Dağ evine gidiyoruz.

2866 Words
Serdar, yaşadığı anın şokuyla kendini hızla hareket eden arabadan atmış, yola yuvarlanmasına rağmen hiç vakit kaybetmeden doğrulmuştu. Nefesi hâlâ düzensizdi, kulaklarında silah sesleri çınlıyordu. Uzaklaşan aracın arkasından gözünü kırpmadan birkaç el daha ateş etti. Her bir mermi, hem öfkesini hem de içindeki ölüme meydan okuma arzusunu taşıyordu. Arabanın kırmızı stop lambaları ufukta küçülüp kaybolurken, yanına koşan korumaları onu kolundan kavrayıp durdurdular. -“Serdar Bey, vurulmuşsunuz!” dedi korumalardan biri, telaşla onun bedenini kontrol etmeye çalışarak. Serdar başını iki yana sallayıp dişlerini sıktı. Acıyı bastırmak için dudaklarını birbirine kenetledi. -“Sıyırdı, bir şeyim yok.” diye yanıtladı. Sesinde hem öfke hem de karşı koyulmaz bir kararlılık vardı. Tam o sırada bir titreşim hissetti. Telefon… Ama üstünde değildi. Kaşlarını çatarak hızla arandı. Korumalardan biri, nasıl olduğunu sorunca, Serdar yalnızca başıyla işaret etti. Adam hiç vakit kaybetmeden arabaya koştu ve telefonu getirdi. Ekranda Sena’nın adı yazıyordu. Serdar, boğazındaki düğümü yutkunarak bastırdı. Onun sesi… O anda sadece ona dokunmak, nefesini duymak istiyordu. Ama öncelik güvenlikti. -“Siz bu arabayı buradan kaldırın. Ben sizinkiyle geçeceğim.” dedi, soğukkanlı ve emreden bir tonla. Telefonu getiren koruma çekingen bir adım attı, gözlerinde endişeyle karışık bir sadakat vardı. -“Efendim, izniniz olursa ben de sizinle geleyim.” Serdar, yüzüne neredeyse belli belirsiz bir tebessüm bırakıp ona yan gözle baktı. Bu bakışta bir test, bir sorgulama vardı. Ardından başıyla onayladı. Sessiz bir güven anlaşması yapılmıştı. Arabaya bindiklerinde, motor çalışır çalışmaz Serdar Sena’nın aramasını açtı. O an kalbi bir anlığına göğsünü sıkıştırdı; Sena’nın sesi duyuldu. Çaresiz, kırılgan, aynı zamanda deli gibi seven bir kadın sesi… -"Neden açmıyorsun telefonunu? Neredesin sen? Aklım çıktı Serdar!” Serdar gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bu panik dolu ses, aynı zamanda onun için hayattaki en değerli sesti. -“Şhhh… Yavaş biraz güzelim. Tek tek sor.” dedi, sesini yumuşatarak. İçinde hem sakinleştirme arzusu hem de kendini tutmaya çalışan bir sabır vardı. -“Soramam tekrar… Cevap ver. Neredesin?” dedi Sena, sesi titreyerek. Serdar dudaklarını araladı, bakışlarını ön cama dikti. Şu anda gerçeği söylemek Sena’yı daha çok ürkütebilirdi. -“Telefona yetişemedim. Can’la buluşmaya gidiyorum. Biraz işim var. 2-3 saate dönerim.” Aracın içinde kısa bir sessizlik oldu. O an Sena’nın nefes alışları bile duyuluyordu. Sonra, bir çocuğun annesinden imkânsızı isterkenki o kırılgan tonu geldi: -“Hemen gelemez misin?” Serdar’ın boğazı düğümlendi. Bir an gözlerini kapattı, içinde çelişkiler boğuşuyordu. Az önce sokakta ölümle burun buruna gelmişti. Yolu bile güvenli değilken, Sena’nın yanına gitmek aslında daha mantıklıydı. Hem onu rahatlatırdı, hem de kendisi daha korunaklı olurdu. Karar anıydı. -“Gelebilirim… Sen iste yeter ki. Çok küçük bir işim var, onu halledip hemen yanına geliyorum.” dedi sonunda. Telefonun diğer ucundaki Sena’nın sesi birden değişti, umut ve neşeyle tınladı. -“Bekliyorum…” Serdar’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Bir anlığına acısını, öfkesini, karanlığını unuttu. -“Seni seviyorum.” dedi. -“Seni seviyorum.” diye karşılık verdi Sena. O an Serdar için dünya birkaç saniyeliğine durdu. Ardından telefonu kapatıp şoföre döndü. Adam dikiz aynasından Serdar’ı gizlice süzüyordu; onun yüzünde hem merak hem de endişe okunuyordu. -“Müsait bir yerde dur. İlk yardım çantasını da al, arkaya gel.” -“Tabii Serdar Bey.” diye yanıtladı şoför, sesi titremese de gözlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Araba en uygun yerde durdu. Adam bagajdan ilk yardım çantasını alıp hızla Serdar’ın yanına geçti. Serdar çoktan kaşe kabanını çıkarmıştı. Kabanın kalın kumaşı kurşunun vücudunu parçalayarak işlemesine engel olmuş, darbenin şiddetini azaltmıştı. Yine de gerçek; can yakan, hafif kanayan bir sıyrık vardı. Kazağını yavaşça çıkarırken yüzünü buruşturdu. Koruma, tüm dikkatini toplayarak pansumanı yaptı. Ellerinde en ufak bir titreme yoktu. Gazlı bez yaraya değdiğinde Serdar’ın yüzünde bir anlık kasılma oldu. Dudaklarını birbirine bastırdı, ses çıkarmadı. Yara küçük olsa da o anın ağırlığı çok büyüktü. Serdar için bu yalnızca bir sıyrık değil, hayatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatan keskin bir işaretti. -“Arabada yedek gömlek falan var mı?” diye sordu Serdar, sesi yorulmuş ama hâlâ otoriterdi. -“Bagajda olması lazımdı Serdar Bey.” Serdar, bakışlarını cama çevirip başını hafifçe salladı. -“Getirir misin?” Bu, bir ricadan çok sessiz bir emir gibiydi. Adam hemen kapıyı açıp arabadan indi. Serdar, genç adamın hızlı adımlarla bagaja yönelişini izledi. Yüzünde telaş yoktu ama dikkatliydi; bu da Serdar’ın gözünden kaçmadı. Birkaç saniye sonra gömleği elinde geri döndü, onu Serdar’a uzatırken gözlerini kaçırdı. Serdar gömleği aldı, giyinirken adam dışarıda bekledi. Soğuk camı tıklatınca Engin tekrar sürücü koltuğuna geçti. Motorun homurtusu gecenin sessizliğini bozarken Serdar kısa, keskin bir sesle konuştu: -“Eve döneceğiz.” Araba tekrar yola koyuldu. Farların aydınlattığı asfalt çizgileri hızla geride kalırken içeride sessizlik hakimdi. Bu sessizlikte yalnızca motorun sesi ve Serdar’ın derin nefesleri vardı. O, dışarıya boş gözlerle bakıyor gibi görünse de zihninin içinde kasırgalar kopuyordu. Metin… Onu düşününce kalbinin içinde kara bir ateş yanıyordu. “Canı, benim hiç yanmadığım kadar yanmalı. Nefes aldığı her saniye pişman olmalı.” İçinde bir intikam yemini yankılanıyordu. Bununla beraber, kısa süre önce Sena’nın sesini duyunca içine düşen huzur da aklına geldi. Bu iki duygu birbirini boğuyordu: öfke ve sevgi. Serdar bir süre derin düşüncelere dalıp sessiz kaldı, sonra gözlerini dikiz aynasından adama çevirdi. -“Adın ne senin?” Adam dikiz aynasından kısa bir bakış attı, ardından sesi tok ama saygılı bir tonda geldi: -“Engin efendim.” Serdar, yüzünü ona biraz daha dikkatle çevirdi. Adam çok gençti. Yüzünde temiz, saf bir ifade vardı; bu işlere yeni başlamış biri gibi. Kaslı yapısı güçlü görünüyordu ama gözlerindeki berraklık, bu dünyanın kirli karanlığına ait değil gibiydi. -“Engin…” dedi Serdar, düşünceli bir tonla. -“Evet efendim.” Serdar kısa bir duraksamadan sonra devam etti. -“Bundan sonra babama değil de bana çalışmak ister misin?” Bu teklif bir işten öte, bir kader seçimi gibiydi. Serdar artık yanında kendi adamlarını istiyordu. Güvenecek, sırtını dayayacağı birine. Çünkü biliyordu; önündeki savaş uzun sürecek, geriye dönüş yoktu. Engin, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. -“Siz nasıl emrederseniz efendim.” Serdar’ın kaşları çatıldı. Bu cevaptan hoşlanmamıştı. Sert bir sesle karşılık verdi: -“Ben sana soru sordum Engin. Senin efendin değilim ayrıca, Serdar Bey demen yeter.” Bir an ortamda gergin bir sessizlik oldu. Engin, derin bir nefes aldıktan sonra daha içten bir sesle konuştu: -“Sizinle çalışmak, ailenize hizmet etmek benim için şereftir, Serdar Bey.” Serdar ona biraz daha dikkatle baktı. -“Gördüğün gibi başımdan bela eksik olmuyor. Babama çalışmakla aynı şey değil bu. Farkında mısın?” -“Farkındayım. Ama işimizin sorumluluğu bu. Babanızla da çalışsam bu ihtimal hep olacak. Kelle koltukta gezmeye alışkınız.” Serdar’ın yüzünde bir gölge dolaştı. Bu sözler, genç adamın farkındalığını gösteriyordu. İçinden istemsizce hüzün geçti. “Yanımdakilerin canı, benimkinden daha kıymetli oluyor. Onlar benim için ölümü göze alıyor…” Bu gerçek, yüreğinde bir ağırlık bıraktı. Başını salladı. -“Anlaştık o zaman. Bundan sonra benimle çalışıyorsun.” Engin, kısa ama kararlı bir baş selamı verdi. O an, genç adam için geri dönüşsüz bir yol başlamıştı. Araba yavaşladığında Serdar fark etti ki eve çoktan gelmişlerdi. Engin arabayı park etti, hızlıca inip Serdar’ın kapısını açtı. Serdar indiğinde ona dönerek düşük ama kesin bir sesle konuştu: -“Biraz önce olanlar aramızda kalsın. Annemler kesinlikle öğrenmeyecek. O yüzden benim arabayla ilgilen. Bu arabanın da önündeki kurşun deliklerini hemen yaptırın. Kimse fark etmesin.” Engin başını öne eğdi. -“Hemen Serdar Bey.” -“Numaranı da kaydet hemen.” dedi Serdar, telefonunu uzatarak. Engin hızlıca numarasını kaydedip geri verdi. -“Tamam, sen işine bakabilirsin.” dedi Serdar. Genç adam bir baş selamı daha verip uzaklaştı. Serdar ise içeri girmeden önce cebinden telefonunu çıkardı. Baş parmağı kısa bir an tereddütle ekranda gezindi, sonra Can’a mesaj yazdı: “Yolda kurşunlandım. İyiyim. Bizde görüşelim.” Mesajı yolladıktan sonra telefonu cebine koydu. Derin bir nefes aldı, ardından zile bastı. İçeriden telaşlı ayak sesleri duyuldu. Kapı açıldığında Sena belirdi. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, gözleri ışıl ışıldı. Onu görünce Serdar’ın yüreğindeki bütün karanlık bir anlığına dağıldı. Sena hızla kendini onun kollarına attı. Boynuna sarıldı, kokusunu içine çekmek istedi. Ama koluna çarpınca Serdar acıyla inledi, istemsizce geri çekildi. Sena’nın gözlerinde şaşkınlık ve endişe belirdi. “Bir şey mi oldu?” demek istercesine baktı. Serdar, yüzünde hiçbir şey olmamış gibi bir gülümsemeyle onu sımsıkı kucakladı. İçeri girdiklerinde, her şeyin normallik maskesi altında devam etmesi gerekiyordu. Serdar’ın siyah gömleğinden bileğine doğru süzülen ince bir damla kan Sena’nın dikkatini çekti. Gözleri büyüyerek bir anlığına nefesini tuttu, sonra panikle Serdar’ın bileğini yakaladı. Kanı görünce dudaklarından tiz bir çığlık koptu. –“Serdar!” Sesi öyle bir endişe ve korkuyla yükselmişti ki, Serdar’ın kalbi bir an sıkıştı. Onun gözlerindeki telaşı görmek, yaşadığı acıdan daha çok canını yakıyordu. Yavaşça kolunu çekip Sena’yı kendine doğru çekti, göğsüne bastırdı. Onu sakinleştirmek istiyordu ama kendi içinde de büyük bir telaş vardı. – “Bir şey yok. Demire çarptım. Çizildi biraz.” dedi yumuşak bir sesle. Sena gözlerini kısarak Serdar’a baktı. Dudakları titriyordu, belli ki inanmıyordu. Onun bakışlarının derinliğinde saklanacak bir yalan barınamazdı. Serdar, o bakışlardan kaçmak istedi ama yapamadı. – “Yalan söylüyorsun bana.” dedi Sena, gözleri buğulanarak. Serdar’ın boğazı düğümlendi. Mahcup hissetti, ilk defa kendini bu kadar çaresiz buluyordu. Sena’nın kalbini kırmak istemiyordu ama aynı zamanda gerçekleri de açığa vuramazdı. O an, koridordan ayak sesleri duyuldu. Nermin Hanım görünmüştü. Gülümseyerek yanlarına doğru ilerliyordu. Serdar hemen Sena’ya döndü, gözlerinde yalvarış vardı. – “Annem geliyor. Duymasın. Söz veriyorum, anlatacağım.” Sena başıyla onayladı ama kaşlarının çatılı hali, içindeki güvensizliği ele veriyordu. Kalbinde hâlâ sorular ve endişeler vardı. Nermin Hanım yanlarına yaklaşınca oğluna sevgiyle sarıldı. Anne kucağının o yumuşaklığı Serdar’ın içini rahatlatmıştı ama Sena’nın huzursuzluğunu da hissediyordu. – “Erken geldin oğlum.” dedi Nermin Hanım, gözlerinde şefkatle. Serdar, annesinin gözlerinin içine bakmadan Sena’ya bir bakış attı ve dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yerleştirdi. – “Emir büyük yerden geldi.” dedi. Sena o anda yanaklarına ateşin vurduğunu hissetti. Utandı. Nermin Hanım ise içten bir tebessümle Sena’nın kolunu sıvazladı, sanki ikisine de göz kırparcasına.. Ardından mutfağa geçti. Serdar salona geçmek için adım atmıştı ki Sena, aniden elini tuttu ve peşinden sürükledi. O anki kararlılığı Serdar’ı şaşırtmıştı. Onu odanın içine sokup kapıyı hızla kapattı. Serdar neye uğradığını anlamadan Sena'nın sırtını kapıya dayadı. Kapalı mekânın içinde gerginlik vardı ama Serdar aniden eğilip dudaklarına yaklaştı. – “Sena Hanım…” dedi alaycı bir gülüşle. “Aştınız kendinizi. Annem evde ama… çok ses çıkaramayız.” Sena’nın gözleri büyüdü, yüzü kızardı. Bir anda göğsüne hızlı bir yumruk kondurdu. – “Aklın fikrin orada!” dedi. Serdar kahkaha attı, kahkahası odayı doldurdu. – “Kolunu açıkla diye çektim seni odaya. Biraz uzaklaş hadi benden. Anlat.” Ama Serdar dinlemedi. Kapının kilidini çevirdi, Sena’nın gözlerindeki endişeye rağmen kıvrak bir hareketle onu kucağına aldı ve yatağa götürdü. İkisi de yatağa devrildiğinde Serdar kendini Sena’nın altına bıraktı. – “Öpmezsen söylemem.” dedi, gözlerinde muzip bir parıltıyla. – “Ya Serdar!” diye çırpındı Sena, onun kollarından kurtulmak için. Ama Serdar’ın sıkı kollarında çırpınışı sonuçsuzdu. – “Boşa çırpınıyorsun ama.” Sena dişlerini sıktı, sonra çaresizce yanağına küçücük bir öpücük kondurdu. – “Tamam söyle hadi.” dedi nefes nefese. Serdar kıs kıs güldü. – “Bu ne böyle? Kabul etmiyorum.” Sena bu sefer dudaklarına kısa bir öpücük kondurmak için öne eğildi ama Serdar ani bir hamleyle yatakta dönüp onu altına aldı. Dudakları birleştiğinde, bütün gerginlik ve endişe bir anlığına buhar olup uçtu. Öpüşmeleri kısa sürede alevlendi, nefesleri birbirine karıştı. Tam o sırada Serdar’ın telefonu çalmaya başladı. İkisi de nefes nefeseydi. Serdar bir yandan Sena’yı bırakmadan cebinden telefonunu çıkardı. Arayan Can’dı. Serdar homurdandı: – “Bak özellikle bizim öpüştüğümüz anları bekliyorlarsa beni siksinler.” Sena önce donup kaldı, sonra kahkahayı patlattı. Şaşkınlıkla kıkırdadı. Serdar yüzünü buruşturdu ama gülümsemesini gizleyemedi, telefonu açtı. – “Geldin mi Camcıoğlu?” – “Geldim, aşağıda bekliyorum seni. Gel bahçede konuşalım.” dedi Can. – “Geleceğin vakti sikeyim ama olur mu?” diye çıkıştı Serdar. Karşı taraftan Can’ın kahkahası yükseldi. Serdar telefonu kulağından uzaklaştırıp Sena’ya döndü. – “Ben iniyorum, Can gelmiş.” dedi. Sena başını hafif yana eğip gözleriyle tehditkâr bir bakış attı. O bakış “döndüğünde hesap vereceksin” diyordu. Serdar da oyunbaz bir şekilde havaya öpücük kondurup odadan çıktı. – “Bi üstümü değiştireyim, geliyorum.” dedi ve telefonu kapattı. Koridordan geçerken kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Hızlıca üzerindeki gömleği çıkarıp kirliye attı. Yaradan sızan kanı ıslak mendille sildi. Bir an bile düşünmeye vakti yoktu. Üzerine koyu renk, vücuda oturan bir kazak geçirip aşağı indi. Önce mutfağa uğradı, annesine seslenerek: – “Can’la bahçede olacağım. Sıcak bir şeyler hazırlasınlar anne, getirirsin.” dedi. Sonra vakit kaybetmeden bahçeye yöneldi. Gecenin serin havası yüzüne vurduğunda, içeride yaşadığı karışıklıkların ağırlığıyla derin bir nefes aldı. Can’ın beklediğini görünce adımlarını hızlandırdı. Serdar bahçeye adımını attığında öğle güneşinin parlak ışıkları gözlerini hafifçe kamaştırdı. Bahçe, kışın kendini hissettirmeye başladığı bir ferahlık içindeydi. Ağaçların dalları rüzgârla hafifçe hışırdıyor, rüzgar ve dalga sesleri huzurlu bir fon oluşturuyordu. Ama Serdar’ın içindeki fırtına, bu huzura hiç uymuyordu. Can, bahçedeki uzun masanın kenarında dikilmiş, bir sigarayı yarılamıştı. Güneş alnına vuruyor, gözlerinin kenarında ince çizgiler belirginleşiyordu. Serdar’ı görür görmez sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi. – “Oğlum, senin surat bildiğin savaş sonrası haritası gibi.” dedi Can, onu süzerken. Serdar kahkaha atacak gibi oldu ama yüzüne sadece yarım bir gülümseme yerleşti. Birkaç adım yaklaşıp sandalyeye oturdu. Elini saçlarının arasından geçirip derin bir nefes aldı. – “Öyle hissettiriyor zaten.” dedi, sesi biraz yorgun ve kısık çıkmıştı. Can onun kollarını fark etmişti. Kazaktan belli olmuyordu ama yüzündeki gerilimi saklamak mümkün değildi. Eğilip Serdar’ın gözlerinin içine baktı. – “Yine mi bela?” diye sordu, kaşlarını çatarak. Serdar dudaklarının kenarını büzdü. Cevap vermeden önce gözlerini bahçedeki limon ağacına dikti. Güneş ışığı yaprakların arasından yüzüne vuruyor, bakışlarını dalgınlaştırıyordu. – “Bela değil… savaş bu. Başladı ve bitmeyecek gibi.” dedi, sesi kararlı ama içinde hafif bir sızıyla. Can başını iki yana salladı. Onu böyle görmek, aslında en yakın dostunun da kalbini sıkıştırıyordu. Ama aynı zamanda Serdar’ın inadına hayran kalıyordu. – “Savaş diyorsun da…” dedi Can, sandalyesine yaslanıp. “Yanında kimin olduğunu unutma. Tek başına değilsin. Ama bu iş… seni değil, hepimizi yakar.” Serdar bakışlarını Can’a çevirdi. İçinde minnetle karışık bir öfke vardı. – “Biliyorum. Ama geri adım atarsam Metin’i kazanmış sayarız. O her nefes aldığında, benim kaybettiğimi düşünecek. Benim canımı nasıl acıttıysa, onun canı da her nefeste yanacak. Anladın mı? Benim için mesele bu kadar basit. Sadece bana değil, sevdiklerime de bulaştı.” Can dudaklarını birbirine bastırıp derin bir nefes verdi. Onun kararlılığını değiştiremeyeceğini biliyordu. Sadece yanında olabilirdi. – “İyi de…” dedi, sesini biraz alçaltarak. “Sena farkında mı? Yani bu işlerin içine girdiğinin?” Serdar’ın kalbi bir an durdu. Gözlerinde Sena’nın çığlığı, yüzüne düşen korku ve az önceki öpücüğün sıcaklığı belirdi. Dudaklarını araladı, ama kelimeler boğazına düğümlendi. – “Hayır.” dedi sonunda, kısacık bir nefesle. “Ona anlatmadım. Daha zamanı değil.” Can, gözlerini kısmıştı. Arkadaşının kararlarının hem aşk hem de savaşla aynı anda iç içe geçmesini görüyordu. – “O zaman iyi dinle.” dedi sert bir tonla. “Sena bu işlerin gölgesinde kalırsa, senin savaştığın düşmandan daha tehlikeli olur. Çünkü seni içeriden vurur. Onu korumak istiyorsan, ya her şeyi açacaksın ya da ondan uzak duracaksın. İkisi de kolay değil, biliyorum. Ama birini seçmen gerekecek.” Serdar’ın kalbi hızlandı. Can’ın sözleri kulağında çınladı. Gözlerini yumdu, alnına düşen güneşin sıcaklığını hissetti. İçinde büyüyen öfke ve aşkın ağırlığı arasında sıkışmıştı. Bir süre sessizlik oldu. Bahçede sadece kuşların ötüşü ve hafif rüzgârın hışırtısı duyuluyordu. Sonunda Serdar gözlerini açtı, bakışlarını keskinleştirdi. – “Şimdi seçim yapacak zaman değil Can. Önce Metin’in hesabını göreceğim. Gerisi sonra.” Can gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde acı vardı. – “Senin inadını kırmak mümkün değil. Bari dikkat et. Çünkü sen yanarsan, biz kül oluruz.” Serdar başıyla onayladı, gözlerini uzaklara dikip sigarayı Can’ın elinden alarak yaktı. Derin bir nefes çektiğinde boğazı yandı ama zihni biraz olsun rahatladı. Serdar sabah olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlattı. Sesi zaman zaman yükseliyor, bazen de sakinleşiyordu; ama gözlerindeki öfke hiç sönmüyordu. Can, masanın kenarında oturmuş bir eliyle çenesini sıvazlıyor, diğer eliyle sinirini bastırmaya çalışıyordu. Kaşları çatılmış, dudaklarının kenarında sürekli istemsiz bir seğirme vardı. Her kritik noktada dişlerinin arasından sinkaflı küfürler dökülüyor, ayağını yere vuruyordu. Serdar sabahın şokunu yeniden yaşarken, Can onun anlattıklarını sanki kendi başına gelmiş gibi hissediyordu. Yumruklarını sıkıyor, bazen sandalyesine yaslanıp başını iki yana sallıyordu. Onun için Serdar sadece bir dost değil, çocukluktan beri kardeşiydi; ve kardeşinin canına kastedilmişti. Sonunda Serdar sözlerini bitirip gözlerini Can’a dikti. Sesi sertti ama içinde güven vardı: -“Hakkında bulabileceğin her şeyi istiyorum Camcıoğlu. En derin, en gizli ne bulabilirsen… Bu konuda elin kolun çok uzun biliyorum. Güveniyorum sana.” Bu cümlenin ağırlığı bahçedeki havayı daha da ağırlaştırdı. Güneş soğuk soğuk parlıyordu, dalgalar kıyıya vuruyordu, ama onların içinde de karanlık ve öfke vardı. Can gözlerini kısmıştı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. -“Sen merak etme kardeşim, halledeceğim her şeyi.” dedi, sesi kısa ama taş gibi sağlamdı. Serdar, sigarasını çimlerin üzerine atıp ayağıyla ezdi. Duman son bir kez yükselip dağıldığında, Serdar kollarını açtı. Can tereddütsüz ayağa kalkıp sarıldı ona. İki adamın kucaklaşması, yalnızca dostluk değil; aynı zamanda bir savaş yeminine benziyordu. Serdar’ın omuzlarındaki gerilimi hisseden Can, havayı biraz olsun yumuşatmak istedi. Gülümseyerek kulağına doğru eğildi: -“Yılbaşı planını ben yaptım. Babanla da konuştum. Sizin dağ evine gidiyoruz.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD