Önce içimizdeki şerefsizi bulacağız.

3704 Words
Serdar, kollarında Sena’yı taşırken adımları ağırdı ama yüreği hızla çarpıyordu. Sanki kalbinin atışları, Sena’nın ince bedeninde de yankılanıyordu. Kızın titreyen elleri Serdar’ın boynuna kenetlenmişti, başını omzuna gömüp hıçkırıklarıyla titreyerek ağlıyordu. Her gözyaşı Serdar’ın ruhuna saplanan bir bıçak gibiydi. Arkasında yürüyen Adnan Bey, oğlunun sırtına baktıkça bir yandan gurur, bir yandan derin bir endişe hissediyordu. Emrindeki adamlara sert bir sesle, -“Temizleyin. Sağ kalanları depoya götürün, konuşacak hâle getirin,” dedi. Sesi karanlıkta yankılandı; bu, hem kesin bir hüküm hem de gelecekte daha büyük fırtınaların işaretiydi. Serdar nihayet yol kenarına çıktığında Can, yüzü ter içinde ve nefesi kesilmiş hâlde onları bekliyordu. Gözleri telaşla ikisinin üzerinde gezindi. -“Biri araçla kaçtı. Arkasından koştum, sıktım ama yetişemedim,” dedi, sesi hem öfkeyle hem de çaresizlikle doluydu. Serdar tek kelime etmeden, kısık bir sesle, -“Kapıyı açar mısın?” diye sordu. Can koşarak Serdar’ın arabasının arka kapısını açtı. Serdar, Sena’yı dikkatle koltuğa bıraktı. Onu bırakır bırakmaz, Sena titreyen elleriyle Serdar’ın bileğini kavradı. Gözleri korku ve panikle büyümüştü; sanki bıraksa hemen yok olacakmış gibi bakıyordu. -“Nereye gidiyorsun?” dedi, sesi çatallı ve ürkekti. Serdar onun elini nazikçe tuttu, gözlerinin içine baktı. -“Bir yere gitmiyorum. Buradayım. Can’la konuşup geleceğim yanına.” Sena, dudaklarının arasından yalvaran bir fısıltıyla, -“Çabuk lütfen…” dedi. Serdar başını eğip Sena’nın saçlarına kısa ama güven dolu bir öpücük kondurdu. Sena ise ellerini Serdar’ın yüzüne götürdü, avuçlarının sıcaklığıyla ona tutunmaya çalışıyordu. O an, iki kalp birbirine sığınmış gibiydi. Sonra Sena tüm gücüyle sarıldı. -“Korkma,” dedi Serdar, sesi yumuşak ama kararlıydı. “Yanındayım artık ben.” Sena başını hafifçe salladı, gözyaşları hâlâ yanaklarından süzülüyordu ama nefesi biraz olsun düzenlenmişti. Serdar yavaşça kapıyı kapattı, ardından Can’ın yanına yürüdü. -“İyi misin?” diye sordu Can. Serdar derin bir nefes aldı. -“İyiyim kardeşim. Sen iyi misin? Bir yerinde bir şey var mı?” -“Yok iyiyim ben. Kim bu adamlar?” dedi Can, kaşlarını çatarak. Serdar kısa bir an sustu, dudaklarının kenarı gerildi. -“Bilmiyorum.” -“Adnan amca da mı bilmiyor?” Serdar başını ağır ağır hayır anlamında salladı. -“Babamla da konuştum. O da araştıracak. Ama ben… kendi imkânlarımla da araştıracağım.” Sözleri dudaklarından dökülürken gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi. Çenesini sıktı, sesi hırıltıya yakın bir tonda çıktı: -“Bu piçlerden yaşayanlar var. Onları konuşturup bulacağım kim olduğunu.” Can’ın yüreğine bir ürperti düştü. Serdar’ın gözlerindeki gölgeyi ilk defa bu kadar net görüyordu. Onu tanıyordu; dostu, kardeşi, birlikte büyüdüğü Serdar’dı bu. Ama aynı zamanda karşısında farklı bir yüz belirmiş gibiydi — içindeki öfke, intikam ve karanlık. -“Tamam… ben de geleceğim. Yalnız bırakamam seni,” dedi Can, sesi kararlıydı ama içinde derin bir korku taşıyordu. Serdar gözlerini bir an kapattı, sonra başını salladı. -“Tamam. Ben Senayı bize götüreceğim. Sonra depoya geçeceğim.” -“Ben adamlarla beraber direkt depoya geçiyorum o zaman,” dedi Can, omuzlarını dikleştirerek. Serdar, dudaklarında buruk ama minnet dolu bir gülümsemeyle, -“Tamam Camcıoğlu… iyi ki varsın,” dedi ve kardeşine sıkıca sarıldı. Can da aynı şekilde sarıldı, sırtını sertçe sıvazladı. İki dostun arasında sessiz bir yemin vardı: birbirlerini asla yalnız bırakmayacaklardı. Serdar arabaya doğru yürürken Can arkasından seslendi: -“Serdar Selim!” Serdar bir an durdu, başını yarım çevirerek, -“Efendim?” dedi. -“Saruhanlı’ya kendini teslim etme.” Bu cümle, Serdar’ın göğsüne ağır bir yumruk gibi oturdu. Dostunun sözleri zihninde yankılandı: “Saruhanlı’ya kendini teslim etme…” Bu, yalnızca bir uyarı değil, içindeki karanlığa kapılmaması için söylenmiş bir dua gibiydi. Serdar derin bir nefes aldı, kısa bir süre gözlerini kapattı, sonra sadece başını salladı. Adamlarından birine göz işareti yaparak şoför koltuğuna geçmesini sağladı ve Sena’nın yanına, arka koltuğa geçti. Sena hâlâ titriyordu ama Serdar yanına oturunca, omzuna yaslanıp gözlerini kapattı. Onun varlığıyla biraz olsun huzur bulmuştu. Can kendi aracına bindi, motorun gürültüsüyle beraber hızla uzaklaştı. Gece yolunu alırken, dostunun son sözleri Serdar’ın zihninde uğuldayıp duruyordu: “Saruhanlı’ya kendini teslim etme…” Serdar, Sena’yı kendine çekip sıkıca sarıldığında gözleri doldu. Onu kollarında hissettikçe, kendi kalbinin atışlarını da daha gürültülü duyar olmuştu. Sena, Serdar’ın göğsüne yaslanır yaslanmaz hıçkırıkları yeniden yükseldi. Sanki bütün korkusu, o sarılışın güveniyle beraber boşalıyordu. -“Şşşşhhh… Ağlama… Lütfen…” dedi Serdar. Sena gözyaşlarının arasından boğuk bir sesle, -“Kim bunlar? Ne istediler benden?” diye sordu. Serdar dişlerini sıkarak, gözlerini kaçırmadan cevap verdi: -“Bilmiyorum. Öğreneceğim. Sen düşünme bunları.” Sena’nın yorgun gözleri Serdar’a baktı, artık daha fazla soru sormaya takati yoktu. Onun sıcak dokunuşlarıyla bedeni gevşiyor, gözyaşları hafifliyor, geriye sadece ara ara iç çekişleri kalıyordu. Her bir iç çekişinde Serdar’ın kalbindeki öfke daha da büyüyor, içinden “Onu böyle ağlatanları nasıl ağlatırım?” diye geçiriyordu. Yalıya geldiklerinde, demir kapının ağır açılma gürültüsü Sena’yı yerinde sıçrattı. Serdar, o ana kadar Sena’nın dalıp uyuduğunu sanıyordu; düşünceler öylesine boğmuştu ki fark etmemişti. -“Neredeyiz?” dedi Sena, başını Serdar’ın göğsünden kaldırıp etrafa bakarak. -“Benim evim burası,” diye yanıtladı Serdar. Sena’nın gözlerinde ürkek bir şüphe belirdi. -“Neden buraya getirdin beni?” Serdar onun elini sıkıca kavradı, sesi sakindi ama kararlıydı: -“Kendi evin şu an senin için güvenli değil. Bu gece burada kalmanı isterim.” Sena derin bir nefes alıp sustu. Söyleyecek çok şeyi vardı belki ama yorgun ruhu buna izin vermiyordu. Sadece başını çevirdi ve etrafı incelemeye başladı. Bahçenin dört bir yanına dağılmış takım elbiseli adamlar, evin ihtişamlı görüntüsüne gölge düşürüyor, huzur yerine gerginlik yayıyordu. O an Sena’nın içini tarifsiz bir huzursuzluk kapladı. Araç durduğunda Serdar, Sena’nın omuzlarına kendi kabanını örttü. Ardından elini tuttu ve arabadan indirdi. Tam o sırada Gül Hanım, camdan görüp koşarak kapıyı açtı. İçeri girer girmez, evin derin sessizliğini Nermin Hanım’ın hızlı adımları bozdu. Kapının sesiyle irkilmiş, merakla koşmuştu. Oğlunu görür görmez gözyaşlarını tutamadı. Serdar’a sarıldı, kolları titriyordu. -“Serdar… Oğlum… Şükürler olsun ki iyisin anneciğim,” dedi. Oğlunun yüzünü elleriyle kavradı, yanaklarına öpücükler kondurdu, kokusunu içine çeke çeke sımsıkı sarıldı. Serdar da aynı şekilde annesine sarıldı, kulağına fısıldadı: -“İyiyim anne, buradayım.” Sena, arkasında durmuş onları sessizce izliyordu. Nermin Hanım’ın gözleri yalnızca oğlunu görüyordu; dünyada başka kimse yok gibiydi. Kendine gelip Sena’yı fark ettiğinde ise bir adım geri çekildi. Gözlerinde hem merak hem de şaşkınlık vardı. -“Kim bu kızımız?” diye sordu. Sena, aniden üzerine çevrilen bakışlarla ne diyeceğini bilemedi. Gözleri çaresizce Serdar’a kaydı. -“Sena, anne,” dedi Serdar kısa ve net bir sesle. Nermin Hanım bir şey anlamamıştı. Aslında sormak istediği de bambaşkaydı, ama oğlunun bakışlarından bu kızın sıradan biri olmadığını anlamıştı. Sessizce içinden “Bunu sonra konuşacağız,” diyerek uzatmadı. Serdar dönüp Gül Hanım’a seslendi: -“Gül abla, Sena için benim odamı ayarlar mısın?” Gül Hanım başıyla onayladı, hemen üst kata çıktı. Serdar Sena’ya dönerek yumuşak bir sesle, -“Gül abla senin için hazırlarken, istersen odadaki banyoda duş alabilirsin,” dedi. Sena kısık bir sesle, -“Olur,” diye yanıtladı. -“Tamam, gel. Ben seni çıkartayım,” dedi Serdar. Ardından annesinin koluna nazikçe dokundu, Sena’nın elini tuttu ve merdivenlere yöneldi. Koridorun sonunda kapısı açık olan odaya geldiklerinde, Gül Hanım çarşafları değiştiriyor, yastık kılıflarını özenle geçiriyordu. Serdar kapının eşiğinde durdu, Sena’ya banyonun yerini gösterdi. Sonra yan koridordan temiz havlular alıp geri döndü. Gül Hanım işini bitirip çıkarken sordu: -“Başka bir isteğiniz var mı?” -“Gül abla, bir de anneminkilerden temiz pijama takımı getirebilir misin?” dedi Serdar. .“Tabii ki,” deyip odadan ayrıldı. Serdar, elindeki havluları Sena’ya uzattı. Sena, banyoya girmeden önce duraksadı, Serdar’a baktı. Dudakları kıpırdadı ama cümleye dönüşmeden sustu. O an, göz göze kaldılar. Sanki ikisi de bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazlarında düğümlendi. Gül Hanım, elinde pijamalarla içeri girip yatağın üzerine bıraktı. Sessizce çıkarken kapıyı kapattı. -“Ben bir üstümü değiştireyim, çıkacağım hemen. Sen rahatça al duşunu,” dedi Serdar. Ardından dolaba yönelip kıyafetlerine bakmaya başladı. O sırada Sena’nın sesi duyuldu: -“Serdar?” Serdar hızla dolabın kapağını kapattı, ona döndü. -“Efendim?” Sena, gözlerini kaçırarak ama belli ki içinden geleni söyleyerek fısıldadı: -“Gitmesen olur mu?” Serdar’ın kalbi sıkıştı. O küçücük cümlede Sena’nın korkusu, yalnız kalma endişesi apaçık hissediliyordu. -“Olur. Ben sadece sen daha rahat hisset diye çıkacaktım,” dedi. Sena başını salladı, ardından banyoya girdi ve kapıyı kilitledi. Serdar ise sessizce dolaptan aldığı kıyafetleri giydi, köşedeki koltuğa oturdu. Bir süre ellerine baktı, sonra cebindeki telefonu çıkarıp babasını aradı. -“Efendim Serdar.” -“Ne yaptınız baba?” dedi Serdar, sesi buz gibiydi. -“Arkada kalanları hallettiler. Yaşayan iti de depoya getirmişlerdi. Konuşturmaya çalışıyorlar. Sen neredesin?” Serdar, bir an gözlerini tavana dikti. İçinde kopan fırtınaları saklamaya çalışsa da sesi titrek bir öfke taşıyordu: -“Senayı bize getirdim. Duştan çıkmasını bekliyorum, geleceğim.” Adnan Bey’in tonunda bir emir vardı: -“Senin gelmene gerek yok. Can'ı da gönderdim zaten. Sen kızın yanında kal.” Ama Serdar’ın içinde öyle kolay susturulmayacak bir ateş yanıyordu. Yumruğunu sıktı, gözleri öfkeyle parladı. -“Yok baba. Ben geleceğim. Gelip o kalan şerefsizi de ben ellerimle öldüreceğim.” -“Sen elini böyle şeylere sürmeyeceksin. Zaten olay seninle değil benimle alakalı. Ben halledeceğim.” dedi Adnan Bey, sert bir babalık otoritesiyle. Tam o sırada banyodan gelen su sesi kesildi. Serdar, daha fazla tartışmayı uzatmadı. -“Tamam baba, Sena çıkıyor. Ben arayacağım seni tekrar.” dedi ve telefonu kapattı. Kapı aralandı. Saçlarından hâlâ buhar yükselen Sena, başına sardığı havluyla kapıdan uzandı. Yorgun ama masum bakışlarla, -“Pijamaları uzatabilir misin?” diye sordu. Serdar hemen yatağın üzerindeki pijamaları aldı. Onu utandırmamak için gözlerini kaçırarak, olabildiğince mesafeli bir şekilde pijamaları uzattı. O an içindeki fırtınanın ortasında bile Sena’nın incinmemesi için gösterdiği özen yüzüne yansıyordu. Sena pijamalarla banyoya döndü. Serdar yeniden koltuğa oturup derin bir nefes aldı. Yüreğinde kabaran öfke, Sena’nın varlığıyla biraz olsun yumuşuyordu. Birkaç dakika sonra Sena, saçlarını havluyla kurularken yatağa oturdu. Gözleri Serdar’ı süzüyordu; hem merakla hem de bir cevap arar gibi... -“Neden öyle bakıyorsun?” dedi Serdar, sessizliği bölerek. Sena havluyu kenara bıraktı, bakışları derindi. -“Anlamaya çalışıyorum sadece.” -“Neyi anlamaya çalışıyorsun?” -“Bugün yaşadıklarımı… yaşadıklarımızı.” Serdar’ın omuzları gerildi. Sesinde savunmaya hazır bir gerginlik vardı: -“Ne anlam çıkardın peki?” Sena hiç tereddüt etmeden, sakin ama keskin bir tonda konuştu: -“Tehlikeli birisin.” Serdar’ın kalbine bir hançer gibi saplandı bu cümle. Yutkundu, ama sesindeki ciddiyet değişmedi. -“Benimle alakalı değildi. Ailemle alakalı.” Sena başını iki yana salladı. -“Senden önce başıma böyle bir şey gelmemişti Serdar. Normal değilsin.” Serdar’ın yüzünde acı bir tebessüm belirdi. -“Normal biri olduğumu iddia etmedim zaten. Babamın işleriyle alakalıydı.” -“Benimle ne alakası vardı peki?” dedi Sena, sitemle. -“Benim yanımda gördükleri ve seni koruyacak biri olmadığı için… bana ve dolaylı olarak da babama ulaşmak için seninle alakası vardı.” -“Ya yetişemeseydin? O zaman bana ne olacaktı?” Sesinde kızgınlıkla karışık korku vardı. Serdar gözlerini onun gözlerine dikti. Böyle bir seçeneği düşünmek bile istemedi. Kararlı, sarsılmaz bir sesle: -“Sana yetişememem gibi bir seçenek yoktu Sena. Sen dünyanın başka bir ucunda da olsan bir yolunu bulur, sana yetişirdim.” Sena gülüp başını salladı, ama bu gülüş inançsızlığın gülüşüydü. Serdar, Sena'nın gözlerinin derinliğinde cevabı arayarak sordu: -“Sen neden beni aradın peki? Neden beni çağırdın?” Sena bir an gözlerini kaçırdı. Dudakları arasından fısıltıyla döküldü: -“Bilmiyorum. İlk aklıma gelen sen oldun.” -“Güveniyorsun yani bana?” diye üsteledi Serdar. Sena yine gözlerini kaçırdı, sonra konuyu kapatmak ister gibi, -“Uyumam lazım artık.” dedi. Serdar ayağa kalktı. -“Tamam, çıkayım o zaman ben.” dedi. Yatağa giren Sena yorganı çekti. Tam Serdar kapıya yönelmişti ki, onun sesi arkasından geldi: -“Serdar?” -“Efendim?” -“Ben uyuyana kadar burada kalır mısın?” Serdar önce şaşırdı. Ardından yüzünde farkında olmadan yumuşayan bir gülümseme belirdi. -“Kalırım.” dedi ve kapıyı kapattı. Sena, elini yatağın boş tarafına vurdu. -“Buraya gelsene.” Serdar, kaşlarını kaldırıp şakacı bir ifadeyle: -“Beni yatağa atmaya mı çalışıyorsun?” Sena kahkaha attı, gülüşü odanın gerginliğini dağıttı. -“Çok isterdin biliyorum. Ama o koltukta sırtın ağrımasın diye söyledim. Evlenmeden olmaz diyorsan orada oturabilirsin tabii.” Serdar bu açık sözlülüğe hayran kaldı. Gülerek kalktı ve yatağın kenarına oturdu. Sırtını yatağın başlığına yasladı, ayaklarını uzattı. Sena ise bacaklarını karnına çekip başını eline yasladı, gözlerini kapattı. -“Ninni de söyleyeyim mi ister misin?” dedi Serdar. Sena kıkırdadı. -“Sesinin ninniye gideceğini sanmıyorum. Masal anlatsana.” -“Anlatayım.” dedi Serdar. Gözlerini tavana dikti, birkaç saniye düşündü, sonra yavaşça konuşmaya başladı. -“Bir gün Selim uzaaak bir diyardan tekrar memleketine dönmüş.” Sena gözlerini açtı. Yüzünde merakla karışık bir tebessüm vardı. -"Selim o uzak memleketten geldiği gün, belki de hayatının aşkı olacak kadını bulacağını bilmeden, arkadaşlarıyle doğum gününü kutlamak için dışarı çıktı." Sena yerinde dirseğinden güç alarak doğruldu. Serdar da senaya baktı. Yüzünde farklı bir sırıtma vardı. -“Masal olduğuna emin misin bunun?” -“Evet. Ama sonu yok henüz masalımın. Dinleyecek misin?” Sena bir şey demedi, tekrar yattı ama bu sefer gözleri açık dinliyordu. Serdar devam etti: -“Pastası geldiğinde sanki zaman durmuş gibiydi Selim için. Pastayı getiren kız o kadar güzeldi ki, Selim gözlerini ondan alamıyordu. O an ondan başka etrafında olan hiçkimse onun umurunda değildi. Mumları üflerken, onu diledi.” Sena gözlerini daha da açtı, şaşkınlıkla fısıldadı: -“Senin doğum günü dileğin ben miyim?” Serdar hafifçe gülüp, -“Masalımı bölme ama.” dedi. -“Of tamam…” Sena dudak bükerek sustu. Masal devam etti. Serdar’ın sesi giderek daha duygusal bir tona bürünüyordu. -“Selim bütün gece çaktırmadan ve rahatsız etmeden kızı izledi.” Sena başını yana çevirip hafifçe gülümsedi. -“Fark etmiştim.” -“Nasıl?” -“Ben de sana bakıyordum çünkü. Ama benimle ilgilendiğini düşünmemiştim. Eve bırakmayı teklif ettiğinde anladım.” Serdar gülümsedi, gözlerinde parıltılar vardı. -“Sen de benden hoşlandın yani?” Sena başını yana eğdi. “Hayır diyemem. Ama bugün-” Serdar, parmağını dudaklarına bastırarak sözünü kesti. -“Ben sana cennet bahçesi vadedemem. Benim hayatımda, ben istemesem de bunlar var. Ama beni bunlarla yargılama… Bana bir şans ver sadece.” Sena gözlerini kapadı. Fısıltı gibi çıkan sesi kararsız ama içten geldi: -“Bilmiyorum Selim.” Serdar’ın kalbi hızla çarptı. Dudaklarından dökülen sözler artık gizlenemiyordu: -“Bırak senin yanında Selim olayım. Seni her şeyden, canım pahasına korurum. Ben sana âşık oldum...” Sena derin bir nefes aldı. -“Tamam. Peki…” dedi. -“Gerçekten mi?” dedi Serdar, gözlerinde çocukça bir umut ışığı yanarak. -“Sana hiçbir şey için söz vermiyorum. Sadece seni tanımak istiyorum. Olur veya olmaz, sonucunu bilmiyorum.” -“Olur. Oldururum. Sen yeter ki izin ver.” -“Tamam, izin veriyorum.” dedi Sena ve gözlerini kapattı. Serdar, içinde bir çocuk gibi sevinen bir mutlulukla gülümsedi. Konuşmadı artık. Sessizce onun uyumasını bekledi. Sena’nın nefesleri düzene girdiğinde saçlarına minik bir öpücük kondurdu, üzerini örttü. Sonra kabanını alıp usulca odadan çıktı. Koridora adım attığında hâlâ dudaklarında o gülümseme vardı. Ama içinde, dışarıda bekleyen karanlıkla yüzleşmesi gerektiğini bilen başka bir yan suskunluğunu koruyordu. Aşağıya indiğinde salonun loş ışığında annesi Nermin Hanım’ı koltukta uyuyakalmış halde gördü. Üzerinde sadece ince bir şal vardı. Yüzündeki yorgun çizgiler, tüm günün ağırlığını taşıyordu. Serdar, sessizce yanına yaklaştı, koltuğun kenarına bırakılmış battaniyeyi alıp onun üzerine örttü. Yavaşça eğilip annesinin saçlarına küçük bir öpücük kondurdu. O an içinden geçen tek şey, ne olursa olsun annesini bu karanlık dünyanın uzağında tutabilmekti. Kapıya yöneldiğinde kabanını giyip kapıyı açtı. Tam dışarı adım atacakken karşısında babasını buldu. Adnan Bey’in yüzü yorgun, gözlerinin altı morluktan kararmıştı. Ama bakışlarının keskinliği hâlâ oradaydı. -“Nereye?” dedi Adnan Bey, sesi hem sert hem de bitkindi. -“Yanına geliyordum baba.” -“Gerek kalmadı oğlum.” dedi Adnan Bey, montunu çıkarıp ağır adımlarla içeri girerken. Salona doğru yöneldiğinde Serdar hemen araya girdi. -“Annem orada uyuyor.” Adnan Bey bir an durdu, yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. -“Neden? Odasına neden çıkarmadın?” -“Seni beklerken uyuyakalmış galiba. Ben de şimdi fark ettim. Uyanmasın diye ellemedim.” -“Tamam… mutfakta konuşalım o zaman.” dedi Adnan Bey. Birlikte mutfağa geçtiler. Ortadaki ada mutfağın bar sandalyelerinden birine oturan Adnan Bey, elini şakağına dayadı. Yorgun ama hesap yapan bir adam gibiydi. Serdar ise ocağın başına geçti, su kaynatmaya koyuldu. -“Çay mı içeceğiz?” dedi Adnan Bey, dudaklarının kenarında küçümseyici ama sevecen bir gülümseme belirerek. -"Ne içelim baba bu saatte? Bitki çayı yapacağım hatta.” dedi Serdar, aslında kendi gerginliğini bastırmaya çalışarak. "“Bana sert bir içki ver. Kafam kazan gibi zaten.” Serdar bir an durdu, sonra suyu kapatıp dolaptan şişeyi çıkardı. İki kadehe viski doldurdu, ardından babasının karşısına oturdu. Kadehi uzatırken gözleri sorgulayıcıydı; içinde hem öfke hem merak vardı. Adnan Bey, viskisini bir yudum aldıktan sonra konuştu: -“İhaleye gireceğimiz orospu çocuklarının işiymiş. Seni takip ettirmeye başlamışlar bugün toplantıdan sonra.” Serdar’ın kaşları çatıldı. İçinde kaynayan öfke gözlerinden okunuyordu. -“İçimizde karşıya haber uçuran biri var o zaman?” Adnan Bey başını salladı. Bakışları kararlıydı, sanki önceden hesap etmiş gibiydi. -“Sen kızı eve bırakınca senin eve girmeni beklemişler. Kaçırıp kullanmak için.” Serdar’ın içinde şimşekler çaktı. Elindeki kadehi sertçe mermere vurdu, kristalin kırılmaya ramak kalan sesi mutfağı doldurdu. İçki masaya ve yere saçıldı. -“Sakin ol. Sinirle hareket edecek kadar zayıf biri değilsin sen.” dedi Adnan Bey, oğlunun gözlerine dik dik bakarak. Serdar’ın sesi öfkeyle titriyordu: -“Nasıl sakin olayım baba? Ya bir şey olsaydı, ya yetişemeseydim?” Adnan Bey, elini Serdar'ın elinin üstüne koydu. Sesinde otorite değil öğüt veren bir babanın samimiyet tınısı vardı. -"Oğlum. İnandırılmaya çalışanın aksine aşk insana zayıflık değil güç verir. Gönlü yumuşak olanın duruşu sağlam olur. Hayata tutunmaya, zorluklara göğüs germeye sebebi vardır. Senin benim gibi adamların aşık olmaya herkesten daha çok ihtiyacı vardır.Ama aşkının yanında mantığını da kullanırsan, soğukkanlı olursan güçlü olursun." -"Haklısın baba. Ben bunları nasıl yapacağımı bilemedim." dedi mahçup bir şekilde. -"Çok normal. İlk defa aşık oldun. Daha yolun başındasın. Bana öğretip yol gösteren biri olmadı. Ama ben baban olarak senin yanındayım." dedi ve Serdar'ın eline güven veren bir tonla vurdu. Serdar hayranlık ve sevgiyle babasına baktı. Adnan Bey’in konuşmanın duygusallığından çıkıp asıl meseleye döndü. Sesi soğuk bir mantığın ağırlığını taşıyordu: -“Konumuza gelecek olursak eğer bizi ihaleden çekmek için yaptılar. Ona bir şey yapmazlardı zaten.” Serdar’ın yeniden yüzü öfkeyle doldu. Yumrukları sıkıldı. Gözlerindeki kızgınlık daha da parladı. -“Bu kadar basit mi?” -“Basit demedim sana Serdar. Lafı götünden anlayıp sündürme.” dedi Adnan Bey, yılların sertliğiyle. Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Viskinin kokusu mutfağı doldururken Serdar sordu: -“Ne yapacağız şimdi?” Adnan Bey derin bir nefes aldı, kadehini çevirdi. -“Önce içimizdeki şerefsizi bulacağız.” -“Nasıl?” -“Basit. Şüphelendiğim üç kişi var. Yarın ayrı ayrı yanıma çağırıp durumu söyleyeceğim. Hepsine başka bir miktar söyleyeceğim. İhaleden sonra da belli olacak kimin hain olduğu.” Serdar başını iki yana salladı. İçinde öfke kadar endişe de vardı. -“İhaleyi tehlikeye atamayız baba. Artık kesin olarak almamız lazım. En yüksek teklifi verelim.” Adnan Bey kaşlarını çattı, sesi sabırlı ama gergindi: -“İhaleye konuştuğumuz miktar bile beni zorlardı Serdar. Daha yükseğini verecek kadar cash bulmam şu an mümkün değil.” Serdar derin bir nefes aldı, gözlerini babasından kaçırmadan: -“Bende var. Ben vereyim. İş kurmak için bekletiyordum.” Adnan Bey’in yüzünde şaşkınlıkla karışık bir gurur belirdi. -“Senin nereden o kadar paran var?” Serdar dik durdu, sesinde gururla karışık bir açıklık vardı: -“Londra’da boş durmadım baba. Çalıştığımı birikim olarak ayırdım. Dokunmadım.” Adnan Bey önce oğluna uzun uzun baktı. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de baba gururu vardı. Ardından dudaklarında küçük ama içten bir gülümseme belirdi. -“Sabah olsun konuşuruz. Geç oldu, sen de yat artık.” Böylece mutfaktan çıkıp salona yöneldi. Orada hâlâ koltukta uyuyan Nermin Hanım’ı görünce sessizce eğildi, onu uyandırdı. Kadın yarı uykulu gözlerle eşine baktığında Adnan Bey beline sarılıp destek oldu, birlikte odalarına çıktılar. Serdar bir süre onları seyretti. Sonra üst kata yöneldi. Sena'ya en yakın misafir odasına girdi, kıyafetleriyle kendini yatağa bıraktı. Tavanı seyrederken zihninde Sena’nın gözleri, babasının sözleri, ihale masası, hain ihtimali dönüp duruyordu. O karmaşanın içinde göz kapaklarına yenildi. Düşüncelerin ağırlığıyla bir anda uykuya daldı. Sabah olduğunda Serdar, odanın hafif loşluğunda titreyerek uyandı. Üstünü örtmeyi unuttuğu için bedenine işleyen serinlik kemiklerine kadar nüfuz etmişti. Kasları kaskatıydı, sanki gece boyunca gergin düşüncelerini de içine çekmişti. Yatağın içinde bir süre kollarını gererek kendini esnetti, derin bir nefes aldı. Ardından kalkıp banyoya geçti. Soğuk suyu yüzüne çarptığında, uykunun ağırlığıyla birlikte dünkü gecenin görüntüleri de zihnine hücum etti: Sena’nın ağlamaları, silah sesleri, babasının kararlı bakışları… Kalbinde ince bir huzursuzluk vardı. Üzerini değiştirip hızlı adımlarla koridora çıktı. Ayağı neredeyse kendi kendine Sena’nın odasının önünde durdu. Bir an duraksadı, sonra kapıya tıklattı. -“Sena?” dedi. Sessizlik. Bir kez daha tıklattı, bu kez daha sabırsız bir tonda sordu. -“Sena?” Yine cevap gelmedi. İçinde beliren kaygı, dün geceki endişeyle birleşti. Sesi biraz daha yüksek çıktı: -“Müsait misin? Bak, geliyorum.” Temkinli bir şekilde kapıyı araladı. Odanın düzenli hali onu daha da gerdi. Yatak toplanmış, pijamalar özenle kenara bırakılmıştı. Ama odada Sena yoktu. Hemen banyoya yöneldi; kapıyı açtığında içerisi boştu. Kalbi hızlandı. Bir an bile kaybetmeden merdivenlerden aşağıya indi. Salonun geniş pencerelerinden içeri süzülen sabah ışığı, masanın üzerindeki kahvaltı hazırlıklarını aydınlatıyordu. Gül Hanım mutfakta tabakları dizerken, Adnan Bey koltukta oturmuş bir kitabı dikkatle okuyordu. Serdar’ın telaşlı adımları ve yüzündeki gerginlik, babasının hemen kitabı kapatıp başını kaldırmasına sebep oldu. Adnan Bey oğluna baktı, bakışlarında “Ne oldu?” sorusu vardı. Serdar’ın sesi sert ama içinde korku taşıyordu: -“Sena nerede?” Adnan Bey, hiç telaş yapmadan, başıyla pencereyi işaret etti. Serdar hızla camdan dışarı baktı. Bahçede, sabahın serin havasında, üzerlerine şal almış iki kadın yan yana yürüyordu. Biri annesi Nermin Hanım, diğeri Sena. Yavaş, ağır adımlarla ilerliyorlardı. Gözleri birbirlerine dönüktü. Nermin Hanım konuşurken ellerini zaman zaman sallıyor, Sena ise başını eğip dinliyordu. İkisinin de yüzünde ciddi, hatta ağır bir ifade vardı.O an biraz rahatladı ama aklında tek bir soru yankılanıyordu: Ne konuşuyorlardı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD