YILBAŞI

4951 Words
-“Ya oğlum bizim yılbaşı kutlayacak halimiz mi var Allah aşkına.” dedi Serdar, yorgun bir kahkaha ile başını iki yana sallayarak. Can ellerini iki yana açıp aldırmaz bir tavırla cevap verdi: -“Var tabii ki, neden olmayacakmış? Ben babana da söyledim. Sizin adamlardan birkaç araba yola çıktı bile. Biz de helikopterle gideceğiz.” Serdar’ın kaşları çatıldı. Dudaklarının kenarında sabırsız bir kıpırdanma vardı. -“Ya sabır, ya sabııırrr… Başka kim gelecek?” Can yüzünde sırıtkan bir ifadeyle sıraladı: -“Sen, ben, Sena ve Aylin olacağız.” Serdar bir anda durdu. Gözleri kısıldı. -“Aylin kim?” Can hafif gülerek omzunu silkti: -“Daha biri değil. Yeni tanıştık.” Serdar’ın yüzündeki gerginlik derinleşti. Böyle bir zamanda, tanımadığı birini kendi özel alanına almak istemiyordu. Hele ki yanında Sena varken. İçinde hoşnutsuzluk kıpırdanıyordu. Kaşlarının arasındaki çizgiler sertleşti. Can, Serdar’ın tepkisini görmezden gelmeye çalışarak ciddi bir tonla devam etti: -“Sen Sena'ya haber ver. Aylin ve biz hazırız. Helikopter sizin şirketin üstünden kalkacak. Hemen küçük bir valiz hazırlayın. İki günlüğüne kaçacağız.” Serdar kısa bir süre sessiz kaldı, sonra başıyla onayladı. İtiraz etmese de içine sinmeyen bir şeyler vardı. Can’la birlikte salona geçtiler. Sena, büyük salonun camından bahçedeki ikiliyi uzun süredir izliyordu. Onları yan yana görünce içinde hem bir huzur hem de açıklayamadığı bir kaygı belirmişti. Serdar salona girer girmez onun yanına gidip kollarını doladı. Serdar’ın ailesinin yanında bile bu kadar açık şekilde ona sarılması, Sena’nın kalbini hızla çarptırdı. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir gülümseme belirdi. Serdar gözlerini onun gözlerine dikip alçak bir sesle sordu: -“Yılbaşını kutlamak için Can plan yapmış. Dağ evine gidecekmişiz. İster misin?” Sena’nın gözlerinde bir an parıltı belirdi, ama ardından içini ince bir sis gibi kaygı kapladı. Sesinde titrek bir endişe vardı: -“Güvenli olur mu?” Serdar’ın kalbine bir hançer gibi saplandı bu soru. Onun ağzından dökülmemesi gereken kelimelerdi bunlar. Çünkü Sena, alışkın olmadığı bir dünyanın içinde adım atıyordu. Ve artık korkuları da vardı. Onu biraz daha kendine çekti, sesi hem sakinleştirici hem de güven vericiydi: -“Sen onları düşünme. Ben yanındayken sana hiçbir şey olmasına izin vermem.” Nermin Hanım ve Can, ikilinin yüzündeki ciddiyeti fark ederek onları baş başa bırakmak için sessizce salondan ayrıldılar. Sena başını Serdar’ın göğsüne yasladı, gözlerini kapattı. Dudaklarından neredeyse fısıltıya yakın bir ses döküldü: -“Ben sadece kendimi düşünmüyorum… en çok senin için korkuyorum.” Sözleriyle birlikte bir damla yaş, Sena’nın kirpiğinden kayıp Serdar’ın göğsüne düştü. Kumaşın üzerinde küçücük bir ıslaklık bıraktı ama Serdar için göğsüne dev bir ağırlık gibi oturdu. Serdar, Sena’yı daha da sıkı sardı. Elinde olsa, onu içinin derinliklerine alır, dış dünyadan tamamen gizlerdi. Kalbi hızla çarpıyordu; bu kız, onun en yumuşak karnıydı. -“Bunlar benim alışkın olduğum şeyler.” dedi yavaşça. Sesinde yılların yorgunluğu vardı ama aynı zamanda güven de. “Sen rahat ol. İkimize de bir şey olmayacak.” Sena yüzünü kaldırdı, gözlerinden hâlâ belli belirsiz yaşlar süzülüyordu. Dudakları titreyerek fısıldadı: -“Sen yanımda ol yeter.” Sonra kollarını bütün gücüyle doladı Serdar’ın boynuna. O sarılış, yalnızca sevgi değil; aynı zamanda korkunun, endişenin ve teslimiyetin ağırlığını da taşıyordu. Serdar, kollarının arasında eriyen kadına bakarken kendi kendine söz verdi: “Ne pahasına olursa olsun… onu koruyacağım.” Bir süre o huzurlu sarılışta kaldılar. Sessizlik hem sığınılacak bir liman gibiydi hem de söylenmeyen kelimelerle doluydu. Ancak kapının açılmasıyla an, istemeden bölündü. Adnan Bey ağır adımlarla içeri girdi. Gözleri kısa bir an ikisinin üzerinde gezindi. Sena refleksle Serdar’ın kollarından uzaklaşıp dikleşti, sanki yakalanmış bir çocuk gibi. Serdar ise onun bu gerginliğine sadece bıyık altından gülerek karşılık verdi; içinde hem tatlı bir gurur hem de biraz muziplik vardı. -“E hadi, siz gitmiyor musunuz?” dedi Adnan Bey. Serdar dudaklarının kenarını kıpırdatıp kısa bir nefes verdi. -“Birazdan kalkıp hazırlayacağız.” Adnan Bey, beklemenin yersiz olduğunu anlatmak ister gibi elini salladı. -“Hadi oğlum kalkın, hazır her şey sizi bekliyor.” -“Tamam baba.” dedi Serdar, bu defa daha yumuşak bir tonda. Sonra Sena’ya göz ucuyla bakıp başıyla işaret etti. Beraber ayağa kalktılar ve odalarına doğru yürüdüler. Sena kendi odasında, ufak ama düzenli hareketlerle valizinden birkaç parça eşya çıkardı. Elbiseleri seçerken gözleri zaman zaman boşluğa dalıyor, zihninde “Güvenli olur mu?” sorusu hâlâ yankılanıyordu. Çantasına koyduğu her parçada aslında yanında taşımak istediği şey, sadece huzurdu. Serdar ise odasında küçük bir valize birkaç kıyafet, gerekli kişisel bakım ürünleri ve olmazsa olmaz birkaç eşyayı yerleştiriyordu. Onun hazırlığı hızlı ve pratikti; zihni ise sürekli plan yapıyordu. Neler olabilir, kime güvenilir, hangi ihtimal daha ağır basar… Fakat tüm bu hesapların ortasında bir düşünce zihnini sarmıştı: “Sena’yı korumak.” Tam aynı anda odalarından çıktılar. Tesadüf değildi sanki; adımları birbirini çağırmış gibiydi. Koridorda karşılaşınca göz göze geldiler. Sessiz bir tebessümle ellerini kenetlediler ve beraber aşağı indiler. Evdekilerle vedalaşırken Sena’nın yüzünde hem heyecan hem de tedirginlik okunuyordu. Serdar ise sakin görünmeye çalışsa da içten içe sürekli çevreyi kolaçan ediyordu. Dışarı çıktıklarında Engin arabayı hazır bekliyordu. Can çoktan ön koltuğa kurulmuş, sabırsızca direksiyona vuruyordu. Arka arkaya bastığı kornalar, sabırsızlığının en net ifadesiydi. Serdar gülerek başını iki yana salladı. Valizleri Engin’e teslim edip bagaja yerleştirmesini bekledi, sonra Sena’yla birlikte arka koltuğa geçti. Araç kısa sürede yola koyuldu. İstanbul’un kalabalığı geride kalırken, yol boyunca konuşmalar yerini çoğunlukla sessizliğe bıraktı. Sessizlik, hem yük doluydu hem de güven veriyordu. Şirkete vardıklarında lobi geniş ve soğuk havasıyla onları karşıladı. Aylin orada bekliyordu. Üzerinde sade ama dikkat çekici bir palto vardı. Sena, onu meraklı bir bakışla süzerken Serdar’ın gözleri kısa bir süre Aylin’in yüzünde takılı kaldı. Bir tanışıklık hissi vardı; nereden olduğunu çıkaramasa da zihninin bir köşesi ona tanıdık geliyordu. Yine de sadece başıyla selam vermekle yetindi. Fazla açığa vurmak istemedi. Engin, arkada valizlerle uğraşırken diğerleri önde asansöre binip en üst kata çıktılar. Kapılar açıldığında helikopter hazır bir şekilde onları bekliyordu. Rotorlar yavaşça dönmeye başlamış, havada sabırsız bir uğultu oluşturmuştu. Engin valizleri yerine koydu, herkes yerini aldı. Serdar, Engin’e dönerek başıyla işaret etti. -“Binsene sen de.” Engin biraz çekingen, biraz da saygılı bir tonda cevapladı: -“Ben sizi rahatsız etmeyeyim efendim. Uygun görürseniz araçla geleyim.” Serdar kaşlarını kaldırıp sert bir bakış attı, sesindeki kararlılık tartışmaya yer bırakmıyordu: -"Ne rahatsızlığı Engin? Bin hadi. Orada araç var.” Engin başını eğip kabul etti, o da bindi. Kısa sürede son kontroller yapıldı. Pilot telsizden onay verdiğinde helikopter sarsılarak havalandı. Yavaşça yükselirken İstanbul’un devasa silueti arkalarında kaldı. Boğaz, güneş ışıklarıyla parlayan bir şerit gibi uzanıyordu. Sena büyülenmişçesine cama yaslandı. Gözleri ışıldıyordu; yukarıdan şehri görmek ona bir rüyanın içindeymiş gibi hissettiriyordu. Serdar onun yüzüne bakıyordu. Sena’nın heyecanına ortak olmak, onunla bu anı paylaşmak Serdar için tarifsiz bir şeydi. Gözlerindeki parıltıyı görmek, içindeki bütün karanlık hesapların üstünü örtüyordu. Onun elini sımsıkı tuttu, parmakları birbirine kenetlendi. -“Mutlu musun?” diye sordu alçak bir sesle. Sena gözlerini ondan ayırmadan, dudaklarında hafif bir tebessümle cevap verdi: -“Sen yanımdayken hep mutluyum.” Serdar’ın içi bu sözlerle ısındı. Yanağına küçük bir öpücük kondurdu, sanki bütün dünyaya “O benim” dercesine. Helikopter, bulutların arasından süzülerek yolculuğunu tamamladı. Yaklaşık bir buçuk saat sonra, dağların arasına gizlenmiş pist göründü. Hafif bir sisle çevrili, çam ağaçlarının arasında saklı bir bahçe gibiydi burası. Sessizlik ve huzur hâkimdi. Helikopter dikkatlice piste indiğinde, sanki dünyadan kopmuş küçük bir cennet parçasına adım atıyorlardı. Sena manzaraya bakarken gözleri doldu; bu kadar güzelliğin içinde korkuları biraz olsun hafifledi. Serdar ise yanındaki kadının yüzündeki hayranlığı izlerken içinden, “Burası bizim sığınağımız olacak,” diye geçirdi. Serdar ağır ahşap kapıyı ittiğinde, içeriden yayılan sıcak hava hemen yüzlerine çarptı. Dışarıdaki keskin dağ soğuğu bir anda geride kalmış, yerini şöminenin odun kokulu ılıklığına bırakmıştı. Sena adımını içeri attığında nefesi kesildi. Tavandan yere kadar uzanan cam duvarların ardında, hafif bir sisle kaplanmış orman tüm ihtişamıyla gözler önündeydi. Güneşin yavaş yavaş batmaya yüz tutan cılız ışıkları camın üzerinde süzülürken, içeride yanmakta olan ateşin yansımaları tavandaki siyah kirişlere vuruyor, kalp desenlerini altın gibi parlatıyordu. -“İnanılmaz…” diye fısıldadı Sena, gözlerini kocaman açarak. İçindeki çocukça hayranlık gizlenemeyecek kadar açıktı. Serdar, onun bu halini izlerken istemsizce gülümsedi. Aslında defalarca gelmişti bu eve; ama Sena’nın gözlerindeki ışıltı, mekânı sanki ilk kez görüyormuş gibi hissettirdi. Bir an için yaşadığı tüm gerginlik, savaş planları, kan kokusu hafifledi; sadece bu manzara ve onun yanında duran kadın kaldı. Salonun ortasında geniş, alçak sehpanın etrafına yerleştirilmiş kadife koltuklar vardı. Üzerlerinde gelişigüzel bırakılmış kürk battaniyeler, sanki onları çağırıyor gibiydi. Sena ellerini battaniyenin yumuşak dokusuna sürerken, gürül gürül yanan şöminenin çıtırtısı odaya yayılıyordu. Serdar sigarasını dışarıda bırakıp içeri adımını sağlam bir şekilde attı. Birkaç saniye boyunca sadece Sena’yı ve ateşi seyretti. Ardından kolunu hafifçe kaldırıp, -“Hoş geldin,” dedi. Sesinde hem ev sahibi edası hem de saklayamadığı bir yumuşaklık vardı. Sena başını çevirip ona baktı, dudaklarının kenarı kıvrıldı. -“Burası… başka bir dünya gibi.” Serdar gözlerini onun gözlerinden ayırmadan, ağır adımlarla yanına yaklaştı. -“Evet,” dedi alçak sesle, “ve o dünyanın tek sakini sensin.” Engin valizleri yukarı çıkarırken, Can ağır adımlarla Serdar’ın yanına geldi. Yüzünde her zamanki cıvıklığı vardı ama gözleinde de bir tık çocuksu bir hava okunuyordu. -“Biz biraz dışarı çıkacağız. Biraz dolaşmak için. Gelecek misiniz?” dedi sesinde belli belirsiz bir meydan okuma vardı. Sanki Serdar’ın yanında fazladan kalırsa onları rahatsız edeceğini hissediyormuş gibi. Serdar, göz ucuyla Sena’ya baktı. Onun kaşlarının arasındaki ince çizgi, dudaklarının büzülüşü ve başını hafifçe sağa sola sallayışı zaten cevabı vermişti. Sena gitmek istemiyordu. Bu evin sıcak atmosferi, şöminenin çıtırtısı ve Serdar’ın yakınlığı… Bunları bırakıp soğuğa çıkmak onun için aptallık olurdu. -“Siz gidin kardeşim. Biz de biraz yalnız kalalım.” dedi Serdar, Sena’yı yanına çekip kolunu omzuna dolarken. Sesindeki sahiplenici ton Sena’nın kalbini hızlandırdı. Can, bir şey demedi. Başını hafifçe sallayıp onayladı, ardından merdivenlere dönüp, -“Aylin, hadi canım! Çıkalım!” diye seslendi. Aylin’in pıtır pıtır ayak sesleri merdivenden indi, yüzünde çocukça bir heves vardı. Can’ın elini tutup onunla birlikte evden çıktılar. Kapının kapanış sesiyle birlikte ev yeniden huzurlu sessizliğe büründü. Serdar ve Sena, büyük koltuklardan birine uzandılar. Engin de yanlarına gelip, -“Bir isteğiniz var mı efendim?” diye sordu. Serdar elini sallayarak “yok” anlamında işaret etti. Engin de girişteki küçük odaya çekildi. Bir süre Serdar, Sena’nın saçlarını okşadı. Onun kokusu, parmaklarının arasından kayan yumuşaklığı içini huzurla dolduruyordu. Gözlerinde sabahki karanlık yerini ışığa bırakmıştı. -“Akşama ne yemek istersin? Mangal yapayım mı sana?” dedi gülümseyerek. Sena başını kaldırıp ona baktı. -“Üşümez misin?” diye sordu, endişe dolu ama şefkatli bir tonla. -“Üşümem güzelim. Ne dersin?” Sena dudaklarını büzüp hafifçe gülümseyerek, -“Ben de sana yardım edeceksem, olllurrr.” dedi ve gözlerini devirdi. Serdar hemen sesini yükseltti: -“Engin!” Cevap gelmeyince birkaç kez daha bağırdı. Engin koşar adım salona girdi, sanki her an tetikteymiş gibi dimdik durdu. -“Buyurun efendim.” -“Mangal yakacağız. Gerekli şeyleri hazırlayın, geliyorum.” -“Peki efendim.” dedi ve bahçeye doğru yöneldi. Tam o sırada Serdar’ın gözüne Engin’in hala takım elbiseyle dolaştığı çarptı. Gözlerini kısarak arkasından seslendi: -“Engin?” -“Buyurun?” -“Sen niye takım elbiseylesin oğlum?” Engin şaşkınlıkla Serdar’a baktı, sanki sorunun cevabı gayet ortadaymış gibi. -“Neyle olayım efendim?” Sena, o an tutamadı kendini ve kahkahayı patlattı. Sanki evin duvarları bile onun kahkahasına eşlik etmek istiyor gibiydi. Kahkahası öyle içtendi ki, Serdar da gülmeye başladı. -“Git üstüne rahat bir şeyler giy. Seni görünce ben daralıyorum.” dedi Serdar gülerek. -“Efendim ben bir şey getirmedim yanımda. Geleceğimi bilmediğim için.” Serdar gözlerini devirdi, sabrını zorlayan bakışlarını Engin’in üzerine dikti. -“Git benim valizimden al bir takım giy.” Engin, dudaklarını kıpırdatıp itiraz edecek gibi oldu ama Serdar’ın keskin bakışı her şeyi susturdu. -“Peki efendim.” diyerek yukarı çıktı. Serdar, Engin'in arkasından sanki Sena'ya söylüyormuş gibi seslendi: -“Bana ‘efendim’ deyince o kadar ayar oluyorum ki… anlatamam.” Sena gülerek Serdar’ın sakallarını okşadı. O sırada ayağa kalkıp camın önüne geçti, dışarıdaki nefes kesici orman manzarasını izliyordu. Serdar da arkasından yaklaşıp ona sarıldı. Birkaç küçük cilve, fısıldaşma ve öpücüğe yaklaşma anı yaşandı. Tam o sırada Engin geri geldi. Serdar’ın sırtı Engin’e dönüktü ama Sena onu görür görmez utanarak Serdar’dan uzaklaştı. Serdar dişlerini sıkarak burnundan soludu, gözlerini tavana dikti. -“Ağzımı kapat, söveceğim artık.” diye homurdandı Sena’ya. Sena kahkahasını bastırarak ellerini Serdar’ın ağzına uzatmaya çalıştı ama yetişemedi. Serdar dizlerini kırıp eğilince Sena kıkırdayarak elleriyle onun ağzını kapadı. İkisi de bu halleriyle çocuk gibi gülüyorlardı. Tam o sırada Serdar yüzünü Engin’e döndü ve kahkahası boğazında patladı. Engin, Serdar’ın kıyafetlerinin içinde kaybolmuş gibiydi. 1.80 boylarında, yapılı bir adam olmasına rağmen Serdar’ın gömleğinin kolları bileklerini geçiyor, pantolonun paçaları ayak bileklerinden taşarak yerlere sürünüyordu. Katlamış olsa da durumu kurtaramamıştı. Beline silahını da takmıştı ama o haliyle ne kadar ciddi olmaya çalışsa, görüntüsü komiklikten öteye geçemiyordu. Serdar kahkahalarla yere yığıldı. -“Ahahahah! Bir de… ahahah… şu tipine bakmadan… ahahah offf beline silah takmış… oğlum ahahahaha o silahı ahahhaha kullanman gerekse offffff.... karşıdan gelen adam seni nasıl ciddiye alsın… ahahah Allah’ım öleceğim!” Sena da kahkahalara boğulmuştu. Engin ciddi kalmaya çalışıyordu ama dudaklarının kenarındaki titreme onu ele veriyordu. Sonunda o da gülmekten kendini alamadı. Serdar, gözlerinden yaş gelene kadar güldü. Elini sallayarak, “Git, git…” dedi. Engin paçalarını sürüye sürüye, hala yarı gülümser bir halde bahçeye çıktı. Ama Serdar her camdan dışarı bakışında, Engin’in o halini görüp yeniden gülme krizine giriyordu. Güneş yavaş yavaş batarken içeride kahkahaları yankılanıyor, evin duvarlarına sıcacık bir canlılık katıyordu. Bahçede ağır ağır yükselen sis, dağ havasının keskin soğuğunu daha da derin hissettiriyordu. Çam ağaçlarının arasında dolaşan rüzgâr uğultu gibi esiyor, nemli toprak kokusuyla karışıp bahçeye doluyordu. Islak yaprakların üzerinde yürüyen Engin’in adımları, sessizliği bölen tek sesti; mangalın başında kömürleri özenle dizerken parmakları soğuktan uyuşuyor, nefesi havada beyaz duman gibi savruluyordu. Çakmak taşının kıvılcımlarıyla birlikte ateş güçlükle tutuştu. Önce bir çıtırtı, sonra nemli odunun çıkardığı keskin duman, ardından yavaş yavaş sıcaklığı hissettiren narin bir alev… Sisle karışan bu duman, bahçenin üzerinde dalgalanarak yükseldi. Serdar,gözündeki yaşları silip sakinleştikten sonra bahçeye Sena’yla birlikte çıktılar. Yüzüne çarpan soğuğu iç çekerek içine çekti. Hava buz gibi olmasına rağmen, Sena’nın koluna doladığı kolları onu sıcacık hissettiriyordu. Birlikte ateşin yanına yaklaşınca Sena ürperip battaniyesine daha sıkı sarıldı. Serdar onun bu haline gülümseyerek yanaklarını elleriyle kavradı. -“Üşüdün mü?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıya yakın bir şefkat taşıyordu. Sena başıyla hafifçe onayladı ama gülümsemesini gizleyemedi. -“Ama senin yanında üşümek bile güzel.” dedi, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan. Serdar’ın yüzünde kısa bir tebessüm belirdi. Bir an için etrafındaki sis, uğultu, hatta bütün geçmiş günün karmaşası kaybolmuştu. Yalnızca Sena’nın varlığı vardı. Ona eğilip alnına kısa bir öpücük kondurdu, sonra kollarını omzuna atarak ateşin başına yaklaştırdı. Engin, kömürlerin üzerine etleri dizmek için hazırlık yaparken ikisini fark etmemeye çalışıyordu. Yine de Serdar’ın Sena’ya olan ilgisini gördükçe içinden hafif bir gülümseme geçti. Onun dünyası sertlik, emirler ve tehlikelerden ibaretti; ama bu sahnede patronunu farklı bir halde görüyordu. Alevler iyice canlandığında çıtırtılar bahçeyi doldurdu. Çıkan sıcaklık sisin içine karışıyor, turuncu ışık Serdar’ın ve Sena’nın yüzlerini aydınlatıyordu. Sena, Serdar’ın kabanına iyice sokuldu, kokusunu içine çekti. Oysa soğukla, rüzgârla uğraşmaları gerekirken aralarındaki samimiyet, tüm bu doğa koşullarını unutturuyordu. Serdar Sena’nın saçlarını geriye doğru itti, dudaklarını kulağına yaklaştırdı: -“Bak, ne kadar soğuk olursa olsun… yanındayken hep sıcağım. Senin ateşin beni kül bile eder...” Engin mangalı hazırlamıştı. Artık etler ateşin üzerindeki yerini alabilirdi. Engin hızla iiçeri girip dolapta özenle haızrlanmış pişmeyi bekleyen etleri getirdi. Ateşin üzerine dizilen etlerden yayılan çıtırtılar, sisli bahçeye sıcacık bir koku salmaya başlamıştı. Yavaş yavaş kızaran etlerin yağları közlerin üzerine damladıkça cızırdayan sesleri, havada dans eden dumanla birleşiyordu. O dumanın keskin kokusu, soğuk havanın nemine karışıp burun deliklerini dolduruyor, iştahı daha da kabartıyordu. Serdar, elindeki maşayla etleri çevirirken gözlerini Engin’e çevirdi: -“Engin, sofrayı kur. Ateşi masanın yakınına koy. Hemen başlayacağız.” dedi. -"Peki Serdar Bey.” diye karşılık verip hızlı adımlarla verandaya yöneldi Engin. Ahşap masanın üzerine örtüyü sererken, tabakları, bardakları titizlikle yerleştirdi. Masanın üzerinde, dağ havasının soğuğuna inat, sıcacık bir akşam yemeğinin habercisi bir düzen oluşmaya başladı. Sena, Serdar’ın hemen yanında durmuş, ateşin hararetini hissetmek için biraz daha yakınlaşmıştı. İncecik battaniyesine sıkıca sarılmış, gözlerini mangalda pişen etlere dikmişti. Serdar, Sena’nın bu meraklı bakışlarını fark edip gülümsedi. -“Acele etme güzelim, birazdan hazır olacak.” dedi. Sena dudaklarını büzüp başını salladı. -“Sabırsızlanıyorum. Kokusu bile yetiyor.” Serdar bir süre etleri çevirdikten sonra, en güzel pişen parçayı maşayla aldı. Dumanı hâlâ tüten, sulu ve iştah açıcı görünüyordu. Hiç düşünmeden Sena’ya uzattı. -“Al bakalım, ilk lokma senin hakkın.” Sena tereddüt etmeden aldı ama et hâlâ çok sıcaktı. Dudaklarına değdiği anda refleksle başını geriye çekti, dili yanmış gibi bir “ahh!” sesi çıktı ağzından. Çaresizce çiğnemeye çalıştı ama olmadı; ısının acısıyla lokmayı tutamadı ve eti ağzından düşürdü. Tam o anda Serdar refleksle yakaladı. Parmağının ucuyla havada tuttuğu eti hiç düşünmeden kendi ağzına attı. Ardından Sena’ya bakıp kahkaha attı. -"Sen de amma acelecisin be güzelim.” dedi, gözleriyle onu süzerken. Sena utançla yanaklarını elleriyle kapattı. Soğuk havada bile kızarmış yanakları hemen belli oluyordu. -“Rezalet oldum.” diye mırıldandı ama yüzündeki mahcuplukla karışık gülümseme Serdar’ın kalbine daha da dokundu. Serdar başını yana eğip hafifçe kısık bir sesle, ateşin çıtırtılarına karışarak fısıldadı: -"“ Ahahhahaha rezalet mi oldun? Ne rezaleti… Şu haline bak. Yanık bile sana yakışıyor.” Sena gözlerini kaçırdı, ama dudaklarının kenarında istemsiz bir tebessüm belirmişti. Serdar daha fazla dayanamayarak, maşayı mangalın kenarına bıraktı ve kolunu Sena’nın beline doladı. Onu kendine çekip alnına kısa bir öpücük kondurdu. Sis, etraflarını sararken; alevin ışığında ikisinin yüzü de parlıyordu. Bütün orman soğuktu ama ateşin sıcaklığıyla birleşen bu samimiyet, Sena’nın içini ısıtıyordu. Serdar, onun kokusunu içine çektiğinde, sanki dünyanın tüm gürültüsü o anda sustu. Engin masayı hazırlamayı bitirip bahçeye döndüğünde gözleriyle onları gördü ama hiçbir şey söylemedi. Sessizce masaya birkaç son dokunuş yaptıktan sonra ateşin başına geçti. İçinden, “Burası başka bir dünya gibi.” diye düşündü. Serdar, Sena’nın kulağına eğildi: -“Akşam yemeğinden sonra tatlıya yer arıyorum. Ama masada yemeyeceğim. En güzel ziyafetim sensin...” Sena kalbinin hızlanışını saklayamadı. Soğuk havada nefesi bile titriyordu ama Serdar’ın sözleri ve yakınlığı bütün soğuğu unutturmuştu. Can ve Aylin de geldiğinde sofraya geçilmeye hazırdı. Hava artık tamamen kararmış, gökyüzü gece mavisinin en derin tonlarına bürünmüştü. İçkiler yerini almış, masanın ortasında kocaman bir kase salata duyordu. Masanın dört köşesine özenle yerleştirilmiş ateşler, soğuk havayı kırıyor, titrek alevleriyle ortamı hem sıcak hem de davetkâr kılıyordu. Hafif rüzgârın getirdiği duman, ateşlerin üzerinden yükselirken alevlerle dans ediyor, sohbetin sıcaklığını görselleştiriyordu. Can, Serdar, Sena ve Aylin yerlerini aldılar. Engin servis yaparken Serdar’nın bakışları etin üzerinden hiç ayrılmamıştı. Engin adm adım içeri girmek için geriye çekildiğinde, Serdar ağzında çatalıyla bir yandan etin tadını alırken, diğer eliyle Engin’in bileğini nazikçe tuttu. Başını sofraya doğru eğerek oturmasını işaret etti. Engin, hafifçe çekingen ve şaşkın bir şekilde masaya yerleşti. Serdar, gözlerini ondan ayırmadan servisini yaptı; bu sessiz ama kararlı davranış, Engin’in içinde hem hayranlık hem de rahatlık hissi uyandırıyordu. Yemek boyunca her şey uyum içindeydi. Etin buğulu kokusu, şarabın kekremsi tadı, salatanın tazeliği ve hafifçe esen rüzgârın alevlerle yaptığı dans, sofradaki keyfi tamamlıyordu. Yemekten sonra Aylin ve Can, ateş çukurunun etrafına geçip sıcaklığı paylaşırken, Serdar Sena’nın elini tuttu ve mülkün sınırındaki ormanlık alana doğru yürüdüler. Sena, ilk başta fark etmediği koruma sayısına hayret etti. Ormanın içinde özenle yerleştirilmiş ateşler ve her birinin başında birkaç silahlı adam duruyordu; sessizlikleri ve gölgeleri ortamı bir güven ve ciddiyet atmosferiyle dolduruyordu. Serdar, telefonu birkaç saniye kontrol edip cebine geri koydu, sonra Sena’yı kendine daha sıkı çekti. Sena, Serdar’ın güven veren ve kararlı duruşunda kendini teslim etti; kalbi hızla atıyor, nefesi hafifçe hızlanıyordu. Ormanın içindeki yürüyüş boyunca Serdar’ın her adımı dikkatle planlanmış gibiydi. Serdar, zaman zaman Sena’nın elini sımsıkı tutuyor, omuzunu hafifçe ona yaslayarak güven veriyordu. Sena ise Serdar’a her baktığında, içindeki tedirginlik ve heyecan birbirine karışıyordu; kalbi, hem sevgi hem de koruma hisleriyle doluydu. Kısa bir yürüyüşten sonra Can’ın yaktığı ateşin başında oturup şaraplarını yudumladılar. Alkol su gibi akıyor, sohbetleri derinleşiyordu. Sena ikinci kadehini alırken yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi; Serdar onun bu rahat haline bakarken içten bir memnuniyet hissetti. Can ve Aylin hafifçe çakırkeyif olmuş, kahkahaları ateşin alevlerine karışıyordu. O anda gökyüzü birdenbire renkli patlamalarla aydınlandı; havai fişekler geceyi büyülü bir şölene çevirdi. Sena, ilk anda kalbinde bir panik hissetti, gözleri Serdar’a koştu. Serdar’ın yüzündeki rahatlık ve güven, korkusunu hemen dağıttı; içindeki panik, yerini hayranlık ve huzura bıraktı. -“12 olmuş.” dedi Serdar, hafif bir gülümsemeyle ayağa kalkarken, Sena da Serdar’ın elini tutarak doğruldu. Serdar, belinden kavradığı Sena’yı nazikçe yerden kaldırıp etrafında döndürdü. Sena, çocuksu bir neşeyle kıkırdadı; saçları alevlerin ışığında parlıyor, gözlerindeki yansıma havai fişeklerle yarışıyordu. Serdar, onu kucağından indirmeden durdu, gözlerindeki hayranlık ve sevgi, geceyi aydınlatan patlamalarla bütünleşiyordu. -“İyi ki girdin hayatıma. Sensiz geçecek tek bir yılım bile olmasın artık.” Serdar, dudakları Sena’ya yaklaşırken kalbinin ritmini hissettiriyordu. Her kelimesindeki içtenlik ve kararlılık Sena'nın içine işliyordu. -“İyi ki geldin. Benim de senden ayrı bir yılım olmasın artık.” dedi Sena, gözleri parlayan bir ışıltıyla. Serdar’ın kalbindeki huzur ve mutluluk bir anda doruk noktasına çıktı. Patlayan havai fişekler arasında dudakları buluştu; öpücük, saf bir sevgi bağının somutlaşmış hâliydi. Öpücükleri tamamlandığında Serdar, Sena’yı kucağından indirip sımsıkı sarıldı. Sena’nın kulaklarında Serdar’ın kalp atışları çınlıyor, göğsünde sıcaklık ve güven hissiyle dolup taşarak içini kaplıyordu. -“Hadi girelim artık, çok üşüdün.” dedi Serdar, belinden kavrayarak içeri doğru yönlendirirken. Can ve Aylin odalarına çekilmiş, sessizlik ve sıcaklık tüm evi kaplamıştı. Serdar, söminenin alevlerini biraz daha canlandırmak için odun attı. Engin, dışarıdaki işleri toparladıktan sonra Serdar’ın yanına geldi. -“Bir emriniz var mıydı?” diye sordu. Serdar, Engin’e sorgulayan bir bakış attı; Engin başıyla onaylayınca: -“Yok, o zaman Engin sen de dinlen artık.” dedi. Engin sessizce iyi geceler dileyip odasına çekildi. İçerideki sıcaklık ve alkolün etkisi, Sena’nın yüzünü daha da yumuşatmıştı. Sırıtışla Serdar’a yaklaşıp kendini birden bıraktı; Serdar ani bir refleksle yakalayıp dengede tuttu. -“Ne yapıyorsun güzelim? Az daha düşecektin.” dedi gülümseyerek. -“Hürrem Sultan taktiği. Nasıl ama?” dedi Sena, alnına elini koyarak bayılmış gibi yaptı. Sonra ihtiraslı bir bakışla ekledi: “Etkilendin mi?” -“Etkilendim. Başka nasıl etkileyebilirsin mesela beni?” Serdar, yavaşça yaklaşarak aralarındaki mesafeyi kapatırken, Sena aniden bir şey hatırlamış gibi durdurdu onu. Gözlerindeki karışık ifade hem neşeli hem de düşündürücüydü; içindeki anlık endişe, o anın büyüsüne hafif bir gölge düşürüyordu. -“Sen bana kolunun hesabını vermedin.” dedi Sena, sesi hem öfke hem de kırgınlıkla titriyordu. Kendi bedenini Serdar’ın kollarından kurtarıp kanepeye fırlattı; hareketi sert, kararlı ve bir o kadar da kontrolsüzdü. Dikkatle bakışlarını Serdar’a kilitledi. -“Anlat, hemen.” Serdar gözlerini devirip derin bir nefes aldı, sonra sessizce Sena’nın yanına oturdu. -“Metin’in işi. Arabamı kurşunlattı. Küçük bir sıyrık.” dedi, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi, soğukkanlı bir tavırla. Gözlerinde en ufak bir titreme yoktu, fakat kalbinin bir köşesinde, Sena’nın tepkisini tahmin ettiği o anlık endişe gizliydi. Sena, bir anda ayağa fırladı; öfke ve hayret karışımı bir enerjiyle etrafı adeta doldurdu. -“Bunu bu kadar rahat söylemene inanamıyorum, gerçekten. İnanılmazsın.” Ellerini saçlarına geçirdi; parmakları stresle saçlarını kavrarken, içten içe Serdar’ın bu soğukkanlı tavrına duyduğu hayranlıkla birlikte korku da karışıyordu. Sürekli hareket eden bakışlarını, sonunda şömineye yönlendirdi. Alevler, turuncu ve sarı tonlarıyla odanın karanlık köşelerini aydınlatıyor, küçük dans eden ışıklar Sena’nın yüzünü ve omuzlarını hafifçe parlatıyordu. Serdar sessizce bekledi; Sena’nın sakinleşmesini, hislerini hazmetmesini, ama en çok da bu dünyaya, tehlikeye ve bu hayata alışmasını istiyordu. Sena, ateşe bakarken sessizliğiyle etrafı dolduruyordu; içindeki öfke ve korku, karışık bir enerjiyi alevlerin ritmiyle yankılandırıyordu. Serdar usulca ayağa kalktı ve sessiz adımlarla Sena’nın arkasına yaklaştı. Yumuşak ama kararlı bir hareketle onu omuzlarından kavrayıp kendine doğru çekti. Sena hiçbir tepki vermedi; sadece gözlerini kapatıp bekledi. Serdar, onu daha sıkı sardı; omuzlarına ve sırtına hafifçe yaslanan elleri, güven ve kontrolün karışımıydı. Dışarıda kar taneleri yavaşça düşüyordu; pencere camına vurduklarında hafif bir tını oluşturuyor, romantik bir manzara gibi sessizliğe eşlik ediyordu. Eğer bu konuyu konuşmasalardı, belki de bu an ikisi için bir masalın içindeymiş gibi romantik olabilirdi. Fakat Sena’nın gözlerinde yakıcı bir acı vardı; bir yanıyla öfke, bir yanıyla çaresizlik. Serdar, gözlerine bakarken, içindeki acıyı hissedebiliyordu. O bakış, Serdar’ın kendi kalbini de kavuruyordu; birbirlerine dokunuyor, ama aynı zamanda ateşi birbirlerine de bulaştırıyorlardı. -“Biz birbirimizi yakarız, Serdar…” diyebildi sadece. Sesi neredeyse bir fısıltıydı; kırılgan ama bir o kadar da güçlü. Gözlerindeki ateş, sönen alevlerle değil, Serdar’ın kalbine ulaşan bir yangın gibi yanıyordu. Serdar, onun sözlerini duyduğunda bir an için durdu. Yüreği sıkıştı, ama gözlerinde kararlılık ve sevgiyle karışık bir hüzün vardı. Ona yaklaşırken elleri hâlâ omuzlarında; dikkatli ama sahiplenici bir şekilde, Sena’yı tamamen sarmak istiyordu. Dışarıdaki kar, içerdeki sıcaklık ve odadaki sessizlik, ikisi arasında geçen bu anı daha da yoğun, daha da dokunaklı kılıyordu. Sena, Serdar’ın güven veren kollarında, hem kırılgan hem de cesur bir şekilde varlığını hissettiriyordu. İçindeki öfke ve korku yavaş yavaş hafifliyordu; ama Serdar’ın varlığı, ateşin yanındaki alevler gibi hem ısıtıyor hem de uyarıyordu. Aralarındaki sessizlik, kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu: Sevgi, güven, acı ve tutku… hepsi tek bir anda yoğunlaşmıştı. -“Ben senin cehenneminde yanmaya da, yağmurunda ıslanmaya da razıyım…” dedi Serdar, sesi titrek ama kararlıydı. Avuçlarının arasına aldığı Sena’nın yüzünde, ona dair bütün korkuları ve bütün umutları görmek istercesine derinlere baktı. Ellerinin sıcaklığı, Sena’nın teninde ürpertici bir tonda yayıldı; bu ürperme içindeki tutkunun onu ele geçirmesiydi... Sanki o an onu hayata tutan tek bağ o dokunuştu. Sena’nın uzun kirpiklerinin ucunda ağırlaşan gözyaşı nihayet özgürlüğünü buldu, yanaklarına doğru süzüldü. Dudakları kıpırdadı, sözcükleri neredeyse fısıltı kadar hafifti: -“Sen ateşsen, ben suyum… Sen suysan, ben ateş… Biz birbirimizi yok ederiz Serdar…” Sanki kalbinin içindeki fırtınayı dile dökmek istemiyor, ama sustuğunda boğulacak gibi hissediyordu. Sesindeki kırılganlık, içinde büyüyen korkunun itirafıydı. Birbirlerine olan tutkularının güzelliği kadar tehlikesinin de farkındaydı. Serdar, gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. Dudak kenarında acıdan çok, teslimiyeti andıran bir gülümseme belirdi. -“Sonum senin ellerinden olsun, Sena. Senin için yanarım da yakaım da sönerim de… Ama sensiz tek bir nefes dahi alamam artık.” Onun sözleri Sena’nın kalbine hançer gibi saplandı. Bir yanıyla kaçmak istiyor, bir yanıyla sonsuza dek kalmak… Dudakları titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı. Bunun yerine gözlerini kapadı ve bütün korkularına rağmen kalbinin söylediğini yaptı. Usulca eğildi, Serdar’ın dudaklarına hafif, masum ama içinde bütün dünyayı barındıran bir öpücük kondurdu. O anda zaman durdu. Sessizlik, kalplerinin çarpıntısını yankılayan tek şarkı oldu. Nefesleri birbirine karışırken, ikisinin de içinden aynı düşünce geçti: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Dışarıda rüzgâr usul usul esiyor, kar tanelerini ahenkle savuruyordu. Sanki kader onları dinliyormuş gibi. İçlerinde yanan ateşin aleviyle, dışarıdaki fırtına birbirine karışıyordu. Öpüşmeleri gitgide alevlenirken, Serdar ani ve kıvrak bir hareketle Sena'yı kucağına aldı. Sena, ayaklarının yerden kesilmesini fırsat bilip bacaklarını hemen Serdar’ın beline sardı; nefesleri birbirine karışmış, kalpleri aynı ritimde atıyordu. Serdar, dudaklarını Sena'dan ayırmadan merdivenlere yöneldi; adımlarını sessiz ama kararlı bir şekilde attı, odalarına doğru ilerlerken her hareketi hem güçlü hem de nazikti. Kapıyı kapatır kapatmaz, Serdar Sena'yı kapıya yasladı; soğuk kapı, Sena'nın sırtına dokunduğunda titrek bir ürperti hissetti. Dudaklarından Serdar’ın dudaklarına doğru çıkan küçük bir inleme, Serdar’ı hem heyecanlandırmış hem de derinden etkilemişti. Dudaklarını güç bela ayırıp kendini durdurdu; gözlerinde karışık bir istek ve kontrol, kalbinde de coşkun bir heyecan vardı. Serdar, Sena'yı yavaşça kucağından indirdi; yatağın üzerindeki siyah, büyük kutuyu gösterdi. -“Ben jakuziyi bizim için hazırlarken sen de bunu giyip gelir misin?” -“Bu ne?” dedi Sena merak ve heyecanla karışık bir sesle. -“Aç bakalım, beğenecek misin?” dedi Serdar, odadaki mumları yakarken odanın sıcak ve loş ışığı, mum alevlerinin dansı ile duvarlara yumuşak gölgeler düşüyordu. Sena kutuyu açtığında, içinden muhteşem bir bordo tonunda, ince saten askıları olan bir gecelik çıktı. Kumaşı hafif ve kaygan, her bir hareketiyle adeta vücudunun hatlarını takip ediyordu. Göğüs kısmındaki hafif büzgü ve göğüslerin tam kavrayan kesimi, geceliği hem zarif hem de baştan çıkarıcı kılıyordu. İnce saten askılar omuzlara nazikçe oturuyor, kumaş kalçaların kıvrımlarını zarifçe takip ediyordu. Geceliğin eteği, hafifçe bacaklara yapışıp akarken, teniyle bütünleşiyor, bordo rengin sıcak tonları Senanın bembeyaz tenini daha da öne çıkarıyordu. Sena, geceliği askılarından tutup kaldırdı; ayna karşısında kendini süzdü. Teninde kumaşın kaygan dokunuşu ve bordo rengi, kendine bakarken onu hem güçlü hem de baştan çıkarıcı hissettiriyordu. Sena, geceliği üzerine geçirdi; saçlarının tokasını çözdü ve elleriyle hafifçe kabarttı. Uzun, dalgalı saçları omuzlarından süzülerek sırtına dökülüyordu; ayna karşısında kendini izlerken hem heyecan hem de biraz da utanç karışımı bir his içindeydi. Her nefes alışında, geceliğin kumaşının vücuduna temas eden hafif sürtünmesi onu daha da uyarıyordu. Ardından yavaş adımlarla banyodan çıktı. Serdar, nefesini tutmuş, heyecandan kalbi ağzında atıyordu. Sena, bu haliyle büyüleyici görünüyordu; saçları, bacakları, yüzü ve bordo geceliğin teniyle bütünleşmesi, onu neredeyse bir sanat eseri gibi gözler önüne seriyordu. Gözleri Serdar’ın gözlerinden hiç ayrılmıyordu; bakışlarıyla hem davet ediyor hem de arzularını kelimelerle ifade ediyordu. Sena, jakuzinin önünde durdu. İlk olarak sağ omzundaki ince askıyı indirdi; göğsü hafifçe açığa çıktı ve Serdar’ın gözleri hemen büyülendi. Ardından sol taraftaki askıyı indirerek geceliğin üzerinden tamamen sıyrıldı; kumaş, ayaklarının dibine sessizce düştü. Bembeyaz teni, jakuzinin loş ışığı altında parlıyor, Serdar’ın her nefesinde adeta daha da çekici bir hâl alıyordu. Serdar, nefesini tutmuş, gözleri Sena’nın bedenine, yüzüne ve bakışlarına kilitlenmişti. İçinde hem bir istek hem de hayranlık dalgası yükseliyordu; her detay, her kıvrım, her bakış Serdar’ı büyülüyordu. Sena’nın gözlerindeki kararlılık ve davetkâr bakış, Serdar’ın tüm dikkatini ve arzusun kendinde toplamıştı. Sena, jakuzinin kenarına hafifçe eğildi; suyun ve mum ışığının yansıması yüzünü ve boynunu daha da zarif gösteriyordu. Saçlarının birkaç teli hafifçe ıslanmış gibi parlıyordu ve omuzlarından süzülen dalgalar, suyla birleşerek büyüleyici bir görsellik oluşturuyordu. Serdar, nefesini tutmuş, kalbi hızla çarpıyordu. Her an, Sena’nın bir adım daha yaklaşmasını beklerken vücudu heyecandan titriyordu. Sena, gözlerini Serdar’dan ayırmadan jakuzinin içine doğru adım attı. Su, bacaklarına hafifçe değdiğinde küçük bir ürperti yayıldı; Serdar bu anı fark etti ve gerginliği tatlı bir beklentiye dönüştü. Sena, ellerini suyun üzerine koydu; köpükler ellerinin etrafında yavaşça dağıldı ve suyun hafifçe çıkardığı ses, odadaki sessizliği romantik bir melodiye dönüştürdü...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD