Jale Yaman

2808 Words
Serdar, Sena ile annesinin ne konuştuğunu merak ederek hızla dışarı çıktı. Bahçeye adım attığında, serin sabah havası yüzüne çarptı. Nermin Hanım, Serdar’ı görünce cümlesini yarıda kesti, yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. -“Günaydın oğlum.” dedi samimi bir ses tonuyla. Sena da omzunun üzerinden dönüp ona baktı. Yüzünde hem şaşkın hem de tatlı bir gülümseme vardı. -“Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu Serdar, bakışlarını ikisinin arasında gezdirerek. -“Konuşuyorduk Sena kızımla.” diye yanıtladı Nermin Hanım. Sesindeki şefkat, Sena’yı daha da rahatlatmış gibiydi. -“Ne konuşuyordunuz?” Sena, belli belirsiz bir tebessümle cevapladı: -“Havadan sudan.” Serdar ikna olmamıştı. Kaşlarını hafifçe çatarak yeniden üsteledi: -“İçeri geçelim hadi. Kahvaltı hazır, hava da soğuk.” Başlarıyla Serdar’ı onayladılar. Nermin Hanım önden içeri girerken, Sena ağır adımlarla Serdar’ın yanında yürüyordu. Genç adamın bakışları hâlâ üzerinde, merakı bir türlü dinmiyordu. Serdar sorusunu yineledi: -“Ne konuşuyordunuz?” Sena bu kez kahkaha atarak cevap verdi: -“Senin kirli çamaşırlarını döküyorduk ortaya.” Serdar, bunun şaka olduğunu bilse de omuzları kasıldı. İçinde garip bir huzursuzluk kıpırdadı. Annesinin, Sena’yı kendisinden uzaklaştıracak bir şey söylemesinden korkmuştu. -“Söylesene ya!” dedi biraz gergin bir tonda. Sena gözlerini devirdi, sesinde tatlı bir kızgınlık vardı: -“Ya ne meraklı adamsın. Sana ne! Seni ilgilendiren bir şey olsa söylerdim. Acıktım ben, oyalama beni.” Serdar daha fazla ısrar edemedi. Sena hızlı adımlarla içeri girdi. Sofrayı görünce gözleri büyüdü; masanın ihtişamı karşısında kısa süreliğine çocuk gibi şaşkına dönmüştü. Karnı daha da acıkmıştı. Gül Hanım yine hünerlerini konuşturmuş, masayı adeta bir ziyafete çevirmişti. -“Harika gözüküyor her şey, ellerinize sağlık.” dedi Sena içtenlikle. Adnan Bey, onu memnuniyetle süzdü: -“Gel kızım otur. Soğumadan başlayalım. Gül Hanım, servise geçelim.” Herkes yerini aldığında sofradaki neşeli sohbetler başladı. Serdar, ailesinin Sena’ya sanki yıllardır tanıyorlarmış gibi sıcak ve doğal davranışlarını fark etti. Bu, hem hoşuna gidiyor hem de içinde tarifi zor bir huzur yaratıyordu. Kahvaltı sona erdiğinde Adnan Bey hazırlanmak için yukarı çıktı, Nermin Hanım da peşinden gitti. Sofrayı toplamaya yardım etmek isteyen Sena’nın isteği reddedilince, Serdar’la birlikte salondaki koltuğa geçtiler. Serdar gözlerini ona çevirerek sordu: -"Ne yapacaksın bugün? Dersin var mı?” Sena başıyla onayladı: -“Evet var. Eve uğrayıp üstümü değiştirdikten sonra okula geçeceğim.” -“Tamam, ben götüreyim seni eve. Okula bıraktıktan sonra da şirkete geçerim.” -“Gerek yok, ben hallederim.” Serdar kaşlarını kaldırıp kararlı bir sesle konuştu: -"Gerek var Sena. Dün olanlardan sonra yalnız bırakamam seni.” Sena hiddetle homurdandı: -“Oldu olacak başıma adam da dik tam olsun.” Serdar, sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi umursamazca yanıtladı: -“Öyle yapacağım zaten.” -“Ne demek öyle yapacağım?” dedi Sena, sesi yükselerek. Serdar ise sakinliğini koruyordu: -"Tek başına gideceğini düşünmedin herhalde Sena?” Sena öfkesini saklayamayıp ellerini iki yana açtı: -“Ya sabır yarabbim! Kabul etmiyorum ben.” diyerek hızla ayağa kalktı. Tam o sırada, merdivenlerden Adnan Bey’in otoriter sesi duyuldu: -“Gerek var kızım. Artık seni de korumamız lazım. Peşindeki adamların varlığını bile hissetmezsin, merak etme. Kimsenin dikkatini çekmeyecek şekilde peşinde olacaklar.” Sena şaşkın ve itiraz eden gözlerle baktı: -“Ama Adnan Bey… okulda zaten güvenlik var, gerek yok böyle bir şeye.” Adnan Bey’in yüzünde ciddi ama babacan bir ifade vardı: -"Tedbirli olmak her zaman iyidir. Ayrıca bana bey deme, Adnan de. Eğer ille de bir şey ekleyeceksen ‘amca’ demen yeterli.” Ardından Serdar’a döndü: -“Ben şirkete geçiyorum. İşin bitince sen de gel, odamda görüşelim.” Serdar başıyla onayladı. Sena ise gözlerini kocaman açarak “itiraz etsene, kime diyorum” der gibi baktı. Ama Serdar sadece ellerini iki yana açıp “elimden ne gelir” ifadesiyle gülümsedi. Sena öfkeyle ayağını yere vurup kollarını göğsünde bağladı. Bu hali Serdar’ın kahkahasını bastıramamasına sebep oldu. Genç adam, onun yanına yaklaşıp elini omzuna koydu: -"Gel hadi. Eve gidelim de hazırlan. Geç kalmayalım.” Sena oflayarak peşinden geldi. Kapının önüne vardıklarında Serdar, kendi kabanlarından birini ona uzattı. Sena kabanı giydiğinde içine düşmüş gibi kayboldu, bu hali Serdar’ın kahkahalarla gülmesine sebep oldu. -“Of, gülüp durma! Sinirimi bozuyorsun.” dedi Sena kızgınlıkla. Serdar daha da büyük bir kahkaha attı. -"İnadına mı yapıyorsun?” -“Evet. Hadi bakalım sinir küpü, çıkalım.” dedi Serdar şakalaşarak. Sena gözlerini devirip istemsizce gülümsedi. İçinde kızgınlığın yanında garip bir sıcaklık vardı. Beraber çıkıp Serdar’ın arabasına geçtiler. Yol boyunca ikisi de pek konuşmadı; Sena camdan dışarıya bakarken, Serdar direksiyona sıkıca sarılmıştı. İçinde hâlâ gece yaşananların gölgesi vardı. Bir saatlik yolculuğun sonunda Sena'nın evine vardılar. Sena, sokaktaki komşuların görmesinden endişelenmiş gibi telaşla kapıyı açıp koşar adım içeri girdi. Serdar peşinden girdiğinde birdenbire bütün kasları gerildi. İçerideki manzara, sanki savaş alanından kalma bir enkaz gibiydi. Yerde kırılmış cam parçaları, devrilmiş çerçeveler, koltukların altına kadar uzanan çamurlu bot izleri… İçini öyle bir öfke kapladı ki, yumruklarını istemsizce sıktı. Tam o anda, Sena’nın hâlini fark etti. Genç kız salonun ortasında öylece kalakalmış, yüzü bembeyaz olmuştu. Gözleri boşluğa dalmış, nefesi hızlanmıştı; sanki dün geceyi tekrar yaşıyor, zihninde kabus gibi sahneler canlanıyordu. Serdar ağır adımlarla yaklaşıp ellerini Senanın omuzlarına koydu. Bir anda yerinden sıçrayan Sena, korkuyla ona döndü. Ancak karşısındakinin Serdar olduğunu anlayınca derin bir nefes alarak biraz rahatladı. Dudakları titredi, sesi ince ve kırılgandı: -“Ben… hazırlanayım…” Serdar, sessizce başını salladı. Onu daha fazla sıkıştırmak istemiyordu. Sena odasına gidince, Serdar derin bir nefes aldı. Sonra gözleri dağınıklığa takıldı ve dayanamayarak toparlamaya başladı. Mutfaktan bir çöp poşeti aldı, kırık camları dikkatle topladı. Poşeti kenara bırakıp koltuk yastıklarını düzeltti, etrafa saçılan eşyaları toparladı. İçindeki öfkeyi bastırmanın tek yolu buydu. “Onu bir daha böyle çaresiz hissettirmeyeceğim.” diye geçirdi içinden. O sırada Sena hazırlanmış halde salona girdi. Serdar, onu gördüğünde birkaç saniye nefessiz kaldı; sade bir kıyafet içinde bile büyüleyici görünüyordu. Sena, Serdar’ın yerdeki poşetle uğraştığını fark edince şaşkınlıkla sordu: -"Ne yapıyorsun?” -“Etrafı topluyorum.” dedi Serdar, göz ucuyla ona bakarak. -“Niye?” -“Dağılmış çünkü.” Sena dudaklarını ısırıp başını yana eğdi: -"“Ben hallederdim sonra.” -“Yeteri kadar hırpalamıştır seni bu görüntü. Ben Gül Ablaya haber vereceğim. Evden birini yollarlar, sen dönene kadar kalanını temizlerler.” -“Hiç gerek yok. Zahmet etmesinler.” dedi Sena, banyoya yönelerek. Kapısı salona açılıyordu. Serdar, göz ucuyla ona baktı. -"Sen böyle mi gideceksin?” -“Evet, neyi var?” dedi Sena, aynada kendine bakarken parfümünü sıktı. O an mis gibi koku bütün odayı doldurdu. Serdar gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; kalbinin ritmi hızlanmıştı. Dudaklarından farkında olmadan mırıldandı: -“İşimiz var desene…” Sena dönüp kaşlarını çattı: -“Ne?” Serdar hemen toparlandı: -“Yok bir şey, çıkalım hadi.” Beraber hızlıca evden çıkıp arabaya bindiler. Arkalarında bir araç, onlara eskortluk yapıyordu. Serdar’ın dikkatini hiç kaybetmeyen bakışları, dikiz aynasında sık sık aracı kontrol ediyordu. Okulun önüne geldiklerinde Serdar arabayı kenara çekti. Döndüğünde gözlerinde hem endişe hem de koruma isteği vardı: -“Burada ayrılıyoruz artık. Arkadaki araçta adamlar var. Onlar seni bırakacak, seni rahatsız etmeyecek şekilde de peşinde olacaklar.” Sena dudaklarını bükerek, istemeye istemeye başını salladı. Kapının koluna uzandığında, Serdar yan taraftaki tuşa basarak kapıları kilitledi. Sena şaşkın gözlerle ona baktı. -“Ne yapıyorsun?” Serdar, ciddi görünen yüzüne yaramaz bir ifade yerleştirerek yanağını uzattı. -“Öpmeden mi gidiyorsun?” Sena gözlerini devirip gülümsedi. Dudaklarını yanağına kondurup hafifçe uzaklaştı. Serdar, o küçücük öpücüğün bile yüreğini nasıl titrettiğini fark etti. Ardından kapıları açtı. Ama bu kez Sena çıkmadı. Ona bakarak bekledi. Serdar başını yana eğdi, “Ne oldu?” der gibi kaşlarını kaldırdı. Sena gülümseyip fısıldadı: -“Sen beni öpmeyecek misin?” Serdar’ın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Bir an için inanamıyor gibi bakakaldı. Sena ise kıkırdayarak yanağını uzattı. Serdar, dudaklarını onun yanağına hafifçe bastırdı. O an içinden geçen tek şey, “Keşke zaman böyle dursa.” oldu. Sena inip kapıyı kapattı, ardından arkasına dönüp Serdar’a el salladı. Gözlerindeki ışık, sabah güneşinden bile parlaktı. Sonra arkadaki arabaya geçti. Serdar bu arada Gül Hanım'a mesaj atarak Sena’nın evine birini göndermesini istedi ve konumunu yolladı. Serdar, onu gözden kaybolana kadar izledi. İçinde hem tatlı bir huzur hem de sert bir kararlılık vardı. Direksiyonun başına geçti, bir an nefesini tuttu, sonra hızla gaza basarak şirketin yolunu tuttu. Serdar şirkete geldiğinde, adımlarını hızlı ve kararlı atıyordu. Babasının odasına yöneldiğinde kapıda asistanı onu gülümseyerek karşıladı; bu sıcak gülümseme, Serdar’ın içine az da olsa bir rahatlama verdi. -“Babam içeride mi?” diye sordu, sesi hafif titriyordu; içinde hem merak hem de biraz tedirginlik vardı. -"Evet Serdar Bey. Müsait, sizi bekliyor.” Asistanın yüzündeki samimiyet, Serdar’ın omuzlarındaki gerginliği bir an olsun hafifletti. -“Teşekkürler.” Serdar kapıyı tıklatıp, içeriden gelen “gel” sesini duyunca içeri girdi. Adnan Bey, oğlunu görünce hafifçe gülümsedi; gözlerinde hem güven hem de işin ciddiyeti vardı. Masanın karşısındaki koltuğu işaret ederek: -"Ne yaptın baba?” diye sordu Serdar. -“Hallettim dün konuştuklarımızı. Senin yapacağın bir şey var.” Adnan Bey elinde küçük bir kağıt uzattı, sesi sakin ama kararlıydı. Serdar kağıdı alırken kaşlarını çattı: -“Bu ne?” -“Bu, Metin Gündüz Tanyel’in asistanının akşam eğlenmeye çıkacağı mekanın adresi. İsmi Jale Yaman. Bu kadın, Metin’in kara kutusu. Aralarındaki ilişki sadece patron-asistan değil, daha derin… Ama şu an araları bozuk, şanslısın. Metin onu işten kovamıyor. Götü yemiyor herhalde. Kadına yaklaşıp her şeyi öğrenebilirsin. Biraz kadınlığına oyna.” Serdar, kağıdı elinde sıkarken içinde bir tuhaflık hissetti. İş için kabul etmek zorundaydı; ama bu, Senaya karşı içini rahatsız ediyordu. “Sınırımı korursam sorun olmaz… değil mi?” diye düşündü. Başını sallayarak kağıdı aldı: -“Başka bilmem gereken bir şey var mı?” -“Şimdilik aklıma gelenler bu kadar. Olursa konuşuruz yeniden.” Serdar, derin bir nefes alıp: -“Benim şirkette işim yoksa çıkıp hazırlanayım.” dedi. Adnan Bey başıyla onayladı. Serdar odadan çıkar çıkmaz hızlı adımlarla arabasına yöneldi. Evine vardığında önce sıcak bir duş aldı; suyun sıcaklığı ve buhar, vücudundaki yorgunluğu ve zihnindeki karışıklığı bir nebze olsun hafifletti. Duşun ardından pijamalarını giyip birkaç saat uyudu. Uyandığında akşam olmuştu. Uykuyla gözlerini ovuştururken telefonunu eline aldı ve birkaç kez Sena’nın aradığını gördü. Hemen doğrulup aradı. Birkaç çalmanın ardından Sena’nın sesi geldi: -“Alo?” -“Beni aramışsın. Görmedim.” -“Neredeydin?” -“Şirkette işlerim erken bitince eve gelip biraz uyudum. Sen ne yaptın?” -“Evdeyim. İşe gitmek istiyorum ama kapıdaki dubalar izin vermediler. Senden öyle bir haber gelmemişti.” Serdar sesi sakinleştirmeye çalışarak yanıtladı: -“Ben konuştum, patronunla bu hafta izinli olacaksın.” Serdar, Sena’ya yalan söylemişti. Sena biraz öfkeyle ve şaşkınlıkla sordu: -“Bana sordun mu?” -“Sena, bu konuyu uzatmanın ikimize de faydası yok. Şu ihale geçene kadar beni dinle, rica ediyorum.” Sena hafifçe ofladı ama kabul etti. Merakı ise hâlâ sesinden okunuyordu: -“Planın var mı? Ne yapacaksın?” Serdar, hafif mahcup bir tonda yalan söyleyerek: -“Toplantıya gideceğim.” dedi. -"Ne toplantısı bu? Nerede?” -"JW Marriott Istanbul Bosphorus’da.” Sena sesi iğneleyici bir tınıyla: -“Otelde? Toplantı?” Serdar şakayla karışık bir tonda cevapladı: -“Ne o, kıskandın mı?” -“Hayır. Sadece otelde ne toplantısı?” -“Bilmiyorum, gidince göreceğim.” Sena keskin bir sesle: -"Tamam peki.” Serdar sessizce derin bir nefes aldı, kendi kendine odaklanarak hazırlanmaya koyuldu. Aynanın karşısında durdu ve üzerindeki siyah deri cekete, beyaz sade tişörte ve koyu gri kot pantolona baktı. Sade ama keskin bir kontrast, ona hem kararlı hem de dikkat çekici bir hava veriyordu. Beyaz spor ayakkabıları, koyu renkler arasındaki temiz çizgi gibi parlıyordu. Parfümünü sıktı; aroma odada yayıldıkça Serdar bir an için durup derin bir nefes aldı. Sonra cebine ellerini attı ve evden çıktı. Otel, evine çok uzak değildi. Otele girip bara ilerlediğinde barın loş ışıkları Serdar’ı karşılamıştı; gölgeler ile sarı ışıkların karışımı, mekanın hem gizemli hem de cazibeli bir atmosfer yaratıyordu. Barın köşesinde oturan Jale Yaman'ın gözleriyle karşılaştı; sanki zamanın kendisiyle yarıştığını biliyormuş gibi, her hareketi hesaplanmış ve kusursuzdu. Teninin sıcak bronz tonları ışığın altında hafifçe parlıyor, saçlarının altın dalgaları neredeyse göz kamaştırıcı bir şekilde yansıyordu. Topuklu ayakkabılarının zemine hafifçe değdiği her adım, ritmik bir fısıltı gibi, fark edilmeyi bekleyen bir cazibeyi taşıyordu. Dudaklarının kıvrımı, parmağının kokteyl bardağında yaptığı zarif hareket, ince bileklerindeki takılar… Hepsi, onun sadece bir kadın değil, karşı konulamaz bir varlık olduğunu haykırıyordu. Serdar sandalyeye otururken içinden hafif bir gerilim yükseldi; kalbi hem hızlanıyor hem de dikkatle odaklanıyordu. Onu izlemek, bir yandan görmemem gereken bir şeye bakıyormuş gibi suçluluk hissettiriyor, diğer yandan da büyüleyecek bir şekilde karşısında duruyordu. Sandalyedeki oturuşu, bacaklarını hafifçe çaprazlaması, sırtının dik duruşu, kadınsı havasına farklı bir hava ekliyordu. Göz göze geldiklerinde kısa bir anlığına nefesi kesildi; bakışları sıcak ve davetkârdı ama aynı zamanda erişilmez bir ateşle doluydu. Serdar, zihninde planını hatırladı: Kadının güvenini kazanacak, onu biraz sarhoş edecek, ardından odasına davetini alacak ve ihaleyle ilgili bilgileri elde edecekti. Ama karşısındaki varlık öyle bir cazibe yaymıştı ki, hem dikkatli hem de büyülenmiş şekilde yaklaşmak zorundaydı. Jale, barın basit bir müşterisi değil, tüm duyuları ele geçirecek, baştan çıkarıcı ve bir o kadar da saygı uyandıran bir enerjiydi. Onun varlığı, bir erkeğin hem teslim olmasını hem de zekâsını kullanmasını gerektiren türden bir güç yayıyordu. Serdar, nefesini topladı, adımlarını dikkatle ayarladı ve planını uygulamaya hazırlandı. Derin bir nefes aldı ve kadına yaklaşarak yanındaki tabureye oturdu. Jale, önündeki içkiden gözlerini kaldırıp Serdar’a baktığında, yüzündeki arzu dolu ifade Serdar’ın dikkatini hemen çekti. Kadın, gecenin getirdiği boşluğu ve kendi arayışını dolduracak birini bulmuş gibiydi. -“Merhaba,” dedi Serdar, sesi sakin ama kendinden emin. Jale hafif bir gülümsemeyle, başını hafifçe yana eğip: -“Sen de mi yalnızsın?” diye sordu. Serdar başını salladı, dikkatini kaybetmeden: -“İyi ki yalnızım. Yoksa sizin gibi bir kadının yanında olamazdım,” dedi. Jale cüretkar bir şekilde gülümsedi. -“Ne arıyorsun burada?” dedi kadın, içkisini hızlıca içip yenisini istemek üzereyken. -“Ne istediğimi bilmiyordum. Ama sizi görünce anladım ki aradığım sizmişsiniz. Ben Canberk,” dedi Serdar, elini uzatarak. Jale elini uzatıp Serdar’ın elini tuttu, kendine çekti. -"Jale." dedi kısa ve net bir şekilde. Bir süre tanışıp hafifçe flörtleştirdiler. Kadın ardı ardına içkilerini yudumluyor, alkolün etkisiyle heyecanını ve arzularını Serdar’a belli etmekten çekinmiyordu. Serdar ise sınırını koruyarak, kadının yakınlaşmasına karşılık verir gibi görünse de kendini olabildiğince geride tutuyordu; amacını unutmamak zorundaydı. -“Odam yukarıda. Müzik sesi giderek yükseliyor. Gelmek ister misin? Sohbetimize orada devam edebiliriz,” dedi Jale. Serdar onaylayarak tabureden kalktı. Jale, topuğunun takılmasıyla neredeyse düşerken, Serdar onu belinden yakalayarak dengede tuttu. Kadın kollarını Serdar’a sararak kendini rahat hissetti. Asansöre bindiklerinde Jale daha da yakınlaştı, burnunu Serdar’ın boynuna sürtüyor, onu öpmek için boynundan çekiyordu. Serdar hemen durdu, sessiz ve kararlı bir tonla: -“Burada değil,” dedi. Jale, hafif bir hayal kırıklığıyla ama utangaç bir cazibeyle: -“Neden?” diye sordu. -“Başlarsam duramam,” dedi Serdar, kendi kendine duyduğu tiksintiyle. İçinde küçük bir pişmanlık hissetti; sınırını koruması gerekiyordu. Asansör kata geldiğinde, Jale heyecanla sendeleyerek odasına yöneldi. Serdar birkaç kez onu düşmekten kurtardı. Nihayet odada Jale koltuğa atılıp Serdar’ı izlemeye başladı. Serdar barın önünde durup birer kadeh daha içki doldurdu; önce Jale’ye uzattı, sonra kendisininkini alıp yanına oturdu. Jale hızla içkisini kafasına dikip kadehi sehpanın üzerine bıraktı. -“Hızlısın. Canını sıkan bir şey mi var?” diye sordu Serdar. -"İşle alakalı sıkıcı şeyler." Serdar, planladığı konunun kendi kendine açıldığını fark etti. Hafifçe tebessümle: -“Anlatırsan dinlerim,” dedi, sesi sakin ve kontrollüydü. -“Boş ver, geceyi bu konularla bölmeyelim." dedi Jale. -“Senin anlattığın her konu sabaha kadar dinlenebilir. Anlat, sen.” dedi Serdar, kadının ilgisini kendi lehine çekmeye çalışarak. Jale derin bir nefes aldı, hafifçe öne eğildi: -“Gireceğimiz ihaledeki en büyük rakip, şirketteki bir adamı satın aldık. İhaleye girecekleri fiyatı verdi bize Nazım. Biz de o fiyatın 1 TL üstünde verip ihaleyi alacaktık. Ben riskli olduğunu söylediğimde dinlemediler. Neymiş, ben asistanmışım, ne anlarmışım?” -“Sana haksızlık etmişler. Ben olsam kesinlikle dinlerdim.” dedi Serdar, sakinliğini koruyarak kadının sözlerini onayladı. -“Neyse, boş ver. Şu an seni istiyorum." dedi Jale ve ansızın Serdar’ın kucağına çıktı. Serdar ne yapacağını bilemedi. Kadını üzerinden itmeye çalıştı ama kadın çoktan Serdar’ın boynuna gömülmüş sertçe öpüyordu. O anda kurtarıcı bir telefon sesi geldi: Serdar’ın telefonu çaldı. Jale telefonu görmek için eğildiğinde, Serdar hızlıca kadını kucağından kaldırıp telefonunu aldı. Arayan Sena’ydı. Serdar’ın eli ayağı birbirine dolaştı, ne yapacağını bilemedi. Derin bir nefes alıp, kadına dönerek: -“Benim gitmem lazım,” dedi. Jale’nin yüzü düştü, hayal kırıklığı ve arzunun karışımıyla: -“Ne demek ‘gitmem lazım’? Ben ne olacağım?” -“Başka bir geceye sözüm olsun. Ben seni bulacağım,” dedi Serdar, kalbindeki çarpıntıyı bastırarak. Hızla ceketini giyip kapıya yöneldi. Kapıda karşısında gördüğü kişiye donakaldı: Sena… Serdar’ın kalbi bir an durdu. Gözleri şaşkınlık, korku ve suçluluk arasında gidip gelirken, aynı anda zihni saniyeler içinde durumu çözmeye çalışıyordu. Sena’nın bakışları ise Serdar’ı kelimelerle ifade edilemeyecek bir durumdaki suçluluk duygusuna boğdu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD