İlk Yakınlaşma

2768 Words
Sena, Serdar’ın önce arkasındaki kadına sonra da boynuna baktı. O an içinde sanki bir hançer saplanmış gibi keskin bir acı hissetti. Kalbi sıkıştı, boğazına düğümlenen bir yumru nefesini kesiyordu. İçinden binlerce kelime geçse de dili tutulmuş gibi konuşamıyordu. Hiçbir şey söylemeden, gözlerini kaçırarak, arkasını dönüp koşar adımlarla asansöre yürümeye başladı. Ayak sesleri sert mermer zeminde yankılanıyor, kalbinin çarpıntısına eşlik ediyordu. Serdar ise ne olduğunu anlamaya çalışarak bir hışımla peşinden çıktı. Dudaklarının kenarında şaşkınlıkla karışık öfke vardı. Şansına, asansör o kata gelmişti. Sena hızlıca kabine atladı, titreyen parmaklarıyla hiç vakit kaybetmeden kapıların kapanması için tuşa bastı. Serdar yetişemeden asansör kapıları Sena’nın önünde bir kurtuluş kapısı gibi kapanıverdi. Sena, tam güvenmişken Serdar’ın böyle bir şey yapmış olması kalbini kırmış, hayallerini paramparça etmişti. Çaresizliğin, öfkenin ve ihanete uğramışlığın verdiği sarsıntıyla gözünden bir damla yaş süzüldü. O an, kendine söz verdi: ağlamayacaktı. Duygularını kalbinin en karanlık köşesine bastıracak, ışık görmeyen o derinliğe gömecekti. Gözlerinden akan yaşı, elinin tersi ile silerek yüzünden uzaklaştırdı. Serdar ise koridorda delirmiş gibiydi. Diğer asansörlerin tuşlarına hızla, neredeyse yumruklayarak basıyordu. Sanki daha hızlı ve arka arkaya basarsa, asansör inadını kırıp daha çabuk gelecekti. Ama olmadı. Gözlerindeki sabırsızlık öfkeye dönüşünce, derin bir küfür savurarak merdivenlere yöneldi. Kalbi küt küt atıyor, dizlerine inen adrenalinle basamakları üçer beşer atlıyordu. Otelin girişine vardığında, Sena’nın koşarak çıktığını gördü. Döner kapıya dalarken sinirinden birkaç kez cama çarpıp sendeledi. Kapı onu adeta küçümser gibi geriye itti, ama Serdar yılmadı. Sonunda dışarı çıktığında, rüzgâr saçlarını dağıtmış, nefesi göğsünde sıkışmış haldeydi. Gözleri, karanlık gecede hızla uzaklaşan Sena’yı buldu. -“Sena!” diye bağırdı boğuk bir sesle. Ama Sena dönüp bakmadı. Adımlarını daha da hızlandırdı. Serdar’ın kalbi sıkışıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Bu kez daha güçlü bir sesle haykırdı: -“Zeynep Sena!” Sena, gözlerinden okunan bir öfke ve kırgınlıkla aniden durdu. Arkasını dönüp Serdar’a baktığında, gözleri ateş gibi yanıyordu. Serdar yanına geldiği anda Sena, hiçbir şey demeden parmak ucuna yükselip bütün gücüyle Serdar’a bir tokat attı. Avuç içi yanmış, eli zonkluyordu. Serdar’ın başı yana savruldu. O an, otelin ışıkları altında yaşanan sahne, ikisinin de ruhuna kazındı. -“Ne var Allah’ın belası! Adımı hâlâ nasıl ağzına alabiliyorsun sen!” diye haykırdı Sena, sesi titriyordu. Serdar tam konuşmaya niyetlendi, ama Sena işaret parmağını tehditkâr bir biçimde sallayıp susturdu onu. -“Sakın bana bir şey açıklamaya kalkma! Sakın!" bir an duraksadı ve devam etti. "Ne diyeceksin? Utanmadan ‘göründüğü gibi değil’ mi diyeceksin?” Serdar’ın dudakları aralandı, gözlerinde yalvaran bir ifade vardı. -“Sena… gerçekten—” -“Ya kes sesini! Şu boynunun hâline bak Serdar.” dedi, çenesini tutup boynunu yana çevirerek daha net görebilmek için. Bakışları buz gibiydi. “Göründüğünden daha mı ateşliydi toplantınız, ha?!” Sözlerinin ardından öfkeyle arkasını dönüp yürümeye başladı. Yürürken kendi kendine söyleniyordu: -“Ama hata sende değil, sana güvenen bende. Ben eşeğim!” diye bağırdı, sesi çatallandı. Serdar, onun öfke dolu sözlerini adımlarına eşlik eder gibi sessizce takip ediyordu. -“Toplantıya gidiyormuş. Beyefendinin toplantısına bak. Otel odasında alkollü, sevişmeli toplantı… Ne âlâ ya! Ben işe gidemiyorum, güvenlikmiş zartmış zurtmuş! Paşamız otel odalarında gönül eğlendiriyor!” Bu sözler Serdar’ın içine kor gibi düştü. Dişlerini sıktı. Artık dayanamıyordu. Bir anda öne atılıp Senayı bacaklarından kavrayıp omzuna attı. Sena ufak bir çığlık kopardı. Yumrukları Serdar’ın sırtına, omzuna ardı ardına iniyor, çırpınışlarıyla elbiseleri savruluyordu. -“Ne yapıyorsun ya sen! Bırak beni hayvan!” diye bağırdı Sena, sesi çaresizce yankılandı. Serdar dişlerini sıkıp zorla sakinliğini korumaya çalışarak: -“Gerçekten ayıp ediyorsun ama artık!” dedi. -“Ben mi ayıp ediyorum?! Ya sen ne yüzsüz bir adamsın, bıraksana beni!!” Serdar arabalarının önünde bekleyen korumalara başıyla işaret verip kapıyı açtırdı. Korumalardan biri hızla kapıyı açıp kenara çekildi. Serdar, hâlâ çırpınan Senayı kollarında tutarak yavaşça koltuğa bıraktı. O sırada Sena’dan kafasına ve omzuna birkaç tokat daha yemişti. Serdar, Senanın ellerini dikkatle içeri iterek kapıya sıkışmamasına özen gösterdi. Ardından kapıyı sertçe kapattı. -“Sıkı sıkı tut, sakın açamasın!” dedi korumaya. Adam başıyla onayladı. Sena sürücü koltuğuna geçmek için hamle yapınca Serdar hızla arabaya bindi, onu yerine oturtup kemerini bağladı. Parmaklarıyla kenardaki kilit tuşuna bastı; kapıların kilitlenme sesi gecede yankılandı. Sena hırsla haykırdı: -“Ya çıldırmak üzereyim! Sırf sana oranla kas gücüm az diye bana bu şekilde bir muamele edemezsin, Saruhanlı!” Serdar, derin bir nefes alarak, sakin ama keskin bir ses tonuyla konuştu: -“Öncelikle bana bir daha Saruhanlı deme, kesinlikle. İkincisi, dinlemeden beni yargılıyorsun. Önce bir dinle, sonra bağır çağır. Şimdi dikkatimi sakın dağıtma, araba kullanacağım.” -“Nefret ediyorum senden!” diye bağırdı Sena, gözlerinden bir damla yaş süzülürken. Serdar, o damlayı fark etmedi. Yine de sinir bozucu sakinliğini bozmadan konuştu: -“Etmiyorsun. Sadece şu an bana kızgınsın. Sana gidelim, anlatacağım.” Sena cevap vermedi. Sessiz, sessiz ağlamaya başladı. Omuzları titriyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Serdar ortamın gerilimini hafifletmek için radyoyu açtı. Tesadüf o ki, Sezen Aksu’nun “Sarı Odalar” şarkısı çalmaya başladı. Melodinin hüzünlü tınıları arabaya dolarken, Sena kahkaha attı. Kahkahası kırgınlığın, çaresizliğin ve acının birbirine karıştığı bir çığlığa benziyordu. Serdar’ın yüzü asıldı, bozulmuştu. Tek kelime etmeden müziğin sesini daha da yükseltti, cama dönüp susmayı tercih etti. İstanbul için sıradan ama başka şehirler için uzun sayılabilecek bir süre sonra Sena'nın evinin önüne geldiler. Araba durduğunda Sena bir hışımla kapıyı açtı, bütün gücüyle kapıyı çarptı. -“Yavaş ama! Küçük falansın da, vücuduna oranla harika bir gücün var. Yeni aldım arabamı, kırma!” dedi Serdar, yalandan üzülmüş bir ses tonuyla. Sena ise öfkeyle gözlerini devirdi, tek kelime etmeden evine doğru yürüdü. Sena, kapıyı çarpıp içeri girdiğinde göğsü öfke ve hıçkırıklarla inip kalkıyordu. Parmak uçları titriyor, çantası omzundan kayacak gibi sallanıyordu. Apartmanın koridorundaki sessizlik içinde yankılanan ayak sesleri, ruhunun çığlıklarını bastıramıyordu. Anahtarlarını çantasından çıkarırken birkaç kez yere düşürdü; elleri titrediği için kavrayamıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyor, ama o inadına hıçkırıklarını bastırıyordu. Serdar, arabanın kapısını yavaşça kapatıp derin bir nefes aldı. İçinde kaynayan öfke ve hayal kırıklığına rağmen, onu yalnız bırakmaya hiç niyeti yoktu. Dudaklarını ısırarak kendi kendine mırıldandı: -“Ben anlatmadan hiçbir yere gitmeyeceğim, Sena.” Adımları ağır ama kararlıydı. Apartmanın kapısından içeri girdiğinde, binanın soğuk mermer zemininde ayak seslerini yankıladı. Gözü, merdivenleri koşar adımlarla çıkan Sena’ya kilitlendi. Birkaç basamak yukarıda, elleri titreyen Sena, anahtarla kapıyı açmaya çalışıyordu. Serdar, sesi yankı yapacak şekilde yükseltti: -“Sena, bekle!” Sena, kapıyı açıp hızla içeri girdi. Ardından bütün gücüyle kapıyı çarptı. Ahşap kapı, çarpmanın şiddetiyle sarsıldı. Serdar, kapının önünde durdu, elini tokmağın üzerine koydu. İçinde ikilem vardı: Bir yanıyla kapıyı zorla açmak, içeri dalmak istiyordu; diğer yanıysa Sena’nın biraz olsun sakinleşmesini beklemesini fısıldıyordu. Ama sabrı yoktu. Kapıyı yumrukladı. -“Aç şu kapıyı Sena! Bir defa olsun beni bi dinle!” diye bağırdı. İçeriden yalnızca Sena'nın hıçkırıkları duyuluyordu. Serdar, o sesle yüreğinin sıkıştığını hissetti. Yumruğunu kapıya yasladı, gözlerini kapadı. İç sesiyle kendine kızıyordu: "Aklına sokayım senin Serdar. Ona güven vermen gerekirken, en çok korktuğu şeye malzeme verdin. Açıklayamadığın her saniye, ondan biraz daha uzaklaşıyorsun.” Sena, içeride dizlerinin üzerine çökmüş, sırtını kapıya yaslamıştı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki göğsünden dışarı fırlayacak gibiydi. Serdar’ın sesiyle daha da hırslanıyor, ama aynı zamanda içten içe onun kapının ardında beklemesini de garip bir şekilde istiyordu. İçindeki çelişki onu paramparça ediyordu: “Açsam, yine kandırır mı? Açmasam, ya gerçekten doğruyu söyleyecekse?” Serdar, sabrını tüketip cebinden telefonunu çıkardı. Korumalardan birine kısa bir mesaj attı: “Kapıyı açtırmam gerekirse yardımcı ol.” Sonra tekrar kapıya yaslanıp yumuşak bir ses tonuyla konuştu, bu kez öfke değil, yalvarış vardı sesinde: -“Sena… bana güvenini kaybettiğini biliyorum. Ama lütfen… tek bir şans ver. Sana her şeyi anlatacağım. Eğer inanmazsan... eğer sana tek kelimemde samimiyet görmezsen... söz veriyorum bir daha peşinden gelmeyeceğim.” Sena, gözyaşları içinde kapının tokmağına baktı. İçinde öyle büyük bir kavga vardı ki… Elleri, anahtarı yeniden çevirip kapıyı açmaya yeltendi, ama son anda durdu. Kalbi, aklına karşı geliyordu. -“Git buradan Serdar! Git! Seni görmek istemiyorum!” diye bağırdı, sesi titreyerek. Serdar, kapıya daha da yaklaştı, alnını ahşaba yasladı. Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü: -“Gitmeyeceğim. Ne kadar bağırırsan bağır, sen beni dinlemeden bir adım geri atmayacağım.” Apartman boşluğunu derin bir sessizlik sardı. İkisinin de nefesi, kalp çarpıntısı, kapının iki yanında yankılanıyordu. Sena, dizlerini karnına çekmiş, kapının hemen ardında oturuyordu. Elleriyle yüzünü kapatmıştı; avuçlarının sıcaklığı yanaklarındaki yaşlarla birleşince nefes almak bile daha zor geliyordu. Her ne kadar “git” dese de, Serdar’ın ardında beklediğini bilmek tuhaf ve kırık bir güven duygusu uyandırıyordu içinde. Kalbinin derinliklerinden gelen bir ses, “Eğer gerçekten suçlu olsaydı, çoktan gitmişti” diye fısıldıyordu. Ama gururu, kırgınlığı o sesi bastırmaya çalışıyordu. Kapının diğer tarafında Serdar, sırtını kapıya yaslamıştı. Başını geriye bırakmış, gözlerini kapatmıştı. Gecenin serinliği koridora dolarken üzerindeki gömleği ince geliyordu. Ama umurunda değildi. Tek düşündüğü, Sena’nın içeri kapanan kırık kalbi ve o kalbi yeniden kazanabilmekti. Zaman ilerledi. Saatler geçti. Binanın içi sessizliğe gömüldü, sadece uzaklardan gelen araba sesleri duyuluyordu. Serdar’ın göz kapakları ağırlaşmaya başladı. Her seferinde başı yana kayıyor, kendini toparlıyordu. “Uyuyamam. O içeride, ben burada dimdik duracağım” diye söylendi kendi kendine. Ama vücudu, zihninin inatçılığına boyun eğmedi. Yavaş yavaş gözleri kapandı. İçeride ise Sena’nın nefesi sakinleşmişti. Ağlamaktan yorgun düşmüş, göz kapakları şişmişti. Sırtını kapıya yasladığı yerde, dizlerinin üzerine kapanmış halde, yavaş yavaş uykuya daldı. Kalbi hâlâ çarpıyordu ama bedenin tükenmişliği aklına galip geldi. Böylece, ikisi de aynı kapının iki tarafında, birbirine birkaç santim uzaklıkta ama içlerindeki mesafeler dağlar kadar uzakken uykuya yenildiler. Sabahın ilk ışıkları apartmanın camlarından süzülüp koridorun soğuk mermerine vurduğunda, Serdar’ın yanağı kapıya yaslanmış haldeydi. Nefesi derindi, kaşları hâlâ çatılıydı. Sena’nın ise içeride, aynı kapıya yaslanmış, gözlerinin kenarında kurumuş yaş izleriyle uyuyordu. İkisinin de ruhu savaşta, bedenleri ise ateşkes ilan etmiş gibiydi. Kapı… ikisini ayıran en büyük engeldi. Ama aynı zamanda onları sabaha kadar birbirine en çok yaklaştıran şey de oydu... Sabahın ilk ışıkları apartman boşluğunu aydınlatmaya başladığında, sessizliği kat aralarında yankılanan bir kapı gıcırtısı bozdu. Komşulardan biri işe gitmek için çıkmıştı. Serdar, kapının önünde, başını yana düşürmüş halde uyuyordu. Omuzları öne düşmüş, saçları dağılmıştı. Yüzünde yorgun ama garip bir huzur vardı. İçeride, Sena da aynı kapıya yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş halde uyuyordu. Göz kapakları şişmiş, kirpiklerinin ucunda kurumuş gözyaşı izleri kalmıştı. Rüyasında bile öfkesini yaşamış, dudakları kıpır kıpır, sanki hâlâ birilerine kızıyordu. Sena, dışarıdaki ayak sesleriyle gözlerini araladı. Uykusunun sersemliğiyle önce nerede olduğunu anlayamadı. Sonra sırtına yaslanan kapıyı hissedince, birden dün geceki her şey film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kalbi sıkıştı. Birkaç saniye dinledi… Kapının ardında derin bir nefes sesi duyuyordu. İçindeki ses ona, “Hâlâ burada…” dedi. Yavaşça ayağa kalktı, elini kapının tokmağına koydu ama kararsız kaldı. Açmak istiyordu, ama gururu ona engeldi. Birkaç saniye öylece bekledi. Tam o sırada Serdar’ın başı öne düştü, omzundan kayarak yere doğru eğildi. O hafif düşüşün sesi kapının öte yanına çarptı. Sena istemsizce kapıya daha da yaklaştı. Dudaklarından fısıltıya benzer bir söz döküldü: -“Aptal…” Serdar gözlerini araladı. Önce nerede olduğunu kavramaya çalıştı, sonra sırtındaki soğuk mermeri hissetti. Başını kaldırınca gözleri kapıya kaydı. Orada, ardında Sena’nın hâlâ durduğunu biliyordu. Yorgun bir gülümseme dudaklarına yerleşti. Alçak bir sesle konuştu, sanki kapı aradan kaldırılmış da Sena tam karşısındaymış gibi: -“Günaydın, Zeynep Sena…” dedi. Sena, bu cümleyi duyunca irkildi. Kalbi hızlandı, ama cevap vermedi. Dudaklarını ısırdı, gözlerini devirdi. İçindeki fırtına durmamıştı ama sabaha karşı o kapının ardında hâlâ beklemesi, kırgınlığının arasına küçük bir şüphe bırakmıştı: “Ya gerçekten suçsuzsa? Ya dün gece gördüğüm her şey bir yanılgıysa?” Serdar, cevap gelmeyince kapıya daha da yaslandı. Avuç içini ahşaba koydu. -“Kapıyı açmana gerek yok. Sadece… bana bugün bir şans ver. Eğer yine haklı olduğunu düşünürsen, ben kendi ellerimle hayatından çıkarım. Ama lütfen… bu kez dinle.” Sena’nın kalbi deliler gibi atıyordu. Parmakları kapının tokmağına gitti. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Açıp açmamak arasında sıkışıp kaldı. Sonunda tokmağı çevirmedi. Sadece kapıya yanaştı, fısıltı gibi konuştu: -“Beni kandırmaya kalkarsan… yemin ederim bu sefer parçalarım seni, Serdar.” Serdar’ın gözleri parladı, içi umutla doldu. Kapı hâlâ açılmamıştı ama o söz, onun için yüz kapının açılmasından daha değerliydi. Heyecanla ayağa kalktı. -“Yemin ederim, Sena. Bu kez her şeyi, en çıplak haliyle anlatacağım.” Sena usulca kapıyı açıp kenara çekildi. Serdar içeri girip kanepeye oturdu. Sena karşısındaki koltuğa oturup gözlerini Serdar’a dikti. O an kalbinde kocaman bir taş vardı sanki; boğazında düğümlenen nefesini yutkunarak indirmeye çalıştı. Gözleri bir anlığına Serdar’ın gözlerinde gezinirken içinden, “Ya doğru söylüyorsa? Ya gerçekten düşündüğüm gibi değilse?” diye geçirdi ama öfkesi kalbinde yeşermeye çalışan bu merhamet kırıntılarını anında boğdu. Serdar derin bir nefes aldı. Omuzlarının gerginliği gözlerinden okunuyordu. Dudakları titredi, konuşmaya başlamadan önce bir an başını eğdi, sanki suçunu kabullenmenin ağırlığını taşıyordu. Sonunda, boğazından kısık ve yorgun bir sesle kelimeler döküldü: -"Hiçbir şey gördüğün gibi değildi. Ben sana yalan söyledim, en başında kabul ediyorum. Toplantı için gitmedim. O kadının ağzından ihale ile ilgili bilgileri almaya gittim." Sena, duyduğu anda derin bir kahkaha attı. Ama bu kahkaha neşeden değil, yüreğinin acısını bastırmaya çalışan histerik bir kahkahaydı. Aniden ayağa kalktı, gözlerinde öfkenin ateşi parlıyordu. -"Tabii… Kadın da iş için boynunu mosmor edip kendinden bir iz bıraktı, öyle mi?" Serdar bir an nefesini tuttu. O anı yeniden yaşıyor gibiydi, sıkışmış bir savunma duygusu boğazına oturdu. -"Sena… Kadın bir anda üstüme çıktı. Tam o arada da sen aradın. Ben üstümden indirene kadar oldu." Sena gözlerini kocaman açtı, dudaklarını sıkarak birkaç saniye sustu. Kaşlarını çatarak Serdar’ın üzerine yürüdü: -"Hadi buna da tamam diyeyim. Ya kadının odasına neden çıktın? Lobide ya da en kötü ihtimalle barda konuşamıyor muydun? Lafı orada alamıyor muydun?" Serdar başını ellerinin arasına alıp çaresizce kısık bir sesle konuştu. -"Ya Sena, kadın sarhoştu. Ancak bu şekilde ağzından bilgi alabilirdim. Bar kısmı çok gürültülüydü." -"Ya bi git Serdar, Allah aşkına!" Sena, dizine öyle bir kuvvetle vurdu ki sesi odada yankılandı. Siniri kontrol edemiyor, öfkesi ellerine vuruyordu. Birkaç kez daha kendine vurduğunda Serdar dayanamadı. Kalkıp bir anda sıkıca Sena’ya sarıldı. Sena onu itmek istese de Serdar’ın kolları çelikten bir zincir gibiydi. Onun kararlılığı karşısında Sena çaresizce kıpırdandı ama kurtulamadı. Serdar alnını Sena’nın omzuna yaslayıp gözlerini kapadı. Sesindeki titrek içtenlik, onun bütün duvarlarını zorlamaya başladı. -"Ben senden başka birine öyle bakamam Sena… Ne olur inan bana." Serdar’ın sesi öyle derin, öyle samimi çıkmıştı ki, Sena’nın içinde saklı duran, inanmak isteyen tarafına dokundu. Bir an için aklındaki şüphe tilkilerini karanlık kuyulara hapsetti. Yüreği, Serdar’ın sıcaklığında huzur bulmak, kokusunda kaybolmak istiyordu. Ama öfkesi hâlâ dipdiri, hâlâ canlıydı. Gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı. Serdar'a doğru dönüp yumruklarını Serdar’ın göğsüne indirdi; bu sefer acıtmak için değil, içindeki hırsı, kırgınlığı atmak için. Serdar, Sena’nın bileklerini kavrayıp göz göze geldiğinde, Sena’nın kalbi sanki yerinden çıkacak gibi çarptı. Ve o anda kendini tutamadı; dudaklarını Serdar’ın dudaklarına kapadı. Serdar önce şaşkınlıkla gözlerini açtı, sonra hızla kendini kaybederek karşılık verdi. Öpüşme, özlemle ve hırsla birleşmişti. Sena, hırsını dişlerine yükleyip Serdar’ı ısırarak öpüyordu. Serdar bu sert darbeler karşısında birkaç kez inledi. Sonunda dayanamayıp Sena’yı kalçasından kavrayıp kucağına aldı. Sena da fırsatı kaçırmadı, bacaklarını Serdar’ın beline doladı. Bir eli Serdar’ın ensesinde dans ederken diğeri saçlarını çekiyor, içindeki öfke ve arzuyu hissettirmeye çalışıyordu. Serdar’ın bir eli ustaca Sena’nın beli ile sırtı arasında gezinirken diğer eli kalçasını kavrayarak sahiplenici bir şekilde sıktı. Öpüşmeleri giderek daha da ateşli bir hâl alıyordu. Serdar, Sena’yı duvara yasladı. Soğuk duvarı hisseden Sena istemsizce dudaklarının arasından ince bir inilti bıraktı. Bu inilti Serdar’ı daha da yükseltti. Onu duvardan kaldırıp hızlı adımlarla yatak odasına taşıdı. Hiçbir an dudaklarından ayrılmıyordu. Tutku, özlem ve hırs birbirine karışmıştı. Sena’yı yatağa usulca bıraktığında üzerindeki kabanı çıkarıp yere fırlattı. Ardından ağırlığını vermemeye özen göstererek Sena’nın üzerine uzandı. Bir eli Sena’nın elini yakalayıp başının üstünde kilitlerken diğer eli tişörtünün altından göğüslerini keşfe çıktı. Sena’nın boşta kalan eli Serdar’ın tişörtünden içeri süzüldü. Önce karnına dokundu, sonra tırnaklarını usulca gezdirdi. Serdar, Sena’nın dudaklarından kısa bir süre ayrılıp kulağına fısıldadı: -"Çıldırtıyorsun beni…" Sena, nefesi kesilmiş bir hâlde, dudakları titreyerek karşılık verdi: -"Sana bu kadar kızgınken nasıl bu kadar çekilebilirim Serdar?" Serdar gözlerini kısarak Sena’ya baktı, yüzünde tutkunun gölgesi vardı. -"Sorgulamayalım… Sadece yaşayalım." dedi. Ve yeniden açlıkla Sena’nın dudaklarına kapandı. Sena’nın eli karnından sırtına kaydı, tırnaklarıyla ince çizikler bırakıyordu. Serdar’ın eli ise Sena’nın göğüs ucunu bulmuş, usul usul okşuyordu. Sena’nın her inilti çıkardığında Serdar kendini daha fazla kaybediyordu. Tam Sena, Serdar’ın tişörtünü çıkarmaya niyetlenmişti ki, birden odanın sessizliğini delip geçen telefon sesi ikisini de dondurdu. Serdar’ın telefonu ceketinin cebinde çalmaya başlamıştı. Serdar dişlerini sıktı, Sena’nın dudaklarından ayrılırken homurdandı: -"Sikeyim…" Yere eğilip telefonunu çıkardı. Ekranda “Babam” yazıyordu. Serdar’ın yüzü bir anda değişti, gözlerindeki ateş yerini tedirginliğe bıraktı. Of çekip Sena’nın üzerinden kalktı. -"Babam arıyor… Açmam lazım." dedi yorgun bir sesle. Sena, hevesi kursağında kalmış bir şekilde sadece başını salladı. Kalbi göğsünde sıkışıyor, içindeki ateş yarıda kalıyordu. Serdar telefonu açtığında ise yüzü iyice karardı. Sesinde öfke ve endişe birbirine karışmıştı. Tek bir cümle çıktı ağzından: -"Tamam, geliyorum baba." O anda ikisinin de içindeki yangın birden sönmüş gibi oldu. Yarım kalmış tutkularının küllerini odanın sessizliği örttü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD