bc

GÜNAHKAR RUHLAR

book_age18+
4
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
family
heir/heiress
drama
mystery
scary
bold
detective
city
cheating
love at the first sight
like
intro-logo
Blurb

Karanlık Bir Adalet Arayışı: Küçük yaşta annesinin sevgilisi tarafından cinsel istismara uğrayan ana karakterimiz, bu travmanın etkisiyle masumiyetini tamamen yitirmiştir. Yaşadığı cehennemin intikamını almak için önce kendisine bu kötülüğü yapandan, ardından onun gibi toplumu kirleten tüm canilerden intikam almaya yemin eder. İşlediği cinayetleri birer vahşet değil, dünyadaki kötülüğü temizleyip estetik hale getiren birer "sanat eseri" olarak görmektedir. Kendini Tanrı olarak görmez; aksine, Tanrı’nın unuttuğu zulme uğramış çocukların adalet dağıtan eli olduğuna inanır.

chap-preview
Free preview
1.BÖLÜM
## 1. BÖLÜM: Kusursuz Sanat ve Geçmişin Gölgeleri Elleri kan içindeyken, kendi elleriyle şekillendirdiği sanat eserine büyük bir hayranlıkla bakıyordu. Bu vahşi manzara karşısında memnuniyetle yukarı doğru kıvrılan dudağının kenarında karanlık bir tebessüm belirdi. Daha yarım saat önce ruhu ve bedeni beş para etmeyen adi bir fahişe, şimdi onun sayesinde tam bir sanat eserine dönüşmüştü. Hâlâ elinde tuttuğu keskin bıçakla kadının bedenine derin, planlı kesikler atmış; o iğrenç vücudu adeta bir Picasso tablosuna çevirmişti. O, yaptığının kesinlikle bir cinayet değil, kusursuz bir sanat eseri olduğuna inanıyordu. Çünkü o, adi ve çirkin olanı alıp muhteşem hale getiren yegane kişiydi. Üstelik o, adaleti sağlayan gizli bir eldi. Kendisinin bir tanrı olmadığını çok iyi biliyordu; fakat Tanrı’nın unuttuğu, kendisi gibi zulme uğramış çocukların karanlık kurtarıcısıydı. O, yeryüzünde kaderine terk edilmiş olanlar adına ilahi adaleti uygulayan gizli bir güçtü. Kendini tam olarak böyle görüyordu. Hem onun sayesinde günahkar olan bu fahişelerin iğrenç ruhları hak ettikleri cehenneme bir an önce kavuşurken, bedenleri de onun dokunuşuyla çirkinliklerinden arınıp estetik bir güzelliğe bürünüyordu. Bir bakıma onlara büyük bir iyilik yapıyordu. Bu yüzden kendisiyle ve yarattığı eserle sonsuz bir gurur duyuyordu. Daha yarım saat önce yerde kanlar içinde yatan bu kadın, bir barda oturmuş, giydiği derin dekolteli elbiseyle koca göğüslerini sergileyerek onu baştan çıkarmaya çalışıyordu. Tek derdi onun koynuna girmekti. Tıpkı annesi gibi, o da fahişenin tekiydi. Tek gayesi bir erkeğin yatağına girmek olan bu tarz kadınların yaşamaya hakkı yoktu. Çünkü onlar, kendi annesi gibi asla iyi birer anne olamazlardı. Sırf kendi bencil arzu ve şehvetleri için öz evlatlarının yaşadığı eziyetleri görmezden gelir, yasak aşk yaşadıkları adamlar onları terk etmesin diye her vahşete göz yumup sessiz kalırlardı. Bu yüzden annesinin de, onun gibi kadınların da yaşamaya kesinlikle hakkı yoktu. Tabii ona bu eziyetleri yaşatan o pislik adamın ve onun gibilerin de... Evet, belki annesini henüz öldürmemişti ama ona da sıra gelecekti; hem de çok yakında. Onu şimdilik hayatta tutmasının tek sebebi, kardeşlerinin, özellikle de küçük kız kardeşinin hâlâ o kadına ihtiyaç duymasıydı. Çünkü onlar o kadının gerçek yüzünü henüz görmemiş, onun yaşadığı cehennemi tecrübe etmemişlerdi. Fakat o üvey baba olacak alçak adam için bu yaşama imtiyazı geçerli değildi. O kesinlikle ölmeliydi. Ve ölmüştü de. Daha 15 yaşına bastığı o gün kesin bir karar vermişti. O gün onun doğum günüydü ve kendisine yeryüzünün en büyük hediyesini bizzat kendisi verecekti. Dünya üzerinde onu bundan daha fazla mutlu edecek bir hediye olamazdı. Üstelik bu planı, son bir senedir zihninde defalarca, en ufak ayrıntısına kadar ilmek ilmek tasarlamıştı. Artık büyümüştü, kendini koruyabilecek güçteydi ve önünde hiçbir engel yoktu. Nihayet o gün gelip çattığında, heyecandan elleri tir tir titriyordu. Hatta ondaki bu sıra dışı durumu ikizi olan erkek kardeşi fark etmiş, şüpheyle neyi olduğunu sorup durmuştu. Ancak o, kardeşini hiçbir sorun olmadığına dair ikna etmeyi başarmıştı. Yine de içindeki heyecanı bastıramıyordu; çünkü bu onun ilk sanat eseri olacaktı. Üstelik o adi herifin artık nefes almaya hakkı yoktu. Kendisine yaşattığı kabuslar affedilemezdi. Ayrıca o lanet herif, son zamanlarda kız kardeşine de haince, karanlık bakışlar fırlatmaya başlamıştı. Emin adımlarla kız kardeşine de zarar verecekti ve o, kardeşini ne pahasına olursa olsun korumalıydı. Korudu da. O alçak herifi bir şekilde kandırıp, ikiziyle doğum günlerini kutladıkları o akşam çiftlik evinin ahırına çekmeyi başardı. Herifin hiç beklemediği bir anda, ilk darbeyi doğrudan boğazına vurarak onu yere yıktı. O an hissettiği şey o kadar muhteşem ve heyecan vericiydi ki, adamın oluk oluk akan kanı elleriyle durdurmaya çalışmasını izlerken, gözlerinden büyük bir huzur ve mutlulukla yaşlar süzülmüştü. Üstelik o lanet herif, aldığı her bıçak darbesiyle titriyor, acı içinde kıvrandıkça adeta başka bir şeye dönüşüyordu. İşte o an fark etmişti; bu adam artık bir caniden çok, bir sanat eserine dönüşüyordu. Ona bakarken içindeki nefret uçup gitmişti; sanki geçmişte o acıları ona yaşatan, hayatını mahveden bu adam değilmiş gibi hissetti. Bu inanılmaz bir duyguydu. Hele derisini keserken çıkan o ses... O kadar şahaneydi ki içi tarifsiz bir huzurla dolmuştu. Bu işi sabaha kadar hiç durmadan yapabilirdi. Ancak zamanının kısıtlı olduğunu biliyordu. Son bir kez eserine hayranlıkla baktı ve arkasında tek bir delil bile bırakmadan oradan uzaklaştı. Cesedi ertesi sabah bulan ilk kişi çiftlik evinin kahyası oldu. Ellerini yıkayıp üzerini değiştirdikten, tüm izleri sildikten sonra aşağıya inmiş ve hiçbir şey olmamış gibi toplanan kalabalığın arasına karışmıştı. Bir köşeye çekilip, feryat figan ağlayan annesini sakince izlemeye başladı. İçindeki mutluluk sığmıyordu göğüs kafesine. O adi adam ölmüştü. Annesi fiziksel olarak hayattaydı belki ama bu ölümle birlikte yaşayan bir ölüye dönmüştü. Bu durum ona daha büyük bir haz veriyordu; annesini acı içinde ağlarken görmek içini ferahlatıyordu. O an karar verdi: Annesini şimdilik öldürmeyecek, ancak nefes aldığı her günü ona zehir etmek için elinden geleni yapacaktı. Olanları büyük bir keyifle izlerken, bir ara annesiyle göz göze geldiler. Annesi ona uzun, nefret ve şüphe dolu bir bakış fırlattı. Fakat nedense hiçbir şey söylemedi, sadece sessizce ağlamaya devam etti. O an annesinin, kocasını öldürenin kendisi olduğunu anladığını hissetti. İçini kısa süreli bir korku ürpertisi kaplasa da, annesi bakışlarını kaçırıp sessiz kalmayı tercih edince yeniden rahatladı ve o huzurlu mutluluğuna geri döndü. O gün çiftliğe polisler gelip gitmişti. Ancak geride hiçbir iz, şüpheli hiçbir durum bulamadıkları için elleri boş dönmüşlerdi. Soruşturma uzun süre devam etse de sonunda dosya "faili meçhul" olarak rafa kaldırıldı. Artık tamamen güvendeydi. Aradan tam 12 yıl geçmişti ve annesi de dahil olmak üzere hiç kimse onu suçlamamıştı. İşte o gün, o ahırda kendine bir söz vermişti: Eğer yakalanmazsa, o üvey babası gibi erkekleri ve annesi gibi kadınları bu dünyadan silecekti. O artık Tanrı’nın adalet dağıtan eliydi; pisliklerin masum çocuklara dokunmasına asla izin vermeyecekti. Tıpkı şu an yaptığı gibi... Bir pisliği daha layığıyla temizlemiş, bu işi de kusursuz bir sanat eserine dönüştürmüştü. Üstelik bu, 12 yılda ortaya koyduğu tam 28. sanat eseriydi. Kendisiyle gurur duyuyordu. Eserini uzun uzun, hayranlıkla seyretmek istiyordu fakat yine zamanı dardı. Bir an önce delilleri yok etmeli ve şirketteki o önemli toplantıya yetişmeliydi. Üstelik o lanet cadı, yani annesi de o toplantıda olacaktı. ## 2. BÖLÜM: İki Kırık Hayatın Çakışması Gözde, yine her zamanki gibi gece alkolün dozunu fazla kaçırdığı için salondaki kanepede, üzerindeki kıyafetlerle sızıp kalmış ve işe yine geç kalmıştı. Alkolden zonklayan, adeta ambale olmuş kafasını toparlamaya çalışırken, diğer taraftan daha fazla geç kalmamak için aceleyle hazırlanıyordu. Kendini düşürdüğü bu durumdan nefret ediyordu. Her seferinde bir daha içmeyeceğine dair kendi kendine sözler veriyor, yeminler ediyordu. Ancak ne zaman mesai bitip o küçük, sessiz dairesine dönse, yalnızlıkla baş başa kaldığı an geçmişin karanlık anıları zihnine acımasızca hücum ediyordu. Kendini korumak için tek çareyi yine kadehlerde buluyor ve gecenin sonu hep o kanepede sızıp kalmakla bitiyordu. Aceleyle kapıdan çıkarken kendine bir kez daha lanet etti. Arabası dün arıza yaptığı için servisteydi ve şimdi bir taksi bulmak zorundaydı. Bu da onun için büyük bir zaman kaybı ve işe daha da geç kalması demekti. Sıkıntıyla oflayarak kendi kendine mırıldandı: — "Eğer bugün de kovulmazsam gerçekten çok şanslıyım." İş yerindeki en yakın arkadaşı Mustafa’nın onu kurtarmak için uyduracağı yalanlar artık tükenmişti. Personel müdürü, bu kez babasının hatırını bile dinlemeyip onu kapının önüne koyabilirdi. Gerçi Gözde, o adamın, yani babasının nüfuzunun hayatında en ufak bir yerinin olmasını dahi istemiyordu; ondan ölesiye nefret ediyordu. Gözde’nin babası, büyük holdingleri olan oldukça güçlü ve nüfuzlu bir iş adamıydı. Fakat Gözde’ye göre o, ne baba olmayı ne de eş olmayı becerebilmiş bir adamdı. Hayatındaki tek önemli şey işiydi... Bir de o fahişe kadın. Ne karısının ne de kızlarının onun gözünde zerre değeri olmamıştı. Zaten bu umursamazlık yüzünden kız kardeşi Nilay ölmüştü; babası yüzünden... Annesinin katili de oydu, çünkü annesi de onun ihanetlerine ve ilgisizliğine dayanamayarak intihar etmişti. Zihnine üşüşen bu zehirli anılarla Gözde, bir an duraksadı. İşe gitmekten vazgeçip eve dönme ve yeniden alkole sığınma arzusuyla doldu. Ancak zor da olsa iradesine hakim oldu. Şansına, caddeden boş geçen bir taksiyi el edip durdurdu, kendini arka koltuğa atarak taksiciye adresi verdi ve şirketin yolunu tuttu. Yoğun İstanbul trafiğinin ardından nihayet şirkete vardığında, korktuğu manzara tam da tahmin ettiği gibi karşısındaydı. Yakın arkadaşı Mustafa, personel müdürü Hikmet Bey’in önünde adeta el pençe divan durmuş, onu idare etmek için ter döküyordu. Ancak Hikmet Bey’in yüzündeki şüpheci ifade, Mustafa’nın yalanlarına hiç de inanmadığını açıkça gösteriyordu. Gözde derin ve bitkin bir nefes alarak mırıldandı: — "İşte başlıyoruz..." Adımlarını isteksizce o tarafa doğru yöneltti. Onun yaklaştığını gören Hikmet Bey, önce göz ucuyla kolundaki saate baktı, ardından her zamanki iğneleyici ve alaycı tavrıyla konuştu: — "Ooo, Gözde Hanım! Hiç zahmet etmeseydiniz, şurada akşama ne kalmıştı ki zaten? Ama doğru ya, nasıl unuttum... Bugün de halanız hastaneye kaldırılmıştı, değil mi?" Gözde, henüz tam anlamıyla ayılamamış olmanın verdiği şaşkınlıkla boş bulunup sordu: — "Halam mı?" Neyse ki durumu çabuk kavradı. Mustafa’ya kaçamak bir bakış fırlatarak hemen toparladı: — "Ha... Halam, evet! Doğru, dün sabaha kadar onun yanında, hastanedeydik." Hikmet Bey durumun böyle olmadığını gayet iyi biliyordu fakat inanmış gibi yaparak lafını sokmaktan geri durmadı: — "Siz en iyisi bir dahaki sefere bu senaryolara Mustafa Bey’le daha önceden çalışın, Gözde Hanım," dedi ve sahte bir sitemle yanlarından uzaklaştı. Aslında personel müdürü Gözde’yi şirketten kovmayı deli gibi istiyordu fakat eli kolu bağlıydı. Çünkü kızın babası Musa Bey çok güçlü bir iş adamıydı ve şirketle hayati ortaklıkları vardı. Bu yüzden Hikmet Bey, Gözde’ye sadece laf sokmakla yetinmek zorunda kalıyordu. Hikmet Bey gidince asıl rahat nefesi Mustafa verdi. Tam 35 dakikadır ayakta dikiliyor, Gözde’yi kurtarmak için senaryolar uyduruyordu. Aslında Gözde’nin buna çok da ihtiyacı olmadığının farkındaydı; o da Hikmet Bey’in kendisini kolay kolay kovamayacağını biliyordu. Yine de Mustafa, arkadaşının herkesin içinde fırça yemesine bile kıyamıyordu. Çünkü Gözde onun bu hayattaki en yakın dostuydu; tıpkı Mustafa’nın, Gözde’nin sığınacağı tek liman olması gibi. Gözde, uzaklaşan müdürün arkasından gözlerini devirerek masasına doğru ilerledi. Mustafa da hemen peşinden geliyordu. Onların dostluğu çocukluk yıllarına dayanıyordu ama asıl sarsılmaz bağları lise yıllarında kurulmuştu. Mustafa, cinsel yönelimi ve hassas yapısı nedeniyle lisedeyken akranları tarafından dışlanmış, ağır alaylara maruz kalmıştı. Ancak bu onun elinde olan bir durum değildi. Koca okulda onu anlayan, yargılamadan bağrına basan tek kişi Gözde olmuştu. Onu dışlamadığı gibi, Mustafa’yı o zor durumdan kurtarmak için lise boyunca onunla sevgili rolü oynamıştı. Sıkı dostlukları o günlerin zorluğunda filizlenmişti. Bu yalan aslında Gözde’nin de işine geliyordu. Gözde son derece güzel, fiziğiyle dikkat çeken, göz alıcı bir kızdı. Bundan nefret etse de, babasından miras kalan büyüleyici yeşil gözleri ve annesinden aldığı sırma sarısı saçları vardı. Kusursuz yüz hatları ve endamı, onu her ortamda erkeklerin ilgi odağı haline getiriyordu. Ve o, bu ilgiden tiksiniyordu. Kimse ona bakmasın, kimse onunla ilgilenmesin istiyordu. Mustafa ile olan "sevgili" oyunu liseden sonra da bitmedi; her ikisinin de iyiliği için bu kamuflajı sürdürmeye devam ettiler. Mustafa’nın sebebi kişisel tercihlerini gizlemek ve toplum baskısından korunmaktı. Gözde’nin sebebi ise bambaşkaydı. O, kendi cinsinden hoşlanmıyordu belki ama karşı cinse karşı da tamamen duvarlar örmüştü. Babasına duyduğu öfke, içindeki tüm erkeklere karşı derin bir nefrete dönüşmüştü. Geçmişte Mustafa’nın zoruyla birkaç kez ilişki kurmayı denemiş olsa da her seferinde başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu yüzden uzun süredir hayatına kimseyi sokmuyordu. Kendini bu yalnızlığın içinde daha güvende ve mutlu hissediyordu. Belki de henüz ruhunu iyileştirecek o doğru kişiyi bulamadığı içindi ama şimdilik Mustafa’nın dostluğu ona yetip de artıyordu. Gözde masasına oturduğunda, Mustafa her zamanki gibi masanın köşesine ilişti ve sitem dolu gözlerle arkadaşını süzmeye başladı. Bu konuşmayı defalarca yapmışlardı ama Mustafa, Gözde anlayana kadar da yapmaya kararlıydı: — "Yine sabaha kadar içtin, değil mi? Sonra da o lanet kanepede sızıp kaldın. Kendine acı çektirmekten ne zaman vazgeçeceksin Gözde? Ne zaman akıllanacaksın? Yeter artık, bırak şu lanet geçmişi de hayata katıl!" dedi, kim bilir kaçıncı kez. Gözde başını önüne eğdi, gözleri anında dolmuştu. Aslında o da böyle yaşamak istemiyordu ama geçmişin prangaları yakasını bırakmıyordu. Onun bu çaresiz halini gören Mustafa kıyamadı, ses tonunu yumuşatarak ekledi: — "Of, tamam... Bir şey demedim sulu göz. Hadi toparlan, toplantıya az kaldı. Oraya da geç kalmayalım," diyerek Gözde’yi kolundan tuttu ve toplantı salonuna doğru yürütmeye başladı. ## 3. BÖLÜM: Maskelerin Arkasındaki Gerçek Şirkette her ayın son günü bu rutin toplantı yapılırdı. Tüm ofis çalışanları bir araya gelir, aylık performanslar masaya yatırılırdı. İki ay üst üste düşük verim gösteren çalışanların gözünün yaşına bakılmaz, iş akdi fesh edilirdi. Gözde işe geç kalma konusunda sabıkalı olsa da işini asla aksatmazdı. Özel hayatı ne kadar darmadağın olursa olsun, konu iş olduğunda inanılmaz bir odaklanma gösterir ve şirketin en başarılı personeli olmayı başarırdı. Aslında bu özelliğinden de nefret ediyordu; çünkü bu hırslı ve mükemmeliyetçi yönü tamamen babasına benziyordu. Toplantı salonuna girdiklerinde, herkes onların sevgili olduğunu düşünmesine rağmen Gözde’nin güzelliği yine tüm erkek çalışanların bakışlarını üzerine çekmişti. Tabii kadın çalışanların kıskanç ve iğneleyici bakışları da gecikmedi. Gözde bu gerilimi hissederken, yanındaki Mustafa’dan kısık sesli mırıltılar yükselmeye başladı: — "Of, yine o buzdolaplarının yüzünü göreceğiz. Vallahi şu şirketteki yakışıklı, taş gibi adamlar olmasa bu dert hiç çekilmez. Tabii bir de asıl derin dondurucu olan ana kraliçe var... Aman ya, kadını ne zaman görsem tüylerim diken diken oluyor. Allah’tan ayda sadece bir kere uğruyor, yoksa şirket yeminle korku evine dönerdi." Mustafa sessizce söylenirken Gözde içinden ona hak veriyordu. Patronları olan ikiz kardeşler gerçekten de birer buzdolabı gibi soğuktular. Gerçi Kerim Bey, ikizi Onur Bey’e kıyasla bir tık daha sevecen ve cana yakın sayılırdı; en azından kadınlara karşı Onur kadar sert duvarları yoktu. Nedense bu ikiz kardeşler, şirketteki erkek çalışanlara karşı daha müsamahakar davranırken, kadın çalışanlara karşı son derece mesafeli ve soğuktular. Buna rağmen kadın çalışanlar bu iki adama öyle hayran hayran bakıyorlardı ki, adamlar ne yapsa görmezden gelmeye hazırdılar. Gözde onların çekiciliğinin farkındaydı ancak bir kadının bir erkek için kendini bu denli küçük düşürmesini asla anlamlandıramıyordu. Gerçi annesi de zamanında babası için aynı durumlara defalarca düşmüş, hatta babasına duyduğu o karşılıksız, marazi aşk yüzünden hayatına son vermişti. Gözde yine bu ağır düşüncelerle boğuşurken, patronlar her zamanki havalı ve karizmatik girişlerini yaparak salona girdiler. İki kardeş, etkileyici auralarıyla büyük masanın başköşesine oturduktan sonra soğuk ve keskin bakışlarını çalışanların üzerinde gezdirdiler. Resmi bir dille "Merhaba arkadaşlar" diyerek usulen kısa bir toplantı başlangıcı yaptılar. Onur Bey her zamanki gibi kadın çalışanlarla asla göz teması kurmazken, Kerim Bey bir nebze daha rahat tavırlar sergiliyordu. Gözde onların bu mesafeli duruşundan gerilmeye başladığı sırada, kapı açıldı ve "Ana Kraliçe" Neriman Hanım içeri girdi. Onun gelişiyle ortamdaki tüm samimiyet kırıntıları da yok oldu. Neriman Hanım, oğullarından bile daha kibirsiz, sert ve soğuk bir kadındı. Şirkette kendisine takılan "derin dondurucu" lakabını sonuna kadar hak ediyordu. Kendi oğullarıyla dahi göz teması kurmuyor, resmiyetten ödün vermiyordu. Toplantı biter bitmez de hemen şirketten ayrılmasıyla bilinirdi. Oğullarıyla bile arasının buz gibi olduğu dışarıdan bakıldığında hemen anlaşılıyordu. Gözde’nin bu mesafeli duruştan şikayeti yoktu. Mustafa hariç kimseyle iletişim kurmayı sevmediği için bu soğuk profesyonellik aslında işine geliyordu. Böylece kimse onunla gereksiz bir samimiyete girmiyordu; tabii ısrarcı erkek çalışanlar hariç. Toplantı nihayete erdiğinde, Neriman Hanım yine oğullarının yüzüne bile bakmadan salonu ilk terk eden kişi oldu. Ardından sadece hafif bir kafa selamıyla Onur Bey, onun hemen arkasından ise diğerlerine nazaran daha samimi bir tebessümle Kerim Bey çıktı. Gözde iki senedir bu şirkette çalışıyordu ve bu ritüel iki senedir hiç değişmemişti. Kerim Bey’in çıkarken fırlattığı o ufacık tebessüm bile salondaki kadın çalışanların adeta erimesine yetmişti. Onur ve Kerim son derece yakışıklı adamlardı ve aralarındaki o soğuk mizaç, asaletini anneleri Neriman Hanım’dan aldıklarını kanıtlar nitelikteydi. Neriman Hanım, ilerlemiş yaşına rağmen güzelliğinden ve zarafetinden hiçbir şey kaybetmemişti. ## 4. BÖLÜM: Kanunun Nefesi ve İlk Sarsıntı Herkes derin bir nefes alıp ayaklanmaya hazırlanırken, salonun kapısı aniden açıldı. İçeriye biri kadın, diğeri erkek iki kişi girdi. Göğüslerindeki polis rozetlerini göstererek soğuk bir sesle: — "Polis!" dediler. Erkek olan polis, keskin bakışlarını salondaki herkesin üzerinde gezdirdikten sonra otoriter bir ses tonuyla konuştu: — "Buraya yazılı izinle bir soruşturma yürütmeye geldik. Lütfen herkes yerlerine otursun." Ardından yanındaki kadın polise döndü: — "Sen buradakilerin ifadelerini al Zeynep, ben de şirket sahiplerini sorgulamak için yukarı çıkıyorum." Kadın polisin, "Tamam Ahmet komiserim," demesiyle birlikte Ahmet Komiser hızla salondan çıkıp yönetim katına yöneldi. Sorgu için hareket eden Ahmet Komiser, otuzlu yaşlarında, yaklaşık 1.85 boylarında, oldukça yapılı ve atletik bir adamdı. Esmer tenine, erkeksi ve kemikli yüz hatlarına tezat oluşturan orman yeşili gözleri vardı. Eğer polis olmasaydı, podyumlarda ya da ekranlarda çok büyük başarılar yakalayacağı kesindi. Ahmet gerçekten çok yakışıklı bir adamdı; özellikle o bembeyaz dişlerini sergileyerek gülümsediğinde dikkat çekici bir cazibeye bürünüyordu. Emniyette onun gülüşüyle içi erimeyen kadın meslektaşı neredeyse yok gibiydi. Ancak Ahmet, mesleğinin ağırlığı gereği nadiren, hatta neredeyse hiç gülmeyen, ciddi bir adamdı. Dış görünüşünün ötesinde, o oldukça tecrübeli, dişli ve yaman bir komiserdi. Birçok kritik operasyonda yer almış, her görevi üstün bir cesaret ve zekayla sonuçlandırmıştı. Gözü fazlasıyla karaydı; en tehlikeli çatışmalarda bile silahıyla en ön safta o yer alırdı. Mesleğine kelimenin tam anlamıyla aşıktı. Babası da ölmeden önce arkasında büyük başarılar bırakmış efsanevi bir başkomiserdi. Ahmet, onun kahramanlık hikayeleriyle büyümüş ve daha çocuk yaşta polis olmayı aklına koymuştu. Onun için bu meslek nefes almak gibi bir şeydi fakat bu tutkuyu hayatındaki hiç kimse, özellikle de eski karısı Hande anlayamamıştı. Hande ile bir arkadaş ortamında tanışmış, birbirlerini tam olarak tanımadan, aralarındaki çekimin etkisiyle hızlıca evlenmişlerdi. Ne yazık ki bu evlilik sadece iki yıl sürmüştü. Hande, Ahmet’in mesleğine olan bu saplantılı bağlılığını, sürekli eve geç gelişlerini ve mesleğin getirdiği hayati tehlikeleri kabullenememişti. Ahmet bazen eski evliliğini düşündüğünde Hande’ye hak veriyordu; onunla yaşamak her an namlunun ucunda olmak demekti. Hande ise düzenli, tehlikesiz ve her akşam evinde olan bir eş istiyordu. Ahmet ise asla böyle bir adam olamazdı. Her şeye rağmen o hayatından memnundu ve son üç yıldır kalbinin kapılarını herkese kapatmış, özel hayat defterini tamamen rafa kaldırmıştı. Ahmet sorgu için patronların odasına doğru ilerlerken, Zeynep de salondaki çalışanları sorgulamak üzere geride kalmıştı. Toplantı salonundaki herkes büyük bir şok ve şaşkınlık içindeydi. Ortamdaki gerginliğe daha fazla dayanamayan Mustafa ayağa kalktı ve kadın polise doğru seslendi: — "Sorgu mu? Ne soruşturması? Ne oldu ki?" Mustafa’nın sorusu üzerine Zeynep, yaklaşık on saniye boyunca ona tamamen ifadesiz ve soğuk bir yüzle baktı. Ardından resmi ve mesafeli bir tonda konuştu: — "Bir cinayet soruşturması yürütüyoruz beyefendi. Şimdi lütfen yerinize oturun. Birazdan diğer ekip arkadaşlarımız da gelecek ve tek tek ifadeleriniz alınacak." Zeynep, yaklaşık 1.70 boylarında, siyah saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yapmış, sert mizacına rağmen son derece güzel ve dik duruşlu genç bir polisti. "Cinayet" kelimesi salonda yankılandığı an, içerideki herkes adeta buz kesti. Kimse bu durumun kendileriyle nasıl bir ilgisi olabileceğini kavrayamıyordu. Aslında hiçbirinin bu cinayetle doğrudan bir bağı yoktu... Biri hariç. O, Ahmet Komiser içeri girip "Polis" dediği andan itibaren durumu hemen kavramış ve 12 yıldır ilk kez içten içe, durdurulamaz bir şekilde titrediğini hissetmişti.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
768.7K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
994.8K
bc

A Warrior's Second Chance

read
368.6K
bc

Not just, the Beta

read
353.3K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook