bc

Ağa'nın Küçüğü

book_age18+
18
FOLLOW
1K
READ
dark
powerful
mafia
drama
sweet
bxg
kicking
campus
city
highschool
musclebear
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

Mardin'in sahibi ve Mardin'e okumak için gelen bir kızın aşkıydı.

chap-preview
Free preview
BÖLÜM 1: TOPRAĞA DÜŞEN İLK KOR
Mardin’de güneş, sanki bir yangının son külleriymiş gibi devrilirdi Mezopotamya’nın kucağına. Gökyüzü kehribar rengine büründüğünde, dar sokaklarda yankılanan her ses, bin yıllık taş duvarlara çarpıp sırra dönüşürdü. Ama o akşam, taşların fısıltısı her zamankinden farklıydı. Çünkü bu şehre, İstanbul’un betondan gri ruhundan sıyrılıp gelmiş bir yabancı ayak basmıştı. Zeynep Ateş, on sekiz yıllık ömrünü sığdırdığı o tek valizle Midyat’ın tozlu yollarında durduğunda, ciğerlerine dolan keskin toprak kokusunun hayatını nasıl değiştireceğinden habersizdi. Yetimhanenin beyaz, soğuk koridorlarında kurduğu o tek hayal; okumak, öğretmen olmak ve kimsesiz çocuklara bir yuva sunmaktı. Şimdi ise o hayalin peşinde, liseyi bitireceği son durağa, Mardin’e gelmişti. Ancak bu şehir, sadece hayalleri değil, kaderi de avuçlarının içine almaya hazırdı. Aynı saatlerde, şehrin en yüksek tepesindeki taş konakta, zaman durmuş gibiydi. Arslan Koroğlu, otuz iki yıllık ömrünün ağırlığını omuzlarında taşıyan, sözü emir, duruşu mühür bir adamdı. Mardin’in en genç ama en kudretli ağasıydı o. Adı gibi heybetli, bakışları ise bir aslanın pençesi kadar keskindi. Toprak davası, aşiret kanunları ve törenin sarsılmaz çizgileri arasında kalbi, Mardin’in sert kayaları gibi nasır tutmuştu. "Ağam," dedi sağ kolu yanına yaklaşarak. "İstanbullu kız gelmiş. Okula kaydını yaptırmış, yerleşmiş." Arslan, elindeki tesbihi sertçe çekti. Gözleri ufka, batan güneşin kızıllığına kilitlendi. Bir yetim kızın bu sert topraklarda tek başına ne işi vardı? Mardin, zayıfları severek yutardı ve Arslan Koroğlu’nun topraklarında sahipsiz hiçbir kuş uçmazdı. "Gözünüz üzerinde olsun," dedi sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. "Bu toprağın kuralını bilmeyen, kurda yem olur. Bizim korumamızda olduğunu bilsin ama gölgemizi hissetmesin." Zeynep, kaldığı yurdun penceresinden karşıdaki ulu caminin minaresine bakarken içini çekti. Bu şehir çok büyüktü, çok gürültülüydü ve çok... Erkeğe benziyordu. Sert ve tavizsiz. Ama Zeynep’in bilmediği bir şey vardı: Kader, bazen bir yetimi korumak için en sert aslanı onun kapısına bekçi ederdi. Günler sonra, okul çıkışı dar bir sokakta karşı karşıya geldiklerinde; Zeynep’in ürkek yeşilleri Arslan’ın zifiri karanlık gözlerine çarptı. Zaman o an, Mardin’in altın sarısı tozları arasında asılı kaldı. Arslan, avuç içi kadar kalan bu küçük kızı gördüğünde, yıllardır uyuyan o vahşi korumanın kalbinde uyandığını hissetti. Zeynep için o, korkutucu bir devdi. Arslan içinse o, bu çorak topraklarda açan en narin çiçek. Mardin’in kaderi yazılmaya başlamıştı; bir yanda törenin yıkılmaz duvarları, diğer yanda ise o duvarları yerle bir edecek olan bir "küçüğün" masumiyeti... Zeynep, sokağın ortasında duran siyah heybetli araca ve önünde dikilen adama bakarken kalbinin boğazında attığını hissetti. Burası İstanbul’un kalabalık, kimsenin kimseyi görmediği sokaklarına benzemiyordu. Burada bakışlar kurşun gibi ağır, sessizlik ise fırtına öncesi bir uğultu gibiydi. Arslan Koroğlu, tespihinin tanelerini ağır ağır çekerken, karşısındaki bu küçük kızın titreyen dizlerini görebiliyordu. Gözlerindeki o saf korku, Arslan’ın yıllardır kimseye göstermediği korumacı damarını sızlattı. "Buralarda hava erken kararır, küçük," dedi Arslan. Sesi, Mardin’in taşları kadar pürüzlü ama bir o kadar da derindi. "Yolunu mu şaşırdın, yoksa buraların kurdunu kuşunu mu tanımazsın?" Zeynep, okul çantasının askılarını elleri beyazlaşana kadar sıktı. Yetimhanede öğrendiği en büyük ders, güçlü görünmekti. Ama karşısındaki bu adamın gölgesi bile onu yutacak kadar büyüktü. "Yolumu biliyorum," dedi sesi titreyerek. "Yurda dönüyorum." Arslan bir adım yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Zeynep onun üzerine sinmiş o keskin odunsu parfüm ve tütün kokusunu aldı. Arslan, elini kaldırıp Zeynep’in rüzgardan yüzüne gelen bir tutam saça doğru uzattı ama dokunmadı. Sadece havada asılı kalan o el, genç kızın nefesini kesti. "Bu şehirde sahipsiz gezmek, ateşe çıplak ayakla yürümeye benzer," dedi Arslan, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Benim adım Arslan Koroğlu. Bu sokaklarda attığın her adımdan, aldığın her nefesten haberim olur. Bir derdin olursa, bir gölge seni korkutursa... Koroğlu Konağı’nın kapısını çalacaksın. Anladın mı?" Zeynep yutkundu. "Neden?" diye sordu cesaretini toplayarak. "Neden tanımadığınız birine yardım edesiniz ki?" Arslan’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz, sert bir tebessüm belirdi. "Çünkü Mardin emaneti sever, Zeynep Ateş. Ve sen, bu şehre geldiğin andan itibaren benim emanetimsin." Zeynep şaşkınlıkla geri çekildi. Adını nereden bildiğini sormaya bile vakti kalmadı. Arslan, arkasındaki korumasına bir işaret çaktı ve aracına bindi. Tozlu sokaklarda kaybolan siyah aracın arkasından bakan Zeynep, hayatında ilk kez birinin onu "emanet" olarak gördüğünü hissetti. Ama bu emanetlik, bir koruma mıydı yoksa görünmez bir hapishane mi, henüz bilmiyordu. O gece, Koroğlu Konağı’nın balkonunda... Arslan, elindeki kahve fincanını korkuluğa bıraktı. Aşağıda ışıkları tek tük sönen Mardin’e bakıyordu. Zihni, o küçük kızın ürkek bakışlarındaydı. "Ağam," dedi yanına gelen amcasının oğlu. "Töre bellidir. Bir kız sahipsizse, başı bağlanır. Etrafta konuşmaya başlamışlar bile, 'İstanbullu kızı kim alacak' diye." Arslan’ın çenesi kasıldı. Tespihini avucunun içinde sıktı, sanki birinin boğazını sıkar gibi. "Kimse almayacak," dedi buz gibi bir sesle. "O kız okuyacak. Onun saçının teline zarar gelirse, bu şehri yakarım. Kim sorarsa söyle... O kız, Ağa’nın korumasındadır. Üzerine gölge düşürenin gölgesini keserim." Mardin’in soğuk rüzgarı konağın avlusunda eserken, Arslan ilk kez bir kuralı bozmuştu. Töre "evlendir" diyordu, Arslan "koru". Ama kaderin onlara hazırladığı oyun, her ikisinden de büyüktü. Zeynep, o geceden sonra adımlarını daha temkinli atmaya başladı ama her köşe başında, her çarşı girişinde o siyah aracın veya Arslan’ın adamlarının gölgesini hisseder oldu. Bu durum hem ona tuhaf bir güven veriyor hem de özgürlüğüne vurulmuş bir pranga gibi hissettiriyordu. Ertesi gün okulun büyük demir kapısından içeri girdiğinde, fısıltıların onu takip ettiğini fark etti. Mardin küçük bir yerdi; "Ağa’nın korumasındaki kız" etiketi, alnına görünmez bir mühür gibi basılmıştı bile. Sınıfa girdiğinde, en arka sıraya, pencere kenarına oturdu. Defterini açıp bir şeyler karalamaya başladı. Ancak huzuru çok sürmedi. Sınıfın "nüfuzlu" ailelerinden birinin oğlu olan, şımarıklığıyla bilinen Azad, yanına gelip masasına sertçe vurdu. "Demek bizim aslan ağamızın yeni oyuncağı sensin," dedi Azad alaycı bir tavırla. Sınıftakiler kıkırdamaya başladı. "İstanbul'dan buralara ağa avlamaya mı geldin, yoksa sahipsizliğini mi pazarlıyorsun?" Zeynep'in gözleri doldu ama başını dik tuttu. Yetimhanede öğrendiği en büyük savunma mekanizması, ağlamayı ertelemekti. "Ben buraya sadece okumaya geldim. Kimsenin oyuncağı da değilim, sahipsiz de..." Azad, Zeynep'in çenesini tutmak için elini uzattığında, sınıfın kapısı sanki bir fırtına kopmuş gibi ardına kadar açıldı. İçeri giren kişi Arslan Koroğlu değildi; onun en güvendiği adamı, sağ kolu olan Cesur’du. Ama Cesur’un arkasındaki o sert gölge, bizzat Arslan’a aitti. Sınıf bir anda mezar sessizliğine büründü. Arslan, o ağır adımlarıyla sınıfın ortasına kadar yürüdü. Üzerindeki siyah ceketi, sanki bu odaya sığmıyordu. Gözleri doğrudan Azad’ın Zeynep’e uzanan eline kilitlendi. "Elini indir," dedi Arslan. Sesi alçaktı ama sınıfın duvarlarını titretmeye yetti. "Yoksa o elin bir daha hiçbir şeye uzanamayacak hale gelmesini sağlarım." Azad korkuyla geri çekildi. "Ağam... Ben sadece şaka yapıyordum." Arslan, Azad’ın yanından geçip Zeynep’in tam önünde durdu. Genç kızın titreyen ellerini ve dolmuş gözlerini gördüğünde, içindeki o kontrol edilemez öfke bir kat daha arttı. Eğilip Zeynep’in seviyesine geldi. "Çantanı topla," dedi yumuşak ama reddedilemez bir tonda. "Daha ders bitmedi," dedi Zeynep fısıltıyla. "Mardin’de ders ben bitti dediğimde biter, küçük," dedi Arslan. Ardından sınıfa dönüp kükredi: "Bundan sonra bu kızın gölgesine basan, benim canıma kastetmiş sayılır. Koroğlu’nun namusu artık bu sınıfın duvarları içindedir. Bilmeyene bildirin, duymayana duyurun!" Arslan, Zeynep’in elini tuttu. O devasa, nasırlı el; Zeynep’in küçücük elini tamamen hapsetti. O an kapaktaki o görüntü canlandı sanki; bir yanda gücün ve otoritenin simgesi Arslan, diğer yanda onun fırtınasındaki en narin liman Zeynep... Dışarı çıktıklarında, Arslan onu arabaya bindirmek yerine okulun bahçesindeki ulu çınarın altına çekti. Zeynep’in yüzünü avuçlarının arasına aldı, baş parmağıyla kızın yanağındaki bir damla yaşı sildi. "Sana bir söz verdim," dedi Arslan, gözlerinin içine en derin haliyle bakarak. "Benim olduğun yerde kimse senin canını yakamaz. Ama sen de öğreneceksin... Burası İstanbul değil. Burada bir ağanın kanatları altındaysan, o kanatların ne kadar ağır olduğunu da bileceksin." Zeynep, ilk kez o an anladı; Arslan onu sadece dünyadan değil, kendinden bile korumaya çalışıyordu. Ama aralarındaki o yaş ve dünya farkı, Mardin’in en büyük töresinden bile daha zordu. Zeynep, elini Arslan’ın devasa avucundan kurtarmaya çalışmadı; ama gözlerini onunkilerden de kaçırmadı. O an, okulun bahçesindeki asırlık çınar ağacı bile bu sessizliğe şahitlik ederken, Arslan’ın bakışlarında sadece otorite değil, derin bir sahiplenme vardı. "Kanatların ağır olduğunu biliyorum," dedi Zeynep, sesi ilk kez bu kadar net çıktı. "Ama ben uçmayı öğrenmek için geldim, bir kafese girmek için değil." Arslan’ın kaşları hafifçe çatıldı. Karşısındaki bu küçük kızın içindeki o inatçı ruh, beklediğinden daha sert bir kayaya çarpmış gibi hissettirdi. Hafifçe geri çekildi, ama bakışlarındaki o yoğunluk azalmadı. "Kafes dediğin yer, senin bu kurtlar sofrasında tek güvenli sığınağındır," dedi Arslan, sesi biraz daha boğuklaşarak. "Şimdi bin şu arabaya. Seni yurda bırakmayacağım." Zeynep duraksadı. "Nereye peki? Yurda gitmem gerek, yoklama saati yaklaşıyor." Arslan, cevap vermek yerine arabanın kapısını bizzat açtı. Bu, Mardin’in en kudretli ağasının bir kadına gösterdiği nadir, belki de ilk nezaketti. "Senin yoklamanı ben aldım bile. Eşyaların yurdundan toplandı. Artık Koroğlu Konağı’nda kalacaksın." Zeynep’in dünyası o an bir kez daha sarsıldı. "Bunu yapamazsınız! Ben reşitim, on sekiz yaşındayım. Kendi kararlarımı verebilirim!" Arslan, Zeynep’in yüzüne doğru hafifçe eğildi. O kapaktaki meşhur yakınlaşma anı gibi, nefesleri birbirine karıştı. Zeynep, onun gözlerindeki o koyu kehribar renginin içinde boğulacakmış gibi hissetti. "Mardin’de on sekiz yaş, sadece bir rakamdır Zeynep," dedi Arslan, kelimelerin üzerine basa basa. "Dışarıdaki adamlar senin kim olduğunu değil, kimin korumasında olduğunu bilirler. Ve sen artık benim 'küçüğümsün'. Benim olanın yeri ise, benim yanımdır." Zeynep, itiraz etmek için ağzını açtı ama Arslan’ın gözlerindeki o sarsılmaz kararlılık karşısında kelimeler boğazına dizildi. Arabaya bindiğinde, camdan dışarıdaki Mardin’in sarı taşlı sokaklarına baktı. Şehir, sanki onu içine hapsetmek için daralıyordu. Yol boyunca ikisi de konuşmadı. Araba, şehrin en görkemli, en yüksek tepesindeki o devasa taş konağın kapısından içeri girdiğinde, Zeynep’i kapıda bekleyen düzinelerce çalışan ve Arslan’ın sert bakışlı ailesi karşıladı. Arslan arabadan inip Zeynep’in yanına geldi. Herkesin gözü önünde, genç kızın titreyen omzuna elini koydu. Bu bir gövde gösterisiydi. "Herkes duysun," dedi Arslan, sesi konağın avlusunda yankılanırken. "Bu kız, bu konağın misafiri değil, emanetidir. Ona yapılan saygısızlık bana, ona atılan her bakış benim canıma atılmıştır. Odasını en üst kata, benim odamın yanına hazırlayın." Zeynep, devasa merdivenlerden yukarı çıkarken arkasına baktı. Arslan aşağıda, avlunun ortasında dikilmiş, bir kale gibi onu izliyordu. O an anladı; hayatı artık eskisi gibi olmayacaktı. İstanbul’un yetimhanesinden kaçarken, Mardin’in en güçlü adamının gönüllü mahkumu olmuştu. Arslan ise yukarı çıkan o narin bedene bakarken kendi kendine fısıldadı: "Hoş geldin küçük... Cehennemime hoş geldin." Zeynep, kendine ayrılan odanın ağır, oyma işçiliğiyle süslenmiş kapısını kapattığında sırtını ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldı. Oda, İstanbul’daki o soğuk yetimhane koğuşunun aksine, kehribar rengi kandiller ve pahalı kumaşlarla döşenmiş bir saray yavrusu gibiydi. Ancak Zeynep için bu ihtişam, sadece altın yaldızlı bir kafesten ibaretti. Pencereye doğru yürüdü. Mardin, ayaklarının altında bir mücevher kutusu gibi parlıyordu. Tam o sırada, hemen yan taraftaki geniş balkonda bir gölge fark etti. Arslan Koroğlu, elinde tütünüyle geceye bakıyordu. Ceketini çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Zeynep’in penceresinin açıldığını duyduğunda başını o yöne çevirdi. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama temsil ettikleri dünyalar arasında uçurumlar vardı. "Alışsan iyi edersin, küçük," dedi Arslan. Sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. "Bu şehirde kaçacak yer yoktur. Mezopotamya’nın ucu bucağı görünür ama sonu gelmez." Zeynep, pencerenin pervazına tutunarak ona meydan okurcasına baktı. "Neden ben? Mardin’de binlerce sahipsiz kuş varken, neden kanadını benim üzerime gerdin? Amacın ne, Arslan Koroğlu?" Arslan, tütününden derin bir nefes çekip dumanı yavaşça bıraktı. Gözleri, genç kızın yüzünde, tam da o kapaktaki gibi, derin ve karanlık bir merakla gezindi. "Bazı soruların cevabı, zamanın tozlu raflarındadır," dedi Arslan, sesi bu sefer daha yumuşak ama daha tehlikeliydi. "Belki de seni korumuyorumdur Zeynep... Belki de seni, benden başka kimse yakmasın diye saklıyorumdur." Zeynep’in kalbi, korkuyla karışık garip bir heyecanla tekledi. "Sen... Sen çok tehlikeli bir adamsın." Arslan hafifçe gülümsedi. Bu, ilk kez gördüğü, sadece dudaklarında değil gözlerinde de parlayan bir gülüştü. "Tehlike, korkanlar içindir. Sen korkuyor musun?" Zeynep başını dikleştirdi. "Korkmuyorum. Benim kaybedecek bir ailem, yıkılacak bir evim yok. Ben zaten küllerimden doğdum." Arslan, balkonun demirliklerine yaslanıp ona daha yakından baktı. "O zaman küllerine dikkat et küçük. Çünkü Koroğlu’nun ateşi, sadece düşmanını değil, yanındakini de yakar." O sırada aşağıdan, konağın büyük kapısından bir gürültü yükseldi. Arslan’ın adamlarından biri hızla avluya girip yukarıya seslendi. "Ağam! Sınır boyunda sorun var. Aşiretler toplanmış, senin gelmeni bekliyorlar!" Arslan’ın yüzündeki o nadir yumuşama anı bir saniyede silindi. Yerini o meşhur, taş kesilmiş Ağa maskesi aldı. Zeynep’e son bir kez baktı; bu bakış hem bir veda hem de bir uyarı gibiydi. "Odaya gir ve kapıyı kilitle. Ben dönene kadar bu eşikten dışarı adımını atmayacaksın," dedi ve arkasını dönüp fırtına gibi merdivenlere yöneldi. Zeynep, onun gidişini izlerken içinde garip bir boşluk hissetti. Arslan Koroğlu sadece hayatına değil, sanki ruhunun o hiç dokunulmamış köşelerine de hükmetmeye başlamıştı. Pencereyi kapatıp yatağına oturduğunda, komodinin üzerinde küçük, zarif bir kutu fark etti. Kutuyu açtığında içinden altın bir kolye ucu çıktı: Bir aslan figürünün koruduğu küçük bir zeytin dalı. Altında ise tek bir not yazılıydı: "Benim topraklarımda, benim iznim olmadan rüzgar bile esmez. Uyuyabilirsin... Ben uyanığım." Zeynep kolyeyi elinde sıktı. O gece Mardin’de fırtına koptu ama Zeynep, hayatında ilk kez, bir fırtınanın ortasında huzurla gözlerini kapattı. Zeynep, elindeki kolyeyi avucunun içinde sıkarken, dışarıdaki fırtınanın uğultusu konağın taş duvarlarında yankılanıyordu. Arslan Koroğlu gitmişti ama varlığı, odanın her köşesine sinmiş o ağır koku gibi orada asılı kalmıştı. "Ben uyanığım," demişti notunda. Zeynep, bu adamın uyanıklığının sadece kendi güvenliği için mi yoksa onu tamamen ele geçirmek için mi olduğunu kestiremiyordu. Yatağın kenarına iliştiğinde, kapısının altından ince bir ışık süzüldü. Ardından sert, otoriter bir tıklama sesi duyuldu. Zeynep irkilerek ayağa kalktı. Kapıyı açtığında karşısında, yaşının getirdiği tüm ağırlığı ve Mardin’in asaletini üzerinde taşıyan, bakışları buz gibi bir kadın duruyordu: Hanimşah Koroğlu. Arslan’ın annesi. "Demek o meşhur 'misafir' sensin," dedi Hanimşah, Zeynep’i tepeden tırnağa süzerek. Gözleri Zeynep’in elindeki altın kolyeye takıldığında, bakışları daha da sertleşti. "Arslan’ın emaneti... Mardin’in dengelerini bozacak kadar kıymetli misin, yoksa sadece geçici bir heves mi, zaman gösterecek." Zeynep, kadının bu buz gibi karşılaması karşısında geri adım atmadı. Yetimhanede hayatta kalmak ona dik durmayı öğretmişti. "Ben kimsenin dengesini bozmaya gelmedim. Sadece okumaya geldim," dedi net bir sesle. Hanimşah acı bir gülümsemeyle yaklaştı. "Bu konakta okumak değil, yaşamak zordur kızım. Arslan, bir şeyi korumaya karar verirse onu dünyadan saklar. Ama saklanan her şey, gün gelir o karanlıkta boğulur. Bu kolyeyi takman, bu evin kurallarına boyun eğmen demektir. İyi düşün." Kadın, arkasında soğuk bir esinti bırakarak koridorda kayboldu. Zeynep kapıyı kapatıp kilitledi. Kalbi hızla çarpıyordu. Arslan’ın dünyası, dışarıdan göründüğü kadar sadece "koruma"dan ibaret değildi; bu dünyada kıskançlık, töre ve bitmek bilmeyen güç savaşları vardı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Zeynep tam dalmak üzereyken, konağın avlusunda sert bir fren sesi ve ardından bağırışlar duyuldu. Pencereye koştu. Arslan’ın arabası hızla içeri girmişti. Arslan araçtan indiğinde beyaz gömleğinin omzunda koyu bir leke vardı. Kan lekesi. Zeynep, korkuyla odasından fırladı. Merdivenlerden aşağı nasıl indiğini bilmeden avluya ulaştı. Arslan, adamlarına talimat verirken Zeynep’i gördü. Gözleri anında karardı, öfkeyle karışık bir endişeyle ona doğru yürüdü. "Sana odadan çıkma demedim mi?" diye kükredi Arslan. Sesi avluda yankılandı. "Yaralanmışsın!" dedi Zeynep, adamın omzundaki kanı işaret ederek. Kendi korkusunu unutmuş, sadece karşısındaki bu devasa adamın sarsılmaz duruşundaki o sızıya odaklanmıştı. Arslan duraksadı. Yıllardır kimse ona "yaralanmışsın" diye endişeyle bakmamıştı. Herkes onun ne kadar güçlü olduğunu, kaç kişiyi devirdiğini sormuştu; ama kimse canının yanıp yanmadığını merak etmemişti. Elini Zeynep’in yüzüne uzattı, parmak uçlarıyla kızın yanağını okşadı. Omzundaki sızı, genç kızın gözlerindeki o masum endişeyle silinip gitti sanki. "Bu kan benim değil, küçük," dedi sesi bu sefer fısıltı gibi çıkarak. "Ama bu gece dökülen her damla, senin bu konaktaki yerini biraz daha sağlamlaştırdı. Artık geri dönüşü yok." Arslan, Zeynep’in elini tutup onu tekrar yukarıya, odasına doğru yönlendirdi. Her adımda Mardin’in sessizliği üzerlerine çöküyordu. Kapısının önüne geldiklerinde Arslan durdu ve Zeynep’in kulağına doğru eğildi: "Yarın okula ben götüreceğim seni. Ve o gün, tüm Mardin kimin kime ait olduğunu bir kez daha görecek." Zeynep o gece anladı ki; o kapaktaki bakışmalar sadece bir aşkın değil, büyük bir savaşın.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
568.4K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
94.7K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.3K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
92.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
65.3K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook