinde oradan oraya koşuşturuyordu. Duvarlar boyunca uzanan dökme demir banklarda birkaç asker oturmuş bekliyor, kadınlar ellerindeki sepetleri korumaya çalışıyordu. Bilet gişesinin önünde kısa bir kuyruk vardı ve istasyon memurunun çanı belli aralıklarla çalınıyordu. Madam arabadan indiğinde trenin önünde onu bekleyen genç bir adam yaklaştı. Şapkası elinde, ceketi düğmeli, parlak ayakkabılıydı. Yüzünde kibarlıkla karışık bir saygı vardı. “Madam Vanessa,” dedi başını hafifçe eğerek, “Kasabada iş için mi bulunuyorsunuz?” Madam şapkayı düzeltip gülümsedi. “Hayır, Connel. Ben kızlarımla iş olarak ilgilenmem. Onlar benim yol arkadaşlarım.” Adam mahçup bir gülümsemeyle başını salladı. Ardından daha genç bir delikanlı yaklaştı, gözleri hâlâ çocuktu ama duruşu kararlıydı. “Bu genç de... kardeşiniz Lucas mıydı?” diye sordu Madam. Connel, kardeşine döndü. “Evet, Lucas Eldon Brave. Aldığı tıp eğitimine kısa bir ara verdi, aile ziyareti için.” Madam başını hafifçe eğerek onu da selamladı. “Hoş geldiniz, Bay Brave. Umarım keyifli vakit geçirirsiniz.” Kısa selamlaşmanın ardından Connel, hanımefendiye el vererek trene binmesine yardım etti. Ardından genç kızlar arka vagonlardaki bir kompartımana yönlendirildi. Kimi merakla pencerelere yapıştı, kimi ellerini koltuklara sürerek dokundukları kumaşların yumuşaklığına hayret etti. Madam Vanessa, Olivia ve yanında gelen kızı ile birlikte bir başka kompartımana yerleşti. İçerisi sessizdi. Camdan sızan sabah ışığı, trenin içindeki koyu renkli ahşap panellere altın gibi vuruyordu. Oturdukları koltuklar bordo kadifeydi, tavandaki küçük lambalar sarımtırak bir aydınlık veriyordu. Olivia, sessizce ellerini karnına koymuştu. Sofia, onun yanına kıvrılmış gözlerini camdan ayırmıyordu. Madam, bastonunu dizlerine dayayıp derin bir nefes aldı. Tren hareket etmeye başladığında, Elina bulunduğu kompartımandan başını uzattı. Önlerinde uzanan raylar, sisin içinde kayboluyor, bilinmezliğe doğru uzanıyordu. İçinde kıpırdayan bir şey vardı; korku değildi bu, artık değil. Merakın ince bir teliyle sarılmış bir umut gibiydi. Yolculuk başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD